European Football etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
European Football etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2015 Perşembe

Şampiyonlar Ligi golcüleri

Prestij, önem, marka değeri ve takip edilebilirlik düzeyinde dünyanın en büyük futbol organizasyonları sıralamasında belki de adını en üst sıraya yazabileceğimiz Şampiyonlar Ligi'nde (1992'den bu yana) kimler geldi, kimler geçti... Uzun yıllar en çok gol atan futbolcular listesinde adı hep en üst sırada yer alan Raul Gonzalez'in çoktan hükümdarlığı sona ermiş, futbolun iki prensi Ronaldo ve Messi tahtın yeni varisleri olmuş ve rakipleri ile olan arayı da bir daha kapatılmamak şartıyla sonuna kadar açmışlardı. Bu ara kapanmaz diyorum çünkü hem gelen yeni nesil genç futbolcular hem de listede arkalarından gelenlerin bu sayıları görme şansları hiç mi hiç yok.



Afaki bir tahminle Ronaldo ve Messi'nin toplamda değil 100'ü, 130'lara kadar rahatça ulaşacaklarını öngörmek oldukça sığ bir tahmin olsa gerek. Zira ikisinin de bir sezonda rahatlıkla 15 golü atacak potansiyellerini göz önüne aldığımızda + Ronaldo'nun en az 4, Messi'nin de en az 6 sezon daha üst düzey futbol oynayacaklarını düşündüğümüzde rekorların bir daha asla kırılamayacak düzeye geleceğini görebiliyoruz. Hal böyleyken, yani ilk 2 sıranın yerlerinin belli olduğu bu alanda, önümüzdeki 5-6 yıl içinde yani Ronaldo ve Messi'nin aktif futbolculuk hayatlarının bitme noktasına geldiği anlarda kimlerin listede onların ardından geleceklerini tahmin etmek de çok zor olmayacaktır.

İlk 10 listede yer alan ve aktif futbolculuk kariyerleri çoktan biten Nistelrooy, Henry, Shevchenko, İnzaghi ve Avrupa'ya gelmesi zor olan, gelse de bu saatten sonra gol atması sürpriz olan Drogba'nın 3-4 yıl içerisinde ilk 10'un dışında kalma riskleri ihtimaller dahilinde. Sadece Raul'un 71 gol ile ilk 10'un dışında kalması imkansıza yakın görünüyor. Peki bu isimlerin yerlerine TOP 10'a kimler girebilir? İşte cevapları...


İlk olarak bu listede yer almak için üst düzey yeteneklerinizin olmasının yanısıra her sene Şampiyonlar Ligi'ne katılan ve en az çeyrek final - yarı final oynayabilen bir takımda olmanız gerekiyor. Düz mantıkla ne kadar çok maç - o kadar gol demektir. Bu kıstaslara 'cuk' diye oturan 3 tane takım var : Real Madrid - Bayern Münih ve Barcelona... Bu bağlamda TOP 10 listesine girmesi an meselesi olan ve potansiyelleri göz önüne bulundurulduğunda en az Ronaldo - Messi kadar efektif olan Thomas Müller (33 gol) ve Robert Lewandowski'nin (30 gol) en sağlam adaylar arasında olduklarını görüyoruz. Basit bir tahminle iki futbolcu da 30 yaşlarına geldiklerinde (3-4 sene sonra) gol sayılarını 45-55 aralığında bir seviyeye çekmeleri olası. Diğer yandan Karim Benzema'nın bu denli üst sıralarda olmasını sağlayan Galacticos kariyerinin devam etmesi durumunda en geç 2 sezon içinde yani 30 yaşına geldiğinde bir diğer Real Madrid'li Raul'un ardından 4. sıraya gelmesi aşikar olacak. Messi ve Ronaldo ile beraber son 10 yılın en değerli 3. oyuncusu olan, fakat kariyerinde bir kez olsun Şampiyonlar Ligi yüzüğü takamayan Zlatan İbrahimovic ise kariyerinin sonunda maksimum 50-55 gol aralığında kalabilir ki, 3-4 sezon geçse de bu rakam kendisinin TOP 10 listesinin içerisinde kalmasına yetecektir...

Şampiyonlar Ligi'nin en çok gol atan futbolcuları listesinde henüz esamesi fazla okunmasa da; Neymar'ın da henüz 24 yaşında olması ve Barcelona'dan hiç ayrılmayacağı gerçeğiyle sezon başına atacağı minimum 10 gol ile şu an 16 olan gol sayısını 100'lerin üzerine çıkartıp Ronaldo ve Messi'nin ardından Thomas Müller ile beraber 3. ve 4.lük basamağına çıkacağını da tahmin ediyorum.

Tüm bu olasılıkların üzerine; TOP 10'un ardından gelen golcülerin attıkları güncel  gol sayılarını ve genel anlamda tüm golcülerin kariyerlerinin sonlarına geldiklerinde Şampiyonlar Ligi'nde kaç gol atacaklarını tahmin edip ortaya şöyle bir tablo çıkardım :



Sizin yukarıdaki tablodan farklı tahminleriniz varsa (olmazsa zaten olmaz) yorum köşesine yazabilirsiniz...

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Falcao, Chelsea'de Başarılı Olabilir Mi?

2003'de Roman Abramoviç gibi bir milyarderin Chelsea kulübünü satın alması ile başlayan yolda, Chelsea bugüne kadar milyar dolarlık transfer harcaması yaptı ve şu an dünyanın en prestijli futbol kulüplerinden biri haline geldi. Şüphesiz bu makamına direkt etki eden en büyük temel taş belki de Jose Mourinho. Onun görev aldığı zamanlarda her ne kadar Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayamasalar da Premier Lig'de Manchester Unıted'ın hegomanyasına son verdiler. Arsenal'i her fırsatta geçtiler. Manchester City ise henüz 5-6 yıllık dönemde çıkışa geçti.

Abramoviç ile Chelsea bu süre zarfında o kadar hatalı transferler yaptı ki kulübün zararı astronomik rakamlarda. Özellikle forvet mevkiisinde lüzümsuz sayıda transferler yapıldı. Transfere harcanan para ve o transferden maximum faydalanabilme aralığında genel olarak sınıfta kaldılar. Belki de bir tek Didider Drogba gibi bir Chelsea efsanesi aldığı paranın hakkını verdi, hem de fazlasıyla...


Abramoviç'in geldiği 2003 / 2004 senesinden bu zamana kadar, yani 12 senelik süre baz alındığında transfer edilen forvetleri kendimce mercek altına aldım. İyi bir santrforun 2 maçta 1 gol atmasının bonservis / performans başarı aralığı anlamında yeterli olabileceği kanaatine vardım ve bunu dakikaya vurduğumuzda 180 dakikada bir gol atması gerektiği sonucuna ulaştım.

Drogba'nın yanında kısa süreliğine takımda kalsalar da istatistik bazında çok da kötü oynamayan (fakat taraftarların beklentilerine tam olarak cevap veremeyen) Crespo ve Shevchenko gibi isimler de maalesef arada kaynadılar. Anelka ise bir sezon gol kralı olmasına rağmen görev aldığı süre ile ters orantılı attığı golle benim için sınıfta kaldı. Başta 50 milyon sterline alınan Fernando Torres, Adrian Mutu, Mateja Kezman, Claudio Pizarro, Victor Moses gibi isimler tam anlamıyla yanlış transfer olarak göze çarptılar. Beşiktaş forması giyen Demba Ba ve bu sezon Antalyaspor ile yeni bir maceraya yelken açacak olan Samuel Eto'o ise tam sınırda kaldılar. Belçika'nın son dönemlerde yetiştirdiği en büyük golcü olan Romelu Lukaku ise Jose Mourinho'nun kariyerinde yaptığı en büyük hatalardan biri oldu. Gerek kiralık, gerekse de sonradan bonservisi ile beraber verildiği kulüplerde Lukaku onlarca gol attı ve Portekizli teknik adamı bin pişman etti. Geçtiğimiz sezon takıma katılan Diego Costa ve Loic Remy ise ilk sezonlarında vasatın üzerinde hatta gayet iyi bir performans çizdiler.

Peki geçtiğimiz sezon Manchester Unıted'ta kiralık olarak forma giyen ve bu sezonun başında mavilerle anlaşan Kolombiya'lı Radamel Falcao, Chelsea'de bu sezon nasıl bir performans çizecek? Bekleyip göreceğiz. Bundan 2-3 sene önce Avrupa'nın en kaliteli 3 santrforundan biri olan Falcao, muazzam Porto ve Atletico Madrid kariyerinden sonra Monaco'da başarılı çizgisini nispeten devam ettirdi ama Van Gaal'in Manchester'ında vasat düzeyine bile yaklaşamadı. 17'si ilk 11 olmak üzere toplam 29 maç oynadı ve sadece 4 gol atabildi. Tekrar kariyerinde çıkışa geçmesi gereken Falcao açıkçası şu an bitik vaziyette. Ne morali ne de o eski yırtıcılığından eser yok.

Umarım biz yanılırız da Chelsea, 2012 - 2013 sezonunda A.Madrid'de yan yana oynayan ve toplamda 51 gole imza atan Diego Costa ve Falcao ile gerek Ada'da gerekse de Şampiyonlar Ligi'nde başarılı olur. Hem o zamanki A.Madrid'de; şimdiki Chelsea'de olduğu gibi kalede Courtois ve savunmada Filipe Luis'de vardı...





















Yukarıdaki listede yer alan 15 futbolcudan 5 tanesinin ülkemizde forma giymesi de ilginç bir istatistik olarak karşımıza çıkıyor...

NOT : Süre alınan dakikalarda 5-10 dakika fark olabilir. O kadar da olsun :)

9 Haziran 2015 Salı

2014 World Cup Final Four

Bazen kıyıda köşede rastladığım illüstrasyonlar çok hoşuma gidiyor. Çoğunu da saklıyorum aslında, gün gelir de lazım olur diye. Keşke hepsini sizlerle paylaşabilsem ama bazı özel olanları görünce anılar canlanıyor, hikayeler yerlerinden çıkıyor ve o anılar bir bakmışsınız kelimelere, sonra satırlara ve nihayetinde bir yazıya dönüşebiliyor. Aşağıdaki illüstrasyonlar ise tek bir hikayeyi temsil ediyordu, o da 2014 Dünya Kupası yarı finallerini. O halde...

Üzerinden tam 1 yıl geçti ama hafızalardaki yeri hala sağlam. Evsahibi Brezilya, ikinci kez düzenlediği kupada kolay geçen grup maçlarının ardından yarı finale gelen yolda kendisine komşu olan Şili ve Kolombiya maçlarında çok zorlandı ve şansının da yardımıyla kendisini Final Four denilen o çetin yola attı. Hem de nasıl bir atma o? Sonradan "keşke atmasaydık da en azından çeyrek finalde elenseydik" dedikleri eşleşmede rakipleri Almanlardı. 40 yılda bir eşine rastlanacak, mağlup takımın futbolcularını sokağa dahi çıkartamayacak, hatta insana yüz kızartıcı suç işleme muamelesi yaptıracak o tarihi maçta Sambacılar, kendi taraftarı önünde Almanlara 7-1 yenilince adeta yer yerinden oynadı. Bir de üzerine 'Dünya Kupaları tarihinin en golcü futbolcusu' ünvanını maçtan önce elinde bulunduran Ronaldo'nun da rekoru geçildi ve Klose kariyerinin son büyük organizasyonunda bu rekoru eline aldı. Scolari'nin öğrencileri travmatik ve bir o kadar da psikolojk yıkım veren maçın ardından oynadığı üçüncülük maçında da bu defa Hollanda karşısında (3-0) rezil oldular. Turnuvanın genç ve parlaması beklenen yıldızı Neymar ise ardı ardına gelen başarısız sonuçlarla arada kaynadı. Mümkünse Almanlar, Brezilyalılar ile yakın tarihte bir maç daha yapmasalar iyi olacaktı. Lakin bu utanç vesikasını İtalya maçında Chiellini'nin omzunu ısıran Suarez bile örtemeyecekti.

Diğer dev yarı final eşleşmesinde ise büyüleyici kariyerinde Copa America ile beraber en büyük eksikliğinden biri Dünya Kupası Şampiyonluğu olan Messi'nin Arjantin'i, Robben'in komutasındaki Hollanda ile kozlarını paylaşıyordu. Uluslararası arenadaki tek temsilcimiz Cüneyt Çakır'ın kariyer maçını yönettiği karşılaşmada 120 dakika boyunca kontrolü elinde bulunduran iki takım gol atma başarısı gösteremeyince iş penaltılara kalmıştı. Vlaar ve Sneijder'in kaçırdığı penaltılar Messi ve arkadaşlarını finale taşırken mağlubiyete en çok da Hollanda'nın en iyisi Robben üzülüyordu. Portakallar için tek teselli ise Brezilya karşısında rahatlıkla aldıkları 3-0'lık galibiyet ve Dünya 3.lüğü makamıydı. Tangocular ve özellikle Messi artık tarihi bir eşiğe gelmişti. Tarih kitapları bu maçla beraber değişebilirdi...

Arjantin'de Messi'den sonraki en büyük kilit oyuncu Di Maria sakattı ve geçmişte birçok yıldız futbolcunun başına gelen talihsizliği yaşayıp tarihi finali kaçıracaktı. Bu Almanlar için gayet iyi bir haberdi. Messi her zamankinden daha ekstra bir performans göstermek zorunda kalacaktı, tıkır tıkır işleyen Alman savunması karşısında. Almanlar, finale gelene kadar oynadıkları 6 maçın 90 dakikalarında sadece 3 gol yemişlerdi. Hem sadece Messi değildi kupayı isteyen. Almanlar da bu zamana kadar hiçbir Avrupa ülkesinin kazanamadığı Güney Amerika'da şampiyon olmak istiyordu.

Almanlar, turnuva takımı apoletini tüm dünyaya tekrar hatırlattığı maçta Götze'nin uzatma dakikalarında attığı mükemmel golle Arjantin'lileri üzüyor ve tam 24 yıl aradan sonra Panzerleri Dünyanın en büyüğü yapıyordu. Messi'ye ayıp olmasın diye 'Altın Top' ödülü verilirken, son 10 yılın tartışmasız bir numarası Neuer ise 'kupanın en iyi kalecisi' seçiliyordu. Klose tarihe altın harflerle geçerken, Joachim Löw de kupanın getirisi ile '2014'ün en başarılı teknik direktörü' ödülünü alarak haklı gururu yaşıyordu. Messi "umutlar 2018 Dünya Kupası" diyordu ama aradan geçen bir yıl içinde kariyerine öyle bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu sıkıştırıyordu ki, oynadığı ve oynattığı futbolla Barcelona'ya 1 değil 2 değil tam 3 kupa birden kazandırıyordu. Messi Dünya Kupası almasa da artık çoğu futbolsever için dünyanın gelmiş geçmiş en iyisiydi...

************************

Bizde 2014 Dünya Kupası üzerine yazı çok. Okumak isteyenler için :

2014 Dünya Kupası değerlendirme yazısı...
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/07/2014-dunya-kupas-degerlendirme-yazs.html

Utanç Vesikası : Brezilya 1 - 7 Almanya
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2015/02/utanc-vesikas-brezilya-2014.html

Dünya Kupası İkramiyeleri Kimlere Vurdu?
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/08/dunya-kupas-ikramiyeleri-kimlere-vurdu.html

Almanların Başarısının Arkasındaki Sır
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/07/almanlarn-basarsnn-arkasndaki-sr.html

2 Haziran 2015 Salı

Milli Takım Golcüleri


Milli Takım golcüsü olmak başka bir zanaat. Herkes golcü olabilir ama Milli Takım golcüsü olamaz. Son 20 yıla baktığımızda Milli formayla 50 golün üzerinde atabilen golcü sayısının ne kadar azaldığını görüyoruz. Hakan Şükür gibi bir efsane golcünün ardından onun attığı gol sayısına yaklaşabilen bile çıkmazken, Klose gibi bir efsanenin de 'Dünya Kupası tarihinin en golcü ismi' olması bir yana toplamdaki attığı gol sayısına şapka çıkarmamak elde değil.

Ülkesindeki iç savaş sebebiyle Macaristan Milli Takımı formasını sadece 11 yıl giymek zorunda kalan efsane golcü Ferenc Puskas 84 golü (85 maçta) attığında sadece 29 yaşındaydı. Çok kısa zamanda böyle bir istatistiği bir daha hiçbir golcü yakalayamadı. Günümüzde aktif futbolcuları da düşünürsek Cristiano Ronaldo gibi bir futbolcunun birkaç yıl içerisinde daha üst sıralara tırmanacağını kestirmek zor olmasa gerek. Gerçi liste sadece Avrupa Kıtası golcülerinden oluşuyor. Tüm dünya genelinde ise Messi, şu aralar (Mayıs 2015) 45 rakamında. Bir diğer efsane golcü Pele ise 77 golle tüm zamanların en golcü ikinci futbolcusu. Brezilyalı Ronaldo ise 62 golle yine üst sıraların müdavimlerinden. 65 gollü Drogba da Afrika'nın en iyisi konumunda.

Kulüp golcülüğünün Milli Takım golcülüğüyle arasında o kadar fark var ki, bu farkın önemli temsilcilerinden misal Raul Gonzalez, van Nistelrooy, Andriy Shevchenko, Alessandro Del Piero gibi üst düzey birçok futbolcu Milli Takımlarda 50 sayısına dahi ulaşamadılar. 50 rakamını 'ha geçti geçecek' Rooney, van Persie ise sırada bekliyorlar...



Soru 1 :
Cristiano Ronaldo, Milli Takımlar düzeyinde efsane golcü Puskas'ı geçip tüm zamanların en çok gol atan futbolcusu olabilir mi?

Soru 2 :
Hakan Şükür'ü geçecek bir golcümüz olabilecek mi?

Soru 3 :
Listede (50 golün üzerinde atanlar) neden bir İtalyan, İngiliz ya da Hollandalı yok?

Soru 4 :
Aktif futbolcular arasında Zlatan, Robbie Keane'i geçebilir mi?

Soru 5 :
Listeye olmayan sürpriz bir ismin zirveye çıkma ihtimali nedir?

26 Mayıs 2015 Salı

Şampiyonlar Ligi'ni Kazanamayanlar

1992 - 1993 sezonundan bu yana tam 23 yıldır Şampiyonlar Ligi oynanıyor. Malum daha önceki adı Şampiyon Kulüpler Kupası idi ve o zamanlar eleme usulüne göre şampiyon belirleniyordu. 1992 sonrasında ise önce gruplar, sonrasında eleme turları oynanıyor. 23 sezonda kimler geldi kimler geçti? Del Piero'dan Zidane'a, Ronaldinho'dan Shevchenko'ya, Maldini'den Puyol'a, Gerrard'dan Lampard'a, Messi'den Ronaldo'ya ve daha birçok efsane futbolcu bu ligde mücadele edip şampiyonluklar kazandı.

Dünyanın en prestijli organizasyonlarından birisi olan Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak her baba yiğidin harcı değildi sonuçta ve bazı efsane büyük yıldızlar o kupayı hiçbir zaman ellerine alamadılar. Belki çok uğraştılar ama kah finalde, kah yarı finalde havlu atıp bu büyük onura erişemediler. Kimileri bu kupayı ikişer kez kazanırken, kimileri de Seedorf gibi 3 ayrı takımda dahi (Ajax, Real Madrid, Milan) kazanma başarısı gösterdi.

23 yıl boyunca üstüste 2 sezon bu kupayı kazanan takımın olmaması ise kupanın ne denli zor ve rekabetin ne kadar büyük boyutta olduğunun göstergesi. Birkaç takım bu makama çok yaklaştı ama bir türlü 'double' yapamadan sahneden inmek zorunda kaldılar.

Gelelim Şampiyonlar Ligi'ni ne yapıp edip kazanamayan ünlü futbolculara. Hepsi Avrupa'nın en değerli, marka kulüplerinde forma giyseler de o kupayı ellerine almak onlara nasip olmadı. Kimler mi onlar? Gelin hazırladığım listeye bir göz atalım...

Gianluigi Buffon...
2001'de Parma'dan Juventus'a rekor bir bedelle transfer olan Buffon, 15 yıldır aralıksız Juventus'un kalesini koruyor. Şike skandalı ile Serie B'de dahi gemisini terk etmeyen kaptan, 2000'li yılların tartışmasız en iyi 3 kalecisinden biri. Diğer meslektaşları Kahn, Casillas, Cech, Neuer,Valdes, Abbiati gibi kaleciler hepsi Kupa 1'i kazandı. Buffon ise 2003'teki (Milan) kaybettiği finalden sonra Juventus'la 2.kez final oynayıp (2015 - Barcelona) kariyerinin sonunu Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu ile taçlandırmak isteyecek. Bunu da bekleyip göreceğiz.

Laurent Blanc
İlginçtir ki 31 yaşına kadar Fransa dışına çıkmayan ve bu süre zarfında Fransa'da Montpellier, Nimes, St. Etienne, Auxerre formalarını giyen şimdilerin PSG teknik direktörü Blanc, 1996'da Barcelona ile anlaştı. Sadece bir yıl kaldığı Katalanlar ile UEFA Kupası'nı kazanan Fransız savunma oyuncusu 32 yaşında nihayet Marsilya'ya transfer oldu. 1998 Dünya Kupası'nda muazzam jenerasyonun (Henry, Trezeguet, Vieira, Lizarazu, Zidane, Pires, Desailly, Barthez) ayrıcalığını yaşayan Blanc, Dünya Kupası Şampiyonu olunca bir sezon sonra İnter ile şansını denedi. Bu arada 2000 yılında Fransa ile Avrupa Şampiyonası'nı da CV'sine başarılı şekilde ekledi ve Ferguson onu 36 yaşında olmasına rağmen Premier Lig'e getirdi. Onun tecrübesinden sonuna kadar faydalandı ve Blanc 38 yaşında futbolu Manchester Unıted'da bıraktı ama Şampiyonlar Ligi'ni hiç kazanamadı.

Fabio Cannavaro
Parma'da gösterdiği performansla herkesin dikkatini çeken Cannavaro, her sezon sonunda "bakalım kime gidecek?" sorularıyla beraber tam 7 sezon bekledi ve 29 yaşında ilk büyük transferini İnter ile yaptı. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası sonrası bir diğer İtalyan devi Juventus'la anlaşan Fabio, şike skandalı sonrası 33 yaşında olmasına rağmen Real Madrid'e imza attı. Madrid'e gelirken 2006 Dünya Kupası'nın en eğerli futbolcusu seçilen savunma oyuncusu 3 sezonluk Galacticos macerasına sadece 2 La Liga Şampiyonluğu sığdırabildi.

Michael Ballack
Leverkusen'de parlayan Ballack, "büyük balık küçük balığı yutar" deyimiyle 2002 Dünya Kupası'nın ardından kendisini bir anda Bayern Münih'te buldu. Ortasahada oyunu 2 yönlü oynayan hırslı Alman, 4 sezonluk Bawyera kariyerinde Şampiyonlar Ligi'nde en fazla çeyrek final görebildi. Bu aynı zamanda Bayern Münih'in son 20 yıldaki en başarısız dönemleriydi ve bu Ballack'a denk gelmişti. 2006'da Mourinho'nun Chelsea'sine imza attığında kendisinden emindi ama 4 sezonda iki yarı final ve bir de final oynamasına rağmen kupayı eline bir türlü alamadı.

Ruud van Nistelrooy
2000'li yılların şüphesiz en iyi 10 santrforundan biriydi. Manchester Unıted kariyerinde 5 sezonda aldığı 2 Premier Lig Şampiyonluğu ona yetmeyecekti ve kendisini Real Madrid'e atmak zorundaydı (Thierry Henry'nin de Arsenal'den Barcelona'ya giderken tek amacı Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğuydu ve bu hedefine orada vardı). Hem de rüya kadronun tam içindeydi. Raul, Roberto Carlos, Beckham, Ronaldo, Cannavaro, Robinho, Emerson, Robben, Sneijder, van der Vaart olsa da Şampiyonlar Ligi'ni bir türlü kazanamadı. "3 sezon Şampiyonlar Ligi gol kralı olması" ve "kupa tarihinin en çok gol atan 4.futbolcusu" olması da çare olmadı. İştahı kaçtı bir kere ve Hamburg, Malaga derken futbolu bıraktı.

Pavel Nedved
Listede yer alan bir diğer Juventus'lu Nedved. Gerçi kariyerinde 5 sezonluk Lazio geçmişi olsa da o her zaman 8 senesini verdiği Juve'li olarak anılacak. 2003 yılında "tarihin en sıkıcı Şampiyonlar Ligi Finali" olarak adlandırılan finalde Milan'a penaltı atışlarında kaybetti. Serie B yolunda Buffon, Del Piero gibi efsanelerle beraber "anca beraber kanca beraber" diyen muhteşem sol ayaklı yetenek, şampiyonluklarla geçen kariyerinde 1 numaralı kupanın eksikliğini her zaman hissetti...

Francesco Totti
Bir Roma efsanesi. Kelimelerin yetersiz kalacağı bir kişilik ve güçlü bir karakter. Şampiyonlar Ligi'nin kurulduğu 1992'den günümüze sadece Roma'nın formasını giyen gerçek bir kral, örnek bir profesyonel. En formda olduğu dönemlerde onu kimler istemedi ki? Real Madrid, Barcelona, Manchester Unıted... O gemisini asla terk etmedi. Ezelden bir sözü vardı ve futbolu Roma'da, ait olduğu yerde, efsane olduğu şehirde bırakacaktı. 2001'deki efsane kadroda Capello ile tek lig şampiyonluğunu kazanan Totti, kariyerinin en büyük kupasını ise 2006'da Dünya Kupası Şampiyonluğu ile yaşadı. Belki kendisine gelen teklifleri kabul edip Çizme sınırlarını aşsa günün birinde Şampiyonlar Ligi Şampiyonu da olabilirdi ama bu sonucu kendisi istedi.

Dennis Bergkamp
Klasik bir Hollandalı zerafetiyle Arsenal'de yüzlerce gol attı. Klas gollerin aranılan ismi, Henry ile beraber devrin en iyilerindendi. Arsenal'le namağlup Premier Lig Şampiyonluğu yaşadı. Kariyerinin son sezonunda 2006'da Barcelona karşısında Şampiyonlar Ligi Finali gördü ama 2-1 kaybettiler. Hollanda Milli Takımı'nda da oldukça başarılı performans sergileyen Bergkamp, Şampiyonlar Ligi yüzüğünü takamadan aramızdan ayrıldı.

Roberto Baggio
İtalyanların ele avuca sığmaz asi futbolcusu. Del Piero'nun bir üst jenerasyonunun belki de en yeteneklisi. 1994 Dünya Kupası Finali'nde Taffarel karşısında kaçırdığı penaltı hala akıllarda. Kariyeri boyunca Serie A dışına çıkmayan Baggio; Fiorentina, Milan, Juventus, İnter, Bologna, Brescia formaları giyerken, uluslararası arenada sadece 93'te Juventus ile UEFA Kupası'nı kazanabildi.

Lothar Matthaus
Bayern Münih'in efsane ismi, maestrosu, dinamosu, herşeyiydi. 12 sezonluk Bayern kariyerinde arada 4 yıllık İnter macerası da olan Matthaus, 1990'da Milli Takımda Dünya Kupası Şampiyonluğu yaşadı ama CV'sine Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'nu bir türlü ekleyemedi. 1996'da o zamanki adıyla UEFA Kupası'nı kazanan Matthaus, 1999'daki o unutulmaz finalde yani 90.dakikasına 1-0 önde girdikleri maçta uzatmalarda Manchester Unıted'a 2-1 kaybeden takımın kaptanıydı.

Zlatan İbrahimovic
Muhteşem bir kariyer, muazzam bir santrfor. Estetik gollerin 1 numaralı sahibi. Ajax, Juventus, İnter, Barcelona, Milan ve PSG. Böylesine bir CV herkese nasip olmaz ama belki de kariyerinin en büyük eksiği olan Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu için Messi'nin takımı Barcelona'ya gitse de yarı finalde Mourinho'nun İnter'inde 'park halindeki otobüsü' geçemeyince kupayı kaldırma sevincini yaşayamadı. Barcelona'dan ayrıldığı sezonun ertesinde ise Katalanlar kupayı bir kez daha kazandı. Ne diyelim kısmet değilmiş...

22 Mayıs 2015 Cuma

Teşekkürler Xavi...

İyi ki seni izlemişiz, futbola doyarak...

İyi ki seni tanımışız, insanlığını, saha içindeki adamlığını...


Total futbolun öncü temsilcisi, çift yönlü ortasahaların lideri...


Efsane kelimesinin şüphe götürmeyecek derecede 'içi tam dolmuş' hali...


Messi gibi bir futbolcunun ortaya çıkış sebeplerinden...


Yaşattığın her duygu için teşekkürler Xavi Hernandez...


Aldığın her kupa sana helal olsun...



14 Mayıs 2015 Perşembe

Arşivimden Çıkanlar

Benim için futbolun altın çağı (doğal olarak dünya gözüyle gördüğüm) 1990 ile 2005 yılları arası. O yıllardaki futbolcular şimdilerden çok daha doğal, hormonsuz, teknik, yaratıcı ve etik olarak da çok iyi insanlardı özlerinde. Bir çırpıda sayacağım; Brezilyalı Ronaldo, Shevchenko, Nistelrooy, Beckham, Zidane, Batistuta, Ronaldinho, Rivaldo, Raul, Gerrard, Nesta, Lampard, Lehmann, Ortega, Maldini, Kahn, Morientes, Seedorf, Cafu, Vieira, Makaay, Trezeguet, Davids, Crespo, Vieri, Barthez, İnzaghi, Cannavaro, Elber, Riquelme, Zanetti, Effenberg, Del Piero, Thuram, Aimar, Mendieta ve buraya yazmadığım onlarcası...

Bu altın jenerasyonu unutturmama ve gençlere de örnek olması açısından onların birkaç fotoğrafını paylaşıp geçmişe bir gidelim diyorum. Birkaç teknik adamı da ekledim bu arada. Belki beğenirsiniz, belki anılarız depreşir. O zaman başlayalım hemen...

Paolo Maldini & Roberto Baggio 1996
Jens Lehmann & Oliver Bierhoff - Milan 1998


















Mario Basler & Stefan Effenberg - 1998 Bayern Münih
Zidane & Cannavaro 2006 Dünya Kupası
Beckham orta Nistelrooy goolll
İniesta & Guardiola - Sene en az 95-96

















Amuneke & Seedorf & Guardiola - El Clasico 1997
Diego Maradona & Genç Maldini 1990
Souness & Sir Alex Ferguson

Arsene Wenger & Jurgen Klinsmann - Monaco 1994
Roberto Mancini & Ronaldo 1997
Riquelme & Tevez - Boca Juniors


Desailly & Vieira - Milan 1996


















Solskjaer & Veron & Keane - Manchester Unıted 2002
Buffon & Baggio 2003
Maldini & Genç Ronaldo 2007


















Oliver Kahn & Effenberg 2001



To be continued...

18 Mart 2015 Çarşamba

Dejavu!!!

Üstüste 5 sezon aynı senaryo, aynı perde... Tam bir DEJAVU...

Başrollerde yine Arsenal, yine Arsene Wenger ve yine talihsiz kaderi... Gerçi talihsizlik mi başarısızlık mı onu bilemedim...



5 sezondur üstüste TOP 16, yani Şampiyonlar Ligi 2.turunda elenmek bu takım için bir tür alışkanlık oldu. 2 kez Bayern Münih'e, 1'er kez de Barcelona, Milan ve Monaco'ya elendiler. 10 maçta 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 5 mağlubiyet aldılar. 5 mağlubiyet hep ağır skorlarla oldu ve turu getirecek skorları da almak haliyle çok zor oldu. 5 eşleşmede de turu geçecek futbolu oynadılar ama Wenger gibi bir hocanın da özellikle ilk maçlarda, hatta mabedindeki karşılaşmalarda daha dikkatli oynaması gerekiyordu. 

Burası Şampiyonlar Ligi ve kimsenin kimseye acıması yok. Hata yapanı affetmezler. Sen ne kadar iyi niyetli olursan ol, eğer taraftarın önünde 2-1 mağlupken, 90+'da bir gol daha yiyorsan zaten kafadan elenmişsin demektir. Monaco bunu yaptı, evet Emirates'te belki 100 kez karşılaşsalar Monaco bir kez 3-1 kazanabilirdi ama sen bu şansı onlara tanımayacaktın... Bayern Münih gibi bir belalı takım karşısında Londra'da 2 yıl üstüste 2 farklı kaybediyorsan zaten rövanşın da fazla bir önemi olmuyor haliyle.


En acısı da sanırım Monaco hezimeti oldu. 19 yıldır sürdürdüğü Arsenal menajerliğinden önce Monaco'da tam 8 sene teknik direktör olarak görev yapan Wenger, kendi ülkesinde bir nevi ikinci takımından vurgun yemiş oldu...

Arsene Wenger, bunca yıllık tecrübesi olmasına rağmen bu işi başaramıyor, turu genelde ilk maçlardan kaybediyor ve çeyrek final dahi göremeden bir kez daha annesinin ligine geri dönüyor. Umutlar bir başka bahara. Tek avuntusu ise sanırım, hiçbir İngiliz takımının bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kalamaması oluyor.

Suçlu ayağa kalk! Hey Wenger, sana söylüyoruz... Aşağıdaki tabloyu kendine tez konusu yap, ödev konusu yap, ne yaparsan yap ama artık bu son olsun...


SONUÇ : (İşin espri tarafı)

ARSENAL = CL Free ticket (Şampiyonlar Ligi'ne ücretsiz bilet)

12 Mart 2015 Perşembe

Hatırlatmak İstedim...

Bugün futbol yazmayacağım. Neden mi? Canım sıkıldı da ondan :)

Çok uzun zamandır içimde biriken ve dışarıya vuramadığım birkaç düşüncemi sizlerle paylaşacağım. Umarım sıkılmazsınız...

                                                                   *****
İnsanlar en mükemmel yerlere gidebilir, gezebilir, görebilir ama...

İş o yeri bir de görüntülemek olunca; iyi ve güçlü bir kompozisyonla fotoğraf çekebilmeli. Rastgele manzara çeker gibi çekmemeli. Her şeyden önce anlatmak istediği bir konusu olmalı. Gelişigüzel bir kareyi herkes çekebilir. Zor olan, güzel olan o kareyi bir sonuca bağlamaktır. Sanatçı yada bu işe gönül vermiş kişi, çektiği kareyi uygun ve geçerli bir kompozisyonla insanların önüne servis edebilmelidir. Bu yolda hata yapa yapa, işin ehli kişilerin eserlerine baka baka tecrübe edinmeli ve kendine has bir çizgisi olmalı özgün bir fotoğrafçı adayının...

                                                                     *****
İnsanlar konuşa konuşa anlaşır derler büyüklerimiz. Hakikaten de öyledir aslında. Dert, sıkıntı, fikirler dile getirilince çözüme ulaştırılır. Lakin bir yerde konuşmakta bazen meselelerin çözülmesine ya da anlatılmak istenilen noktasında yetmeyebilir. Hatta konuşmaya meydan verecek zaman da olmayabilir. Böyle bir halde direkt olarak tek çözüm kalır : O da tabii ki yazmak...


Yazmak ruhu dinlendirir, rahatlatır. Öyle kuru kuruya yazmak değil. Aynen yukarıda özgün fotoğraf çekebilmenin püf noktasında olduğu gibi, bir konusu olmalı yazmanın da. Sağlam düşüncelere oturtulmuş ve farklı bir havası olmalı. Yazar, kendisi kadar okuyucusunu da rahatlatabilmeli. Vermek istediği duyguyu, enerjiyi net bir şekilde resmedebilmeli satırlara. Basitlikten kaçınmalı ve özgün olmak adına gerekirse yazdıktan sonra hatalarını bulup yazısını ilk eleştiren olmalı...
                                                                     *****
İşte bu yüzden yazıyorum... 3,5 yıldır FUTBOL üzerine bloglar karalıyorum. Blog yazarlığının beş para etmediği, saygı duyulmadığı, önemsenmediği bir platformda yazarak hayatta kalmaya, tutunmaya çalışıyorum. Araştırıyorum, kendimi geliştirmek adına okuyorum bolca. Yazdıkça rahatlıyor, derin düşüncelere dalıyorum. İnsanın bildiği, takip ettiği ve adeta yaşadığı bir konu üzerine yazması kadar güzel bir duygu olamaz.

3,5 yılda hatırı sayılır sayıda takipçilerim ve tatminkar bir kitlem var. Hatta yurtdışında yazılarıma daha bir itibar ediliyor desem abartıya kaçmış olmam. Dedim ya Türkiye'de blog yazarlığı fark edilmiyor ya da fark edilse de değer verilmiyor. İnsanlar nasıl kulüp tutar gibi siyasi partileri tutuyorsa iş köşe yazarlığına ya da bir yazarın yazısını okumaya gelince; ilk olarak yazarın hangi takımı tuttuğu ya da nerede hangi sitede yazdığına bakılıp not veriliyor. Sonrasında da malum. Ya tıklanıp okumadan hemen kapatılıyor ya da görüp de görmemezlikten geliniyor.

Ben hepsini yaşadım ve tecrübem bu konuda çok. Her zorluğa göğüs gerecek olgunluğa eriştim. Çünkü yazmak ve okumak insanı bu hale getiriyor. Benim de hatalarım oldu ve olacak da. Amacım yazılarımın beğenilmesi, yorumlanması ya da paylaşılması asla olmadı. Zaten gerçek okuyucu seçicidir ve baskıyı sevmez, keyfine düşkündür. Okuyucuya bilgi vermek, klişelerden uzak farklı bir bakış açısını gösterebilmek, hatta çoğu zaman da okurken eğlenmesini sağlamak temel prensibim oldu.


Bir blogger olarak bu yolda Allah izin verdikçe ben sonuna kadar yazmaya devam edeceğim ve hep buralardayım...


Sadece hatırlatmak istedim...

17 Şubat 2015 Salı

FIFA Dünya Kupası Resmi Futbol 'Top'ları

1970'den günümüze FIFA Dünya Kupası resmi futbol topları... Bazı turnuvalarda toplar birbirini taklit etse de son yıllardaki büyük değişim ve yaratıcılık dikkat çekiyor. Her zamanki gibi üretici ve sponsor firma bir dünya markası Adidas...


2018 Dünya Kupası Rusya'da düzenlenecek. Rusya, aynı zamanda ilk kez bu büyük organizasyona evsahipliği yapacak. Rusya'da kullanılacak 'top'un tasarımını ise şimdiden merakla bekliyoruz...

En son turnuvadaki top olan 'Brazuca' ise adını ilk kez taraftarların seçtiği özel bir top olmuştu. Aynı zamanda Brazuca, Adidas'ın en çok test ettiği top olmuştu. 1 milyon kişinin oylarıyla belirlenen Brazuca'nın ('Brezilyalı' anlamına geliyor) nasıl yapıldığını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz...


Peki sizin favoriniz hangisi?

2015 Şampiyonlar Ligi Finali 'top'u için :

http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/12/2015-sampiyonlar-ligi-finali-topu.html

15 Ocak 2015 Perşembe

Bol Şans Wilfried Bony...

MANCHESTER CİTY...

2008 yılında Arap Şeyhi Sheikh Monsour bin Zayed Al Nahyan'ın kulübü satın almasıyla Avrupa'nın elit takımları arasına katılan Manchester City, geçen 6 yıllık süreçte 2 kez Premier Lig Şampiyonluğu yaşadı. Bir türlü gelmeyen Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'nun getirdiği başarısızlık bir yana, bu kupada çeyrek final yüzü dahi göremeyerek tam bir hayal kırıklığı yaşadılar. Buna rağmen Ada'da her sezon şampiyonluk yarışının müdavimi oldular ve neredeyse her sezon kulüp sahibinin saçtığı paralarla büyük yıldızları satın aldılar.

Transfer konusunda Almanya'da Bayern Münih modelini örnek alan City, neredeyse her sezon Premier Lig'de sivrilen golcü futbolculara adeta bir servet harcayarak takıma kattı ve çoğundan da büyük zarara uğradı. Satın aldığı futbolculardan hem bir sonraki satış hem de kulübe katkı anlamında istediği verimi alamayan Manchester City'nin Premier Lig'de çok gol atan futbolcuları bir bir kadroya katmasından başka diğer ülkelerdeki yıldız futbolcuları da çoğu zaman transfer ettiğini de eklemeliyiz. Zira kulübün sahibinde bol para olunca neredeyse alamayacağınız futbolcu da olmuyor..


Premier Lig'de şüphesiz 2014'ün en dikkat çekici golcüsü Swansea forması altında 1,5 yılda 35 gol atma başarısı gösteren ve rüştünü fazlasıyla ispatlayan Wilfried Bony ve M.City de bu fırsatı kaçırmayarak potansiyeli yüksek Fildişili santrforu renklerine bağladı.

Devre arasında yapılan transferin takıma yarardan çok zarara uğrattığı düşüncesi, bize öğretilen ve aslında hiçte yanlış olmayan bir futbol klişesidir malum. İşte tam da bu anda tam 28 milyon Sterlin karşılığında 2015'in başında yapılan transferin ilham kaynağı ise tabii ki takımda var olan golcülerin sık sık sakatlığa uğraması. Bu arada City'nin Premier Lig'de çok gol atan futbolcuları bir bir kadroya katmasından başka diğer ülkelerdeki yıldız futbolcuları da çoğu zaman transfer ettiğini de eklemeliyiz. Zira kulübün sahibinde bol para olunca neredeyse alamayacağınız futbolcu da olmuyor. Tabii ki Messi ve Ronaldo hariç :)


Takımın 2008'den 2015'e kadar olan Arap sermayeli döneminde ilk yıllara nazaran son yıllarda daha az transfer yaptığını da net bir şekilde görebiliyoruz. Teknik direktör anlamında ise bu oran daha bir azalıyor. 6 yıllık süreçte sadece 3 teknik adamla çalışan City'nin şüphesiz Avrupa'nın elit takımlarından birisi olmasının en büyük mimarı da Roberto Mancini. Zira Mancini 4 sezon başında kaldığı takıma tam 42 yıl sonra efsane bir sezon sonrası şampiyonluk sevinci yaşattı. Mancini'nin altyapısını kurduğu sistemde Manuel Pellegrini ise daha sağlam adımlar attı ve geldiği ilk sezon takımını şampiyon yaparken bu sezonun devre arasında da Chelsea ile beraber şampiyonluğun en net 2 favorisinden biri konumunda...

İşte Arapların Manchester City'sinin sezon sezon aldığı ve fayda - maliyet analizinde sınıfta kaldığı işte o liste :

2008 - 2009  Jo (Brezilya) CSKA Moskova'dan 18 milyon sterlin
                      Robinho (Brezilya) Real Madrid'den 32,5 milyon sterlin
                      Craig Bellamy (Galler) Westham Unıted'dan 14 milyon sterlin

2009 - 2010  Emmanuel Adebayor (Togo) Arsenal'den 29 milyon euro
                      Roque Santa Cruz (Paraguay) Blackburn Rovers'tan 18 milyon sterlin
                      Carlos Tevez (Arjantin) Manchester Unıted'dan 25,5 milyon sterlin

2010 - 2011  Mario Balotelli (İtalya) İnter'den 28 milyon euro
                      Edin Dzeko (Bosna) Wolfsburg'dan 32,5 milyon euro

2011 - 2012  Sergio Aguero (Arjantin) Atletico Madrid'den 38 milyon sterlin

2012 - 2013  Scott Sinclair (İngiltere) Swansea'den 8 milyon sterlin

2013 - 2014  Stevan Jovetic (Karadağ) Fiorentina'dan 28 milyon sterlin
                      Alvaro Negredo (İspanya) Sevilla'dan 20 milyon sterlin

2014 - 2015  Wilfried Bony (Fildişi Sahili) Swansea'den 28 milyon sterlin

Yukarıda Bony hariç listedeki futbolcuların verimlik yüzdesinde; 100 üzerinden 95'le oynayan Aguero; 80 ile oynayan Dzeko ve yine son 2 yılındaki hayal kırıklığı sebebiyle 80 ile verim sağlayan Tevez haricinde Manchester City'nin, genel olarak golcü transferi anlamda karnesi kırıklarla dolu (50 puanın üzerine çıkan başka bir performans olmadı).

Wilfried Bony'nin CV'sinde bir başka dikkat çeken istatistiği ise; Swansea forması altında 1,5 sezon boyunca M.City'e 3, Liverpool'a 2, M.Unıted ve Arsenal'e de 1'er gol attığı gerçeği. 

  Tam 1 sene önce 01.01.2014'te oynanan Swansea - M.City mücadelesi                      

26 yaşındaki Bony, kendisi gibi bundan 4 sene önce devre arasında takıma gelip harika işler yapan takım arkadaşı Dzeko gibi bakalım Manchester City'de başarılı olabilecek mi? Hep beraber bekleyip göreceğiz...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Bir Futbol Seyyahı : Nicolas Anelka

Bazı futbolcular vardır, gittikleri hiçbir takımda dikiş tutturamazlar ama yine de taliplileri çoktur. Özünde kaliteli ve yeteneklidirler. Bu özellikleri dahi onları birer futbol seyyahına dönüştürüverir. Kabuğuna sığamazlar. Nerede yüksek bonservis ödeyen varsa; para, marka, prestij dinlemeden büyük - küçük takım ayırt etmeden o ülkeden o ülkeye yol alırlar. Günümüzde bu tanımlara 'cuk' diye oturan bir futbolcu var ki, o da Nicolas Anelka...

2 kıta, 7 ülke değiştiren Anelka'nın sorunlu yaşantısı, saha içindeki değişken ve agresif tavırları her daim futbolunun önüne geçti. Halbuki daha 18 yaşındayken Arsene Wenger tarafından keşfedilen Fransız futbolcu, o sezon 26 maçta attığı 6 golle Arsenal'in Premier Lig Şampiyonluğu'na olumlu bir katkı yaptı. Kendi içinde yaşadığı psikolojik travmalar, antrenmanlardan kaçmaları, gereksiz agresif hareketleri yüzünden Fransa Milli Takımı'ndan dahi bir anlamda uzaklaştırılmak zorunda kaldı. Bir dönem Fenerbahçe'de de forma giyip Süper Lig Şampiyonluğu sevinci yaşayan Anelka, döneminin teknik direktörü Daum ile yaşadığı sorunlarla da her zaman gündemdeki yerini aldı. En istikrarlı macerasını Chelsea ile 4 sezonda yaşayan Anelka, 18 yıllık kariyerinde toplamda 12 takımın formasını giydi. 


Arsenal'den Real Madrid'e imza attığında henüz 20 yaşında olan Anelka, Galacticos ile Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış ve bu kapanın kazanılması aşamasında yarı finaldeki 2 Bayern Münih maçında da birer gol atma başarısı göstermişti. Chelsea'de 2008 - 2009 sezonunda gol kralı olan Anelka, en verimli performansını da yine bu kulüple yaşadı. 2013 - 2014 sezonunda kulübü West Bromwich Albion ile Westham Unıted ile oynanan maçta attığı golden sonra Nazi selamı verdiği gerekçesiyle 'ırkçılık' suçuyla 5 maç ceza aldı ve Ada'dan ayrılarak Asya'nın yolunu tuttu. Çin'in Shanghai Shenhua ve son olarak da Hindistan'ın Mumbai City takımlarının formalarını da giydi. 

CV'sine bakıldığında Avrupa'nın 5 büyük futbol ülkesinden biri olan Bundesliga hariç diğerlerinde forma giymesinin yanı sıra; Real Madrid, Arsenal, PSG, Juventus, Manc. City ve Liverpool gibi kalburüstü takımların adını gördüğünüzde aslında hiçte şaşırmıyorsunuz. Çünkü o var olan muazzam yeteneklerinin üzerine sıkılgan karakteri ile baskın olup değişikliği her zaman sevdiği için böylesine bir kariyere imza attı. Zamanın en ünlü ve yetenekli futbolcularıyla forma şansı bulmasına rağmen uslanmadığı, kendini dizginleyemediği için kalıcı olamadı ve adeta bir futbol seyyahına dönüşüverdi.

Futbolu bıraktıktan sonra film endüstrisinde çalışmak istediğini her fırsatta yenileyen asi Fransız, bu düşüncesi ile dahi futbolu fazla sevmediğini, adeta bir 'hobi' kıvamında oynadığını da bizlere fazlasıyla belli ediyor. Futbolu biraz sevse, alışkanlıklarından biraz sıyrılsaydı hala dünyanın en yetenekli santrforlarından biri olarak anılacaktı ama o, bunu asla istemedi.

İşte ele avuca sığmaz Nicolas Anelka'nın futbol seyyahı kariyerinden bazı fotoğraflar :












1 Aralık 2014 Pazartesi

I Love This Game : FOOTBALL


I LOVE THİS GAME...

Tüm dünyayı peşinden sürükleyen spor dalı...

Futbol, football ya da soccer...

Ne fark eder ki?

Belki sadece yazılışı farklı ama...

Tüm dünyanın neresinde oynanırsa oynansın...

Hepsinde aynı duygu, aynı heyecan...

Benzer tezahüratlar...

Modası hiç geçmeyen en moda spor...

'Dev' takımların amansız zirve yarışı...

Sert dalgalarda 'küçük balıklar'ın yaşama inadı...

"Ofsayt" tabirinin yavaş yavaş bayanlar tarafından da anlaşılabildiği çok basit ve sade bir oyun..

'Aidiyet' duygusunun en kapsamlı hissedildiği başucu eseri...

İçinden türlü türlü hikayeler, destanlar, efsaneler çıkartan masalsı mabedler...

Başlama düdüğünden bitiş düdüğüne kadar asla bitmeyen adrenalin...

'Derby' kavramının en fazla yakıştığı ve bir maçının haftalarca, yeri geldiğinde yıllarca tartışıldığı en keyifli muhabbetlerin ortak dili...

Tüm dünyada milyarlarca insanın bir 'gol' sesiyle ayağa kalktığı, tüm dertlerini unuttuğu, adeta kendinden geçtiği o benzersiz 'içgüdü'ye mazhar olan sıradışı 'baba spor'...

Biz futbolu bu yüzden seviyoruz, önemsiyoruz, hayatımıza katıyoruz...

Temiz futbol, rakiplere saygı duyulan futbol, doğal futbol, içinde küfre yer vermeyen futbol ise en çok görmek istediklerimiz. Kirletmek, karalamak en kolayı. Gelin zoru başaralım. Futbol ancak bu materyallerle kalıcı olur. Bunu bilelim, yaşayalım ve yaşatalım...

Her futbolseverin içinde futbol ile ilgili bir hikayesi vardır unutmadığı, unutamadığı...

Sahi, sizin futbol tanımınızda neler var? Futbol eksenli dönen dünyada sizlerin hayatında futbol mu dünya üzerinde dönüyor? yoksa dünya mı futbolun üzerinde dönüyor? Merak ettim sorayım dedim...

17 Eylül 2014 Çarşamba

Kısır Döngü : Arsenal - Dortmund, Bayern - M.City

İngiltere'den Arsenal ve Manchester City...
Almanya'dan Bayern Münih ve Borussia Dortmund...

Kader, İngiliz ve Almanları son 4 Şampiyonlar Ligi sezonunun 3'ünde sürekli aynı gruplara koyuyor. 2011 - 2012, 2013 - 2014 ve şimdiki sezon olan 2014 - 2015 sezonlarında Arsenal, Dortmund ile Bayern Münih ise Man. City ile aynı grupta yer aldılar...

Hatta bu halka (bir yerde belki de lanet) öyle bir genişliyor ki;

Sözkonusu 4 sezonun ikisinde ise Arsenal , Dortmund ve Marsilya aynı grupta yer aldılar. Yani Marsilya istemeden de olsa bu lanetin içerisine dahil oldu.

Bayern Münih ve Man. City'nin yer aldığı ölüm gruplarında ise son iki yıldır üstüste CSKA Moskova da mecburiyetten rakiplerine eşlik etti. 

2011 - 2012 sezonunda Arsenal grup lideri olarak ikinci tura çıkarken Dortmund grubu son sırada bitirmişti. Dortmund için bu 'son' yükselişin belki de anahtarı oldu ve bir sonraki sezon Şampiyonlar Ligi'nde final oynadılar. 2011 - 2012'de Bayern Münih grubunu lider tamamlarken, Man. City ise Napoli'nin arkasında 10 puanla 3. olabilmişti.


2013 - 2014 sezonunda ise bir Şampiyonlar Ligi tabiri olan 'ölüm grubu' olarak adlandırılan grupta; Şampiyonlar Ligi'nin eşine az rastlanır (belki de tektir) bir durumda Arsenal, rakipleri Dortmund ve Napoli ile beraber grubu 12 puanda bitirmesine rağmen üçlü averaj kuralı sonrasında dramatik bir veda ile 3. sırada yer aldı ve gruptan çıkamadı. Dortmund ise grubu lider tamamladı. Aynı sezon Bayern Münih yine grubu en önde bitirirken, Man. City ikili averaj gereği ikinci sıradan bir üst tura yükseldi ve ilk kez gruptan çıkma başarısını gösterdi.

ve gelelim 2014 - 215 sezonuna. Tarih tekerrür etti ve son 4 sezonda 3.kez bu takımların yolları tekrar kesişti. Arsenal ve Dortmund bu defa temsilcimiz Galatasaray ve Anderlecht ile eşleşirken; Bayern Münih ve Man. City'nin ise rakipleri CSKA Moskova ve Roma oldu. Bu defa 'ölüm grubu' tabiri bu grup için ifade ediliyordu ki, kesinlikle doğruydu. Dördüncü torbanın en güçlüsü Roma; Almanya, İngiltere ve Rusya şampiyonlarıyla aynı gruptaydı ve maçların tamamı kesinlikle büyük bir heyecana sahne alacaktı. 

Ek olarak; son 4 sezonun üçünde aynı grupta yer aldığı Bayern Münih ile sadece 2012 - 2013 sezonunda eşleşmeyen Man. City'nin o sezonda da Dortmund ve Real Madrid ile aynı grupta yer aldığını da hatırlatalım. Her halükarda İngilizlerin Şampiyonlar Ligi başarısızlığının en büyük sebebi olarak sürekli 'ölüm grubu'nda yer almalarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu konuda zaten Manuel Pellegri'nin de Şampiyonlar Ligi torba statüsü konusundaki rahatsızlığı bilinen bir gerçek.


Böylesine kısır bir döngü açıkçası Şampiyonlar Ligi'nin ruhuna, izlenebilirliğine, heyecanına hiç yakışmıyor. Sürekli aynı takımların birbirleriyle eşleşmesi açıkçası herkes için can sıkıcı. Hatta bu alanda son yıllarda Barcelona ile PSG'nin, Chelsea ile Schalke'nin, Ajax ile Barcelona'nın da benzer eşleşmeleri ile yukarıdaki kısır döngüye oldukça yaklaştıklarını belirtelim.

Bu konuda UEFA, ciddi atılımlar yapmaya niyetli ve 2015 -2016 sezonundan itibaren kura çekimleri öncesi torbaya girecek takımların yerleştirilmesi konusunda ciddi yenilikler yapılacağı hala gündemde. En büyük yeniliğin; birinci torbada yer alan takımların Avrupa'da ülkeler bazında en başarılı 7 ülkenin şampiyonlarının ve son Şampiyonlar Ligi şampiyonunun yer alacağı konuşuluyor. Yani bu durumda yeni statüye göre birinci torbada aynı ülkeden sadece bir takım yer alacak ve an itibariyle Avrupa'da ülkeler bazında 7.sırada bulunan Rusya'nın şampiyonu birinci torbadan kendine yer bulacak.

Bakalım ilerleyen yıllarda neler değişecek? Platini ne gibi sürprizler hazırlayacak? Bunu da hep beraber göreceğiz.

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR