17 Temmuz 2017 Pazartesi

2017 Wimbledon şampiyonu FEDERER!

Wimbledon'da 8. şampiyonluk ve Pete Sampras'ı geçerek artık Wimbledon'un tek kralı...

19 Grand Slam şampiyonluğu ile bu alandaki en yakın rakibi Rafael Nadal'ın (15) dört adım önünde...

Açık dönemde en fazla Grand Slam maçı kazanan, Wimbledon'da en fazla galibiyet alan raket...

Wimbledon'u set kaybetmeden kazanan tarihteki 2.raket. (1976 / Björn Borg)

Wimbledon'da şampiyon olan en yaşlı erkek raket (35 yaş, 342 gün).

Sporda çalışmanın, denemenin, inanmanın ve başarmanın sadece 'yaş' ile ilintili olmadığını kanıtlayan tenis tarihinin en büyük ismine selam durun!

Hepsi ve daha fazlası (ayrıntılı analizler, istatistikler) KORT dergisinin Ağustos sayısında sizlerin önünde olacak...

22 Haziran 2017 Perşembe

Toprağın Kitabını Yazan Adam : NADAL

Öyle güçlü bir karakteri yazmak çok da kolay değil aslında. Yaşadığı sakatlıklar, şanssızlıklar sonrası hem de 30’unu devirmiş, bir yerde tenis kariyerinin dörtte üçünü bitirmiş olmasına rağmen, böylesine güçlü dönebilmeyi kelimelere dökmek oldukça zor. Öncelikle Nadal’ın bu başarısını anlamak için onu izlemeniz, jest mimiklerine dikkat etmeniz ve oyunun her alanındaki heyecanını, başarıya olan açlığını gözlerinizle görmeniz, hissetmeniz gerekiyor. Eğer bunu yaptıysanız, devam edelim.

2017 yılı Nadal için Avustralya Açık’a ısınma mahiyetinde Brisbane’de başladı ve çeyrek finalde Raonic’e kaybetti. Kariyerinde sadece bir kez kazandığı Avustralya Açık’a geldiğinde ise kimse ondan şampiyonluk beklemiyordu. Djokovic ve Murray ağır favorilerdendi. Kazandıkça ritmini bulan Nadal; finale kadar yürüdüğü muazzam yürüyüşte Zverev, Monfils, Raonic ve Dimitrov gibi üst düzey tüm raketleri saf dışı bırakarak finalde herkesin kaç yıldır beklediği FEDAL finalini bizlere yaşattı. Nadal, aynı zamanda 2014 Roland Garros şampiyonluğundan bu yana ilk kez bir Grand Slam finali oynayacaktı.  Son derece epik bir mücadeleye sahne olan maçı Federer’e karşı 5 set ile kaybetti ama ilerisi için çok net bir mesajı da herkese vermiş oldu : “Hazır olun, Nadal bundan sonra daha güçlü gelecek!”. 1 ay sonra Meksika’da finalde Querrey’e finalde kaybetse de Amerika’daki Masters turnuvalarına tam anlamıyla hazırdı artık. 

FEDAL finallerinin tadı damağımızda kalmıştı ki, İndian Wells hemen imdadımıza yetişmişti. Bu defa 4.turda birbirlerine rakip oldular. Federer, Avustralya Açık’ın aksine rahat kazandı ve akabinde zaten şampiyon oldu. Tarihin en büyük ezeli rekabetlerinden biri olan rakibi Federer’in 6 aylık sakatlığı sonrası böylesine efsanevi geri dönüşü şüphesiz Nadal için de büyük bir ilham kaynağı oldu. Toprak sezonu öncesi son büyük turnuvada Miami Açık’ta Federer’le bir kez daha finalde karşılaşması ve set kazanamadan kaybetmesi biraz gardını düşürmüş gibi görünse de artık Nadal, hedeflerine emin adımlarla ilerliyordu. İki ayda üç kez Federer’e yenilmesi belki onun kariyerinde ilk defa olan bir durumdu ama onun dilinde hep aynı sözler vardı : “Ben oyunumu geliştirmeye çalışıyorum ve sürekli finaller oynamak istiyorum.”
Miami ile beraber sert zemin sezonu bitmiş, Nisan ayı gelmişti. Takvimin üçüncü, sezonun ilk toprak Masters turnuvası olan Monte Carlo’da herkes Nadal’ın performansını merakla bekliyordu. Gelmiş geçmiş en iyi toprak oyuncusu olduğu herkesin malumuydu ama üst üste kaybedilen finaller sonrası nasıl bir reaksiyon vereceği yine de bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyordu. Hep daha iyisi için çalışmaya devam eden ve her katıldığı turnuvada daha güçlü bir karakter koymayı tenis felsefesi olarak gören Nadal, inanılmaz geçecek toprak sezonunda ilk kupasını Fransa’da Monte Carlo’da vatandaşı Ramos Vinolas karşısında kazandığında erişilmesi güç bir rekoru da beraberinde getiriyordu. Monte Carlo’da toplamda 10.şampiyonluktu bu. Halka devam edecek ve hemen akabinde Barcelona Açık’ta kariyerinin belki de en rahat şampiyonluğuna hiçbir maçta set kaybetmeden ulaşacak (finalde Dominic Thiem’i yendi) ve mabedinde kazandığı kupanın toplam sayısı yine 10 (on) olacaktı. Barcelona Açık; Nadal’ın aynı zamanda toplamda 18. kez ATP500 Masters şampiyonluğu olmuştu.

On gün sonra bu defa Madrid Open’da zaman zaman kulağındaki ağrıların oyununa müdahale etmesine rağmen önce yarı finalde Djokovic’i eleyip ‘head to head’ kısmında rakibine olan 3 yıllık galibiyet özlemini sonlandıracak ve finalde bir kez daha Thiem karşısında kazanarak şampiyon olduğunda her yerde “The King of Clay” sözleri yankılanacaktı. Nadal kısa zamanda üçleme yaptığı toprak zeminde (kariyerinde ilk kez Monte Carlo – Barcelona – Madrid’i aynı takvim yılında kazandı) sınırları zorlamaya başlamıştı. Madrid’deki zaferle beraber  İspanyol raket ATP1000 Masters turnuvalarında 30.kez şampiyon olup bu kategoride Djokovic ile yarışta eşitliği yakalamıştı. Şimdi sıradaki hedef Roma Masters idi ve hazırlıklar hemen başlamıştı. 

Roland Garros öncesi son büyük turnuva olan Roma Masters’da daha önce 7 kez şampiyon olmuş Nadal, hep daha fazlasını istediği için bu turnuvaya da ara vermeksizin katıldı. Vücudu ritim bulmuştu bulmasına ama sadece 25 günde çıktığı ve kazandığı üst üste 15 maç, 31 yaşına gelmiş bir tenisçiyi doğal olarak yormuştu. Buna aldırış etmeden, formunun zirvesinde olmanın verdiği özgüvenle Roma’da Almagro ve Sock’u geçse de çeyrek finalde, son 20 günde 3.kez karşılaşacağı ve geleceğin en önemli raketlerinden birisi olarak kabul edilen Dominic Thiem’e bu defa kaybedecekti. Bu elenme onun için fazlasıyla hayırlı bir gelişmeydi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi fazlasıyla yorulan bedeni, Roland Garros öncesi bir hayli dinlenmeye zaman bulacak ve en güçlü haliyle Fransa’da 10.kupasına kavuşmanın hayali ile çalışmalarına devam edecekti.
2017 yılına dünya sıralamasında 9 numarada giren Nadal, Mayıs ayı sonunda 4 numaraya kadar yükseldi. Wawrinka ile aralarında sadece 70 puanlık bir fark kaldı. Söz konusu dönemde 5 ayda 36 galibiyet, 6 mağlubiyet ile 86% başarı yüzdesi ve 6 finalde kazanılan 3 şampiyonluk. Sezonun geri kalanı için muazzam istatistikler bunlar. Mağlubiyetlerin 3’ü Federer’den, kalanları ise Raonic, Querrey ve Thiem’den. Toprak zeminde toplamda 52 şampiyonlukla bu alanda tarihin en iyisi. Monte Carlo ve Barcelona’da 10’ar şampiyonlukla açık dönemde bir turnuvayı en çok kazanan isim. Tenise yeni başlamışcasına çok çalışıyor, oyununu geliştiriyor, her şeyden önce mutlu ve işini çok seviyor.

Toprağın kitabını binbir zahmetle ve azimle yazan Rafael Nadal, 1 ayda toprak sezonunu adeta tek başına domine etti. Bu kitabı okumayan, bilmeyen ve göz ardı edenler çok şeyi kaybediyorlar. Çünkü Nadal sonrası toprak zeminde böyle uzun bir dominasyon ve 50’nin üzerinde şampiyonluklara şahit olmamız pek olası görünmüyor. O, kazandıkça canavara dönüşen anlayışı ile Roland Garros’un da hala en büyük favorisi konumunda. Evet Djokovic, formunu artırdı, Thiem ciddi bir tehdit olduğunu sürekli finaller oynayarak zaten gösterdi. Murray ve Wawrinka tekrar bir çıkış için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışacaklar. Belki sürpriz bir isim de şampiyon olabilir ama tam 9 kez bu kupayı ısırmış birisi olarak Nadal’ı yenmek için o gün fazlasıyla ekstra bir performans gösterilmesi şart!

*** Bu yazı, KORT dergisinin HAZİRAN sayısından alınmıştır.

15 Haziran 2017 Perşembe

Futbolun gizli patronu : ÇİN

Rus sermayesi, Arap sermayesi derken son 5-6 yıllık süreçte Çin'in futbola harcadığı paranın haddi hesabı yok. Yıllardır ülkelerindeki şike ve yolsuzluklar karşısındaki imajlarını tazeleme adına hem devlet politikası hem de zengin şirketlerin futbola yatırım yaptıklarını biliyoruz. Belli ki hedefleri yakın bir zamanda futbol anlamında belki de en büyük güç olmak. Çin'li milyarderler önce Avrupa'nın önde gelen kulüplerine ortak oldular, sonra satın aldılar ve nihayetinde değerinin misli fiyatlarını vererek en ünlü futbolcuların ve teknik direktörlerin aklını çelerek Uzak Doğu'ya götürdüler. Bu sayede tribünleri dolmaya başladı, yayın gelirleri yükseldi, Avrupa'daki sıcak paranın dolaşımı ile itibarları yükseldi. "Paranın açamayacağı kapı yoktur" söz dizesinin birebir futbolda yaşanmışlığının adıdır, durumun özeti. Çin sermayesi bir akımdır gidiyor ve her geçen gün bu pasta daha da büyüyerek ülkemize kadar geldi bile. Pastanın tadını ilk alanlar ise Ersan Gülüm ve Burak Yılmaz oldu. Kimbilir belki yakın bir zamanda bir teknik direktörümüzü dahi (mesela Fatih Terim) Çin'e yollayabiliriz. 

Almanya'nın henüz bu tehlikeli sermayeye kulüp ve futbolcu bazında yenik düşmemesi ise onlara has bir durum. Özellikle İngiltere, İspanya, İtalya ve Fransa'da ciddi bir çevreleri olan Çin'lilerin son talibi oldukları kulüp ise Newcastle Unıted oldu. 1 yıl aradan sonra tekrar Premier Lig'e yükselen Rafael Benitez'in takımına tam 400 milyon sterlinlik bir teklif yapılmış. Kulüp için kesinlikle iyi bir teklif ve kabul edilmesi de an meselesi gibi dursa da Newcastle'ı seven, sempati duyan ve en başta kulübün taraftarlarının bu duruma pek hoş bakmadığı kesin.

Hali hazırda Çin sermayesinin satın aldığı kulüplere bir göz atalım...
Çin futbol ligi havuzuna; Hulk, Alex Teixeira, Jackson Martinez, Ramires, Elkeson, Gervinho, Demba Ba, Paulinho, Fredy Guarin, Stephane Mbia, Ezequiel Lavezzi, Renato Augusto'dan sonra Carlos Tevez, Oscar, Axel Witsel ve John Obi Mikel de eklendi. Teknik adamlardan ise Luis Felipe Scolari, Fabio Cannavaro, Andre Villa Boas, Manuel Pellegrini, Felix Magath, Fabio Capello, Gregorio Manzano ile rekabet en üst seviyede devam ediyor.

12 Haziran 2017 Pazartesi

Federer & Nadal 2017

2017 yılı tenis dünyasında acayip fantastik başladı. Tarihin en özel 2 oyuncusunun küllerinden yeniden doğuşunu seyretmek inanılmaz keyifliydi. "Sakatlandılar, eskisi gibi olamazlar, yaşlandılar, gençlere ayak uyduramazlar" safsatalarının sadece kuru gürültüden ibaret olduğunu cümle aleme gösterdiler. Bir nevi akıl tutulması yaşattılar herkese. Tarih yapraklarını 10 sene geriye alıp, tarihi tekrar yazmak için anlaşmışcasına inanılmaz bir karakter ortaya koydular. Tüm bunları yaparlarken neden tenis tarihinin en çok sevilen iki sporcusu olduklarını yeniden hatırlattılar.

Sezonun yarısının ilk çeyreğini Federer domine etti, ikinci çeyreğini ise Nadal. Bu bir rüya olmalı belki de. Düşünsenize biri 36 yaşında, diğeri 31. Onlarca başarılı tenisçinin dur diyemediği iki büyük winner, iki büyük sporcudan söz ediyoruz. Onların yeri kolay kolay dolmayacak. Yeni jenerasyonun hali ortada. Tam birileri artık yükselmeye başlıyor diyoruz ki, duvara tosluyorlar. Yine de çok haksızlık etmeyelim, içlerinden birkaçı direnmeye çalışıyor, iyi işler çıkarmak için elinden geleni yapıyor ama şimdilik biraz daha beklemeleri gerekiyor yada var olan potansiyellerine level attırmak zorundalar. 

Federer 2017'de bir Grand Slam, iki Masters1000 şampiyonluğu kazandı. Üç farklı Grand Slam'i en az 5 kere kazanan ilk raket ünvanını aldı. Avustralya Açık'ı, İndian Wells'i ve Miami'yi 35,5 yaşında kazanırken "ben hala ölmedim" mesajını verdi. Nadal ise abisinden devraldığı bayrakla o da bir Grand Slam,iki Masters1000 şampiyonluğu kazandı. Monte Carlo, Madrid ve Roland Garros'ta zirveye ulaşıp toprakta 'triple double' yaparken Monte Carlo ve Roland Garros'u 10'ar kez kazanıp 'La Decima' dedi. Şüphesiz eşi benzeri olmayan bu toprak performansına tarihte başka bir tenisçinin erişmesi neredeyse imkansız.

Önümüzde şimdi çim sezonu var. Federer, uğruna toprak sezonunu pas geçtiği, özlemini kurduğu 8.Wimbledon şampiyonluğuna ulaşmanın peşinde olacak. Tek dezavantajı 3 aydır tenis oynamaması gözükse de katılacağı 2 turnuva ile Londra'da yine en önemli şampiyonluk adaylarından biri olacaktır. Nadal sezonun geri kalanında katılacağı her turnuvanın neredeyse en baş favorileri arasında yer alacak. Çünkü kazandıkça ritmi arttı, kendine güveni en üst noktaya ulaştı ve 'doyumsuz' karakteri ile de daha fazlasını yapacağının sinyallerini eşe dosta verdi bile.

Wimbledon finalinde, gönül ister ki Avustralya Açık'ta olduğu gibi Federer - Nadal ikilisini görmek ama zaman ve şartlar neyi getirip götürecek, hep beraber göreceğiz. Siz siz olun, bu iki büyük tenisçinin oynadıkları maçları asla kaçırmayın, birbirinizle dalaş etmeyin ve oynanan oyunları zevk almak için, mutlu olmak için izleyin...

30 Mayıs 2017 Salı

Totti'nin Vedası

Bazı futbolcuların vedaları futbolseverlere çok koyar. Özellikle de bir kulüple özdeşleşmiş kariyerlerinde sadakatin ne anlama geldiğinin futbolda ruh bulmuş timsallerinin vedaları hepsinden zordur. Tıpkı Maldini gibi, Giggs gibi, Lahm gibi, hatta kariyerlerinin son demlerinde takımdan ayrılmak zorunda bırakılan Gerrard gibi, Lampard gibi, Xavi gibi, Casillas gibi, Del Piero gibi...

Bir futbol kulübünde tüm kariyerini geçirmek, aynı zamanda o şehrin de sembolü olmak demek. Esasında Maldini demek Milan demek, Lahm demek Bayern Münih demektir. ve şimdilerde çok büyük bir yıldız daha kaydı yeşil sahalardan. Bir bayrak adam daha kramponlarını astı. Vedasında ağlarken, herkesi ağlattı. Hem en güzeli de bu değil midir, futbola veda ettiğinde dost, düşman kimse sevinmiyor. Herkes üzülüyor, ağlıyor. Bir şehir yasta. Roma'nın bir kanadı kırık. Roma'nın sahibi Francesco Totti, 25 yıllık Roma kariyerine son verirken kelimeleri doğru seçip şu yazıyı yazmak bile inanın çok zor.

3 farklı jenerasyonla futbol oynayan, zamanında birçok kulübün astronomik transfer tekliflerini elinin tersiyle iten, kariyerinde unutulmaz birçok gole imza atan ve her şeyden önce futbol oynadığı kulübüne ölümüne bağlı kalan bir imparatordu Totti. Onun vedası ile bir çağın kapandığı da bir gerçek. Teknolojinin bu kadar içimize işlemediği 90'lı yıllarda çoğu futbolseverin hayranlık beslediği, kimilerinin idolü olduğu 10 numara Totti artık yok. 2000'li yıllarda olgun futbolu ve kreatif yetenekleri ile sahada adeta 'döktüren' Totti artık yok. 2010 ve sonrasında kariyerine, sadakatine methiyeler düzülüp genci, yaşlısı her kesimin adı geçtiğinde önünü iliklediği saygın futbol adamı Totti artık yok!

Totti Roma'dır, Roma'da Totti'dir. O bir futbol fikrinin son bayrağıydı. Yaşadığı şehri, oynadığı kulübü tam anlamıyla ailesi gibi gören, adeta kulübünün bekçisiydi. Açıkçası bir tane daha Totti kalmadı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Roma'yı herkesten, her şeyden çok seven, sadakati ile bir gün dahi Roma'ya yalan söylemeyen, bir futbolcunun transferindende öte üretebileceği en büyük değere, en ulaşılmaz seviyeye çıkan ve herkesin büyük bir saygı ve sevgi ile hatırlayacağı Totti artık yok!

Çeyrek asır bir kulübe hizmet etmek, futbol tarihinin en eşsiz parçalarından biri olmayı başarmak, sadece Roma'nın değil, futbolu kalbine kazımış herkesin kaptanı olabilmek herkesin harcı değil. Ancak Totti olursan, tüm bunlara sahip oluyorsun. No Totti, no party!

...................................................................................................

⏩ İtalyan futbolcular, genel anlamda kulüplerine çok bağlıdırlar. Hatta lejyonerliği de fazla sev(ç)mezler. Kulüplerinden ayrılsalar dahi ülkesindeki başka kulüplere imza atarlar. O yüzdendir ki bir Barcelona, Real Madrid, Bayern Münih, Chelsea, Man. Unıted yada Arsenal'de oynamış ve iz bırakmış bir İtalyan futbolcu görmeniz yüzde bir ihtimal dahilindedir. Genlerinde mi vardır bilinmez ama bu endüstriyel futbol zihniyetinde tek bir kulüpte 10 yıldan fazla futbol oynamak artık eşine fazla rastlanır bir durum değil. Buffon, Del Piero, Maldini, Costacurta, Zanetti (19 sezonla zaten o en iyi İtalyandan daha İtalyan artık), Gattuso, Favalli, De Rossi, Albertini, Di Natale, Ambrosini, Antonio Conte ve Roberto Mancini ilk akla gelenler olarak dikkat çekiyor. ⏪

Kapanışı Totti'nin en güzel gollerinden birisi ve Genoa maçı ile yaptığı vedadan kalma en güzel fotoğraflar ile yapalım... 



 

24 Mayıs 2017 Çarşamba

30 yaş şampiyonu Djokovic

Novak Djokovic, pek çoklarına göre tenis tarihinin en iyi üçüncü oyuncusu. Mükemmel devam eden kariyerinde hala bu kategoride ikinci, hatta birinci olma şansı var. Bu yazı kaleme alınırken Nole, iki gün önce 30 yaşına girdi. Sırp tenisçi aynı zamanda bir süredir boşta olması sebebiyle yeni koçu Andre Agassi'yi de doğum gününden bir gün önce kamuoyuna açıkladı. Bu da yetmezmiş gibi Djokovic, 5 yıldır sponsoru olan Uniqlo ile yollarını ayırıp Lacoste ile anlaşmaya vardı. 30 yaşına girerken Roma Masters'ta finalde Zverev'e kaybetse de yeni koç + yeni sponsor ile Roland Garros'a hazırlanmaya başladı bile. 

Tenis tarihinin en iyisi Roger Federer'in 36 yaşına girmesine yaklaşık iki ay kaldığını düşünürsek, kalan kariyerinde oynayacağı maximum iki yıl daha var gibi. Onun yerinde başka bir isim olsa belki bu kadar uzun süre fit kalıp hala kariyerine devam ediyor olamazdı. Zaten Federer gibi sporcuları en üst seviyede tutan başarının sırrı da bu olsa gerek : Kendilerine iyi bakıyorlar, işlerine büyük saygı duyuyorlar ve tüm bunları severek yapıyorlar. Sevmek demişken geçenlerde Nick Kyrgios'un "tenisi sevip sevmediğime emin değilim" açıklaması dahi Avustralyalı raketin kariyerinde nasıl gel-gitler yaşadığını göstermesi açısından önemli bir ayrıntı olsa gerek.

Federer'deki bu profesyonel anlayışın aynısı Nadal ve Djokovic'de de var. Nadal yaşadığı sakatlıklara aldırış etmeden turun sürekli içinde kalmak için fazlasıyla mücadele verdi. Hep daha iyisi için savaştı. Bitti denilen anlarda küllerinden daha güçlü doğarak geri dönmeyi başardı. Keza Murray de, tarihin en büyük üç tenisçisi ile aynı döneme gelen kariyerinde elinden gelenin en iyisini yaparak iki kez olimpiyat şampiyonluğu kazandı. Birçok üst düzey turnuvada kupalar kaldırdı ve o da nihayet dünya 1 numarası koltuğuna oturmayı başardı.

Tekrar Djokovic'e dönelim. Novak; Andy'den 1 hafta, Nadal'dan ise 1 yaş küçük. Federer ile aralarında hemen hemen 6 yaş fark var. Djokovic'in doğum günü şerefine; bu büyük dört tenisçi için hepsinin 30 yaşına ayak bastıklarında kariyerlerinde ne tür başarılar elde ettiklerine göz atalım istedim ve bununla ilgili küçük bir araştırma yaparak bunu tabloya döktüm. Tabloda birçok parametre var. Bu tablo 'kim daha iyi' kısmından öte, 'The Big Four'a neden böyle dendiğinin kanıtı gibi adeta.

Yine de her biri 30 yaşındayken hangisi genel anlamda daha iyi diye sorarsanız, ben az bir farkla Djokovic derim. Ya sizler?

21 Mayıs 2017 Pazar

Buffon or Zidane?

Del Piero mu, Raul mu?
Montero mu, Hierro mu?
Trezeguet mi, Morientes mi? 
Nedved mi, Figo mu?
Davids mi? Makelele mi?
Zambrotta mı, Salgado mu?
Tacchinardi mi, Guti mi?
Pessotto mu, Roberto Carlos mu? 
Thuram mı, Helguera mı? 
Camoranesi mi, McManaman mı?

Marcello Lippi mi, Vicente del Bosque mi?
...
..

Son olarak; Buffon mu, Casillas mı? diyeceğim ama Buffon 39 yaşında hala kalede. 
O yüzden soruyu şöyle sormak lazım :

Buffon mu, Zidane mı?
 
Dev randevu, dev final 3 Haziran'da Cardiff City'de.

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Akıl Oyunları

Yazınca da, okuyunca da, dinleyince de kulağa hoş gelmiyor, evet. Acı ama gerçek; Roger Federer, Roland Garros’ta yok. Tam 17 yıldır aralıksız katıldığı Fransa Açık’a geçen sezon sakatlığı sebebiyle katılmayan Federer, bu sezon ise ekibiyle beraber aldığı stratejik bir kararla yine katılmama kararı aldı. En başta hayranları bu kararın şokunu yaşasa da, bir de olaya onun penceresinden bakalım.

Federer, Roland Garros’tan çekilme kararını aldığında, yaptığı açıklamada; “Toprağı pas geçip sezonun çim ve sert kort bölümüne hazırlanmamın daha doğru olacağını düşünüyorum. Sezonun başlangıcı benim için mükemmeldi fakat daha uzun süre oynamam için takvimimi düzenlemem gerekti. Takımımla birlikte tek bir toprak kort turnuvasında oynamanın sezonun geri kalan kısmında tenisim ve fiziğim için iyi olmadığını düşündük. Beni her zaman destekleyen Fransız seyircisini özleyeceğim ve onları seneye görmek için sabırsızlanıyorum” dedi.

İlk olarak Federer gibi 36 yaşına merdiven dayamış bir tenisçinin Roland Garros öncesinde en az bir tane toprak turnuvaya dahi katılmaması, verdiği kararın beklenilen ama doğru zamanda dillendirilmeyi bekleyen bir süreçte olduğunu gösterir. Zira onun bu yaştan sonra sadece hedef belirlediği turnuvalarda yer alacağını biliyorduk. Federer’in vücut dili ve fiziki yapısı her zaman çim ve sert zemine göre programlanmış yada vücudunu bu zeminlere göre adapte etmiş durumda. O yüzden takvimde toprak sezonunu pas geçmesi kendisi için kesinlikle doğru karar. Kaldı ki Federer’in fiziksel olarak zirvede olduğu dönemlerde dahi Roland Garros’u sadece 1 kez kazanabildiğini düşündüğümüzde verilen kararın kabul edilebilirlik boyutunu daha iyi anlamış oluyoruz. Toprağı bu sezon kasıp kavuran ve önüne geleni süpüren Nadal’ın da form düzeyini düşündüğümüzde Federer’in Fransa’da oynayıp, olası bir sakatlık süreci yada moral bozukluğu yaşamadan tamamen önündeki çim sezonuna konsantre olması en doğru seçim olarak görünüyor. Bu arada Federer her ne kadar ‘seneye Fransız seyircisini görmeyi sabırsızlanıyorum’ dese de, bu kararından sonra bir daha Roland Garros’a katılmayacağını düşünenlerin sayısı da bir hayli fazla.
Federer’in toprak zeminde % 76’lık bir galibiyet yüzdesi ve 11 şampiyonluğu var. Bu aslında hiçte kötü değil, bilakis çok iyi istatistikler. Sonuçta bir tenisçinin her zeminde % 80’in üzerinde galibiyet ortalaması tutturması onun insan olmadığının kanıtı gibi. Federer’in topraktaki az sayıda görünen şampiyonluklarının en büyük sebebi ise Nadal’a kaybettiği 11 toprak finalinin olduğunu da notlarımıza ekleyelim. Nadal’ın toprak zemin galibiyet yüzdesi ise 92%. Zaten toprak zeminde tarihte Nadal’ın seviyesine gelmek günümüzde imkansızla eş değer. Federer, Roland Garros’a katılmama sebebi olarak hedef gösterdiği çim zeminde ise 87% gibi tarihin en iyi rakamlarına sahip. Hal böyleyken bu sezon Wimbledon’u 8.kez kazanmak için mental ve fiziksel birçok hazırlığa girmesi şart!

Federer, bir diğer etkili olduğu sert zeminde ise bu alanda tarihin en iyilerinden birisi olan Novak Djokovic’ten (84%) sonra 83% ile oldukça başarılı konumda. Wimbledon sonrası, Ağustos ayında üst üste sert zeminde oynanacak Montreal ve Cincinnati Masters’ları da her zaman Federer’in finaller, şampiyonluklar yaşadığı turnuvalardan sadece ikisi. Federer’in 2017 yılının kalan sürecinde hedefinin asla dünya sıralamasında 1,2 yada 3 numarası olmak değil Wimbledon ve Amerika Açık özelinde katılacağı her çim ve sert zeminde şampiyonluklar yaşamak olduğunu bir kez daha gördük.

Tenis tarihinin Grand Slam’ler seviyesindeki seyrinin belki de en büyük kırılma anı 2017 Avustralya Açık’tır. Efsane finalde eğer Nadal, Federer’i yenseydi Grand Slam şampiyonluklarında 15 -17’yi görecektik ki, bu sonuç Nadal’ı Federer’i bu alanda geçmesi oldukça muhtemel isim yapacaktı. Ne var ki Federer, Nadal’ı yenince fark 3’ten 4’e çıktı ve Federer’i bu kategoride geçmek biraz daha zorlaşmış oldu. 2017 yılına destansı bir şekilde giriş yapan ve Avustralya Açık, İndian Wells ve Miami üçlemesi ile eski günlerine nazire yaparcasına resital sunan tenis tarihinin en iyi isminin de dinlenmeye hakkının olduğu aşikar ve aldığı kararlara da sonuna kadar saygı duymak gerekiyor. 

Federer, ekibiyle beraber AKIL OYUNLARI üzerine çok kafa yoruyor ve bakalım bu oyunlar, kortlara nasıl yansıyacak? Zaman ne gösterir bilinmez ama ekselanslarının hedeflerine yönelik aldığı bu stratejik kararla beraber sanki minimum 2018 yılının sonuna kadar tenis oynamaya devam edeceğinin sinyallerini aldık, ya siz?

- Bu arada Roland Garros öncesi Federer'den başka Serena Wiliams, Victoria Azarenka, wild card alamayan Maria Sharapova ve büyük ihtimalle Petra Kvitova da yer alamayacak. Djokovic ve Murray inanılmaz formsuz iken erkeklerde Nadal'ın fazlasıyla baskın ve favori olacağı bir turnuvayı izlememiz olası. Kadınlarda ise sürpriz bir isim şampiyon olabilir. -

9 Mayıs 2017 Salı

Motivasyonun gücü

Sharapova, bundan 15 ay önce kullandığı yasaklı madde yüzünden aldığı cezayı müteakip, tenis dünyası da ikiye bölünmüştü. Sharapova'nın bazı hemcinsleri seslerini yükseltip, ünlü tenisçiyi yerin dibine sokacak düzeyde eleştiriler getirmiş, kendisinin turnuvalara wild card ile dahi davet edilmesini yanlış bulmuştu. Mladenovic, Bouchard, Wozniacki, Cibulkova, Radwanska ve Kerber'in yanı sıra erkeklerden Murray sadece bunlardan birkaçıydı. Federer ve Djokovic gibi tenisçiler ise Rus tenisçinin yanındaydı. Çoğu raket ise taraf belli etmeksizin sessiz kalmayı tercih etmişti.
2017 WTA tenis almanağı hazırlanırken, içinde olmazsa olmaz karelerden biri kesinlikle bu olmalı.

Eugenie Bouchard; daha 11 gün önce Maria Sharapova hakkında içindeki nefreti kan kusup, "O bir hilekar. Bana göre hile yapanların bir daha herhangi bir sporu yapmasına izin verilmemeli. Bunun, işini doğru yapan ve dürüst sporcular için adil olmadığını düşünüyorum. Ona yapılan hoşgörüyü kesinlikle doğru bulmuyorum. Ona asla saygı duymuyorum. Çocuklara da kesinlikle kötü örnek oluyor" dedikten sonra Madrid Open kura çekiminde ikinci turda birbirlerine rakip olduklarında herkes bu maçın sonucunu merak ediyordu. Maça, rakibine karşı nefretinin yanı sıra, onun hakkındaki sözleri dolayısıyla maçtan önce kendisini tebrik eden diğer meslektaşlarının desteği ile ekstra motive çıkan Bouchard, kariyerinde beşinci kez rakip olduğu 2014 Madrid Open şampiyonu Sharapova'yı zor da olsa ilk kez yenmeyi başardı. Maç sonunda Kanadalı raketin çılgın sevincinin manası; maça aşırı motive olmasının dışa yansımasından başka bir şey değildi.

Masha ise kendisi hakkında çok ağır ithamlarda bulunan rakibine, kendisini sahada yenerek cevap vermeyi başaramadı. 2 saat 52 dakika kortta kalan iki tenisçinin maç bitiminde yaptığı zoraki tokalaşma ise 2017 WTA sezonunun en akılda kalan karelerinden birisi olmaya aday. Ayrıca kazananın üç sette belirlenmesi ve maçın üç saate yakın tamamlanması bile sezonun en iyi 10 maçından birisi olmasına yetebilir.

Sharapova, WTA için çok büyük bir marka ve gittiği her yerde hala en çok görmek istenilen yüzlerden biri. Dünya sıralaması, hali hazırdaki turnuvalara katılmasını engellese de wild card ile sürekli davet alıyor. Onun için sezonun geri kalanı başta olmak üzere kariyerinin devamı hiçte kolay olmayacak. Bu psikolojik savaşta silahlarını doğru bir şekilde kullanabilecek mi? Bunu hep beraber göreceğiz. Gönül isterdi ki wild carda gereksinim duymadan alnının akı ile sıralamada yükselerek üst düzey turnuvalara katılabilseydi. Bundan sonra kortta kiminle karşılaşırsa karşılaşsın, geçmişi hep onun bir adım önünde olacak. Bugüne kadar 5 Grand Slam şampiyonluğu kazansa da dopingli madde kullanması daima kariyerinin önüne geçecek. O yüzden kalan tenis hayatında mutlaka yeni şampiyonluklar elde edip hakkındaki olumsuz sesleri susturması şart!
Bouchard, maç bitiminde şampiyon olmuşcasına çılgınlar gibi sevindi.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

İstanbul Cup - İstanbul Open 2017

Bir süredir blog sitemle ilgilenemedim, yazı paylaşamadım. Zira yaklaşık 15 günden beri Garanti Koza Arena'da düzenlenen, sırasıyla İstanbul Cup ve İstanbul Open ATP turnuvaları ile haşır neşir oldum. KORT dergisi ile beraber tüm turnuvayı yerinde takip ettik. Esenyurt'ta, çoğu insana ters gelen bir ikamet üzerinde oynandığı için belki özellikle haftaiçi maçlarında istenilen seyirci sayısına ulaşılamadı ama genel olarak başarılı bir organizasyon olduğunu da söylemeliyiz. Final maçının olduğu gün boyunca çocuklar ve ebeveynleri için yapılan aktiviteler oldukça dikkat çekici ve eğlenceliydi. Özellikle erkekler finalinde kortta 6.700 kadar seyirci olması ve aynı saat dilimine denk gelen Beşiktaş - Fenerbahçe derbisine rağmen kortun bu hali, tenis sporuna ülke halkımızın da verdiği değerin bir göstergesiydi.

Her zaman söylemişimdir; "tenis daima en iyi olanın kazandığı bir spor dalıdır" diye. İstanbul Cup'ta Elina Svıtolina, İstanbul Open'da ise Marin Cilic sonuna kadar hak ederek şampiyon oldular. Özellikle iki turnuvanın da finallerindeki seyirci sayıları oldukça fazlaydı ve tribünlerde de fazlasıyla ünlü isim vardı. Svitolina ve Cilic'in toprak sezonunun geri kalanında önemli işlere imza atacağını düşünüyorum.

Son şampiyon Çağla Büyükakçay'ın yanı sıra; Bouchard, Svıtolina, Babos, Cilic, Raonic, Schwartzman, Tomic, Troicki gibi isimlerin İstanbul'da kaldıkları süre içerisinde ülke tenisine ve ATP, WTA takvimine kattığı renk tartışılmaz. 2 sene önce Federer gibi efsane bir ismi ağırlamıştı İstanbul Open. Bu sene ise TOP 10 klasmanından dünya 6 numarası Raonic ve dünya 8 numarası Cilic ile seviye korundu diyebiliriz. Umarım önümüzdeki senelerde yine en üst klasmandaki isimleri Garanti Koza Arena'da ağırlamaya devam ederiz. 

Madrid ve Roma Masters turnuvaları öncesinde bir nevi 'mini hazırlık' anlamına gelen ve aynı tarihlerde oynanan Estoril, Münih ve Budapeşte yerine İstanbul'u tercih eden yukarıdaki tenisçileri tebrik ediyoruz. I love you tennis!



İstanbul Open finali öncesi ve sonrası...
Milos Raonic - Marin Cilic / İstanbul Open final
Elina Svıtolina - İstanbul Cup champion

Sonuçta İstanbul Cup ve İstanbul Open turnuvaları takvimde yılda bir kez oluyor ve bu şansı, ülke olarak daha etkili kullanmalıyız. Daha fazla katılım sağlamalı ve turnuvayı organize edenlerin de seyirci çekebilme adına farklı yöntemleri denemeleri gerekiyor. Bu turnuvaların kıymetini bilelim. Şimdi 1 sene bekleyeceğiz, yenisi için :)

26 Nisan 2017 Çarşamba

Messi - 500

Tek kulüpte 500 gol ve bunu sadece 12 yılda yaptı. Yaşı henüz 30 ve üst düzey futbol oynayacağı en az 3-4 sezon daha var. Bir kulüpte en çok gol atan Pele'nin (643) rekorunu geçmesi de kuvvetle muhtemel. Çünkü o durmuyor, sürekli gol atıyor. Durmasına, dinlenmesine genleri karşı çıkıyor. Yani istemese de winner karakteri ve insanüstü futbol yeteneği kendisini yenilemesi için sürekli gol atmak zorunda. Vücudundaki programlar hep gol için tasarlanmış ve bu programı da gayet başarılı bir şekilde yürütüyor Messi...

Real Madrid'e, hem de Berbabeu'da, hem de 90+2'de, hem de galibiyet golünü atarak kariyerindeki 500.gole ulaşan (577 maçta) Messi'nin neredeyse her ay başka bir rekoru karşımıza çıkartılıyor, istatistik bilimcileri tarafından. Messi'nin 500 golünü biz de bazı veriler ışığında derlemek istedik... (Bu satırları okurken 500'ü geçmiş olabilir)

Lionel Messi;

100.golünü 16 Ocak 2010'da Sevilla'ya...
200.golünü 1 Kasım 2011'de Viktoria Plzen'e...
300.golünü 16 Şubat 2013'te Granada'ya...
400.golünü ise 18 Nisan 2015'te Valencia ağlarına atmış...

Bir maçta;

1 kez 5 gol (Leverkusen),
16 kez 4 gol,
32 kez 3 gol (hat-trick)
103 kez 2 gol,
177 kez de 1 gol kaydetmiş.

Yeşil sahalarda onlarca faule, hem de oldukça sert müdahalelere mağruz kalmasına rağmen yılmadan, tükenmeden koşuyor, asla pes etmiyor ve golünü atıp tabelayı değiştiriyor. Devrinin en mükemmel iki oyuncusundan biri olan Cristiano Ronaldo'nun varlığı ve attığı goller karşısında her zaman ona vereceği cevapları oluyor. Üst üste aldığı 4 Ballon d'Or ödülü (toplamda 5) dahi onu tarihin en iyilerinden biri yapmaya yetiyor bile.

Sezon bazında attığı gollere bakalım şimdi...

2004 - 2005 sezonunda 1 gol,
2005 - 2006 sezonunda 8 gol,
2006 - 2007 sezonunda 17 gol,
2007 - 2008 sezonunda 16 gol,
2008 - 2009 sezonunda 38 gol,
2009 - 2010 sezonunda 47 gol, (C.Ronaldo bu sezon Real Madrid'e geldi)
2010 - 2011 sezonunda 53 gol,
2011 - 2012 sezonunda 73 gol,
2012 - 2013 sezonunda 60 gol,
2013 - 2014 sezonunda 41 gol,
2014 - 2015 sezonunda 58 gol,
2015 - 2016 sezonunda 41 gol,
2016 - 2017 sezonunda 47 gol (25.04.2017 tarihi itibariyle)

La Liga ve Barcelona tarihinin en çok gol atan futbolcusu Lionel Messi;

29 kez Sevilla'ya - 27 kez Atletico Madrid'e - 24 kez Valencia'ya
23 kez Real Madrid'e - 22 kez Atletic Bilbao'ya - 21 kez Osasuna'ya 
18 kez Getafe'ye - 17'şer kez Deportivo ve Espanyol'a gol atmış.
Avrupa'da ise 7 kez Leverkusen'e, 6 kez Ajax'a golü var.


19 Nisan 2017 Çarşamba

Real Madrid - Bayern Munich / 18.04.2017

Son yılların en büyük hakem skandallarından birine imza atılan Real Madrid - Bayern Münih Şampiyonlar Ligi çeyrek final  rövanş maçı hakkında çok şeyler yazılır çizilir ama sanırım hiçbirisi bu yukarıdaki sevimli bayanın fair play kokan zarif ve asil görüntüsünün yanında hiç kalır :)) 

Bir dönemin sonu

2004'te Porto'yu Avrupa'nın 1 numarası yaptığında soluğu Ada'da, Premier Lig'de alacaktı Jose Mourinho. İngiltere'de bütün durağan giden işleri bozacak, tabloidleri değiştirecek, alışkanlıklara son verecek, sivri dili ve kendine has taktikleri ile başta Chelsea olmak üzere aynı zamanda Ada futbolunun da tarihini değiştirecekti. Gelir gelmez ilk sezonunda kulübüne 50 sene sonra lig şampiyonluğu yaşatacak, döneminin en iyileri arasında yer alan Sir Alex Ferguson, Arsene Wenger ve diğerleri ile zaman zaman atışacak, onların bir anlamda belalısı olacaktı. İki dönem Chelsea'yi çalıştıracak ve bu dönemlerde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayamasa da takımını sürekli Avrupa'nın en elit takımları arasına yazdırmayı başaracak olan Mourinho'nun unutulmaz Chelsea'sinde 4 futbolcu vardı ki, bunlar takımın tüm başarılarındaki ortak payda idi. Hepsini biliyorsunuz, bu dört kişi Cech, Terry, Lampard ve Drogba'dan başkası değildi. Biri kalede 'dev'leşip uçan kaçanı tutacak, biri savunmada adam geçirmeyecek, diğeri orta alanda oyunu iki yönde de şiir gibi oynayacak, kalanı da en zor zamanlarda takımın gol yükünü çekip zaferler yaşatacaktı. Plan, program mükemmele yakın bir şekilde yıllarca sürüp işleyecek ve Chelsea, kulüp tarihinin altın çağını yaşayacak, en ulaşılmaz denilen kupaları kazanacak, koleksiyonunu sürekli genişletecekti.
Didier Drogba (2004-2012 ve 2014-2015) Petr Cech (2004-2015) Frank Lampard (2001-2014) John Terry (1998-2017)

Öncelikle takımına adeta tek başına Şampiyonlar Ligi'ni kazandıran Drogba 2012'de (2014-2015'te 1 sezon daha), sonrasında 2014'te Lampard takımdan ayrılmak zorunda kaldı. 2015'te ise Cech, yaş engeline takılıp kaleyi Courtois'e bırakıp Arsenal'e imza attı. Herkes birer birer giderken Terry ise dimdik ayakta kaldı. Acımasız yıllara, gelen giden teknik direktörlere inat takımın demirbaşı olarak sürekli kadronun içinde yer aldı.

11 sezon aralıksız forma giyen Cech; 2000'li yılların en iyi 5 kalecisinden biri olacak, Terry; Avrupa futbolunun son 15 yıldaki en iyi 5-6 savunmacısından biri olarak anılacak, Lampard; 'çift yönlü ortasaha' cümlesi kurulunca akla gelen 4-5 isimden biri olarak örnek gösterilecek ve Drogba; 'bir takımdan daha fazlası'nın baş aktörlerinden ve son 15 yılın en yetenekli santrforlarından biri olarak dillendirilmeye devam edecek.

John Terry; dönem dönem futbol dışı vukuatları ile gündeme gelse de o, tekmeye kafa atan savaşçı karakterinin yanı sıra, gemisini en zor günlerde dahi terk etmeyi düşünmeyen sağlam duruşu ve kulübüne doğuştan bağlılığı ile adını çoktan efsaneler arasına yazdırdı bile. 'Mahşerin dört atlısı'ndan kalan 'son kale' John Terry de 2017'de aktif futbol yaşantısına son veriyor. Stamford Bridge tribünleri ve Londra onu asla unutmayacak. Chelsea tarihinin en başarılı kaptanının rekorlarına bir göz atalım :

- Attığı 40 golle Premier Lig'in en golcü savunma futbolcusu
- Premier Lig'in en fazla gol yemeden maç tamamlayan savunmacısı
- Premier Lig'de Terry'den daha fazla kaptanlık pazubandı takan bir futbolcu yok
- FIFA Yılın 11'ine en çok seçilen savunma oyuncusu
- Premier Lig'de en fazla kırmızı kart gören Chelsea futbolcusu
- UEFA yılın savunmacısı ödülünü en fazla kazanan futbolcu
- 4 Premier Lig, 5 FA Cup, 3 Lig Kupası, 1'er kez de Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu. John Terry'nin olmadığı Chelsea tarihinde ise müzede sadece 1 Premier Lig, 2'şer kez de FA Cup ve Lig Kupası var.

Şimdilerde 'mahşerin 4 atlısı' söz dizesinin içini Antonio Conte ile lig şampiyonluğuna koşan Courtois, Cahill (Kante), Hazard ve Costa dolduruyor. Bu dörtlü, birkaç yıl daha takımda kalırlarsa, Cech - Terry - Lampard - Drogba etkisini gösterebilecek potansiyele sahipler. Artık bekleyip göreceğiz...

10 Nisan 2017 Pazartesi

Kalecin kadar iyisin

"Golcün kadar yarıştasın, defansın kadar şampiyonsun ve kalecin kadar iyisin..."

Modern futbol öğretilerinde kalecilerin yeri ve önemi her zamankinden daha fazla. Artık günümüzde maçlarda her şey 'kale'den başlıyor. Kale sağlamsa diğer bölgeleri de tetikliyor. Maçı kaybetmeniz zorlaşıyor. Kaleci sadece iki direğin arasında bekleyen, topun kaleden içeri girmesini önleyen bir futbolcu değil. Bilakis oyunun yüzde yüz içinde, oyunu iyi okuyan, tehlikeleri sezip ilk müdahaleyi yapan ve topu adeta mıknatıs gibi kendine çekendir kaleci. Savunmasını orkestra şefi gibi yöneten, takımına her fırsatta güven veren ve adım adım hedeflerine götüren yılmaz bekçilerdir onlar.
Fransızlardan başlayalım... Son yıllarda altyapı olarak ciddi atılımlar yaptılar. Savunma ve hücum anlamındaki zengin oyuncu havuzuyla bugün piyasada çok ciddi yerlere sahipler. Hatta bu alanda Almanya'dan dahi iyi konumdalar. Bunu sahaya ve sonuca yansıtmak ise Deschamps'ın görevi. Fransa Milli Takımı'nın tarihinde kaleci anlamında Fabian Barthez'den başka önemli bir ismin anılmaması ise ülkenin en ciddi sorunlarından. Barthez, 1998 Dünya Kupası ve 2000 Avrupa Şampiyonası'nda takımın kupaları kazanmasında önemli bir halkaydı. Aynı zamanda 35 yaşındayken, 2006 Dünya Kupası'nda finale kadar çıkan takımın yine 1 numarasıydı. Son zamanlarda, Barthez'i forma giyme sayısı anlamında yakalayan (87) ve 2010'dan bu yana tüm büyük turnuvalarda kalede yer alan Hugo Lloris ile bu açık kısmen kapatılsa da, spor tarihi kitaplarında bir üçüncü, dördüncü ismin hep bir ağızdan söylenmesi çok kolay olmuyor. Coupet dahi sadece 34 kez milli formayı giyebilmiş. 86 Dünya Kupası'nda kurtarış rekoru kıran Joel Bats ise Euro 84 ile beraber iki büyük organizasyonda yer aldı ve 6 yılda toplamda 50 kez formayı terletti. Fransa Milli Takımı için toplamda 2,5 kaleci sayabiliyoruz. Bu arada Lloris sonrası Fransa'nın geleceği de emin ellerde. Alphonse Areola, yeterli şansı bulduğu takdirde her an 1 numaranın yeni sahibi olabilir.

Almanlar... 1998 ila 2004 arasında resmen dibe vursalar da (2002 Dünya Kupası finali tam bir istisna*) kaleyi her daim sağlama alan öncü ülkelerden biridir Almanlar. Kalecilik kelimesine ve sahadaki işleyişine yepyeni bir anlam katan ve belki de kariyerinin sonunda gelmiş geçmiş en iyi kaleci dahi olarak anılabileceğini düşündüğüm Manuel Neuer, 2014'te Dünya Kupası şampiyonluğu yaşarken, toplamda 4 kez de yılın kalecisi ünvanına sahip oldu. 2009'dan bu yana Almanların 1 numarası olup, kariyerinde birçok kupa kazanan Neuer, 'bir kaleciden daha fazlası' tabirinin içini muazzam özellikleriyle dolduruyor ve kendisinden sonra gelecek kaleciler için müthiş bir örnek olmaya devam ediyor. Bayern Münih, Neuer'i transfer ettiğinden bu yana Avrupa'nın 3 büyüğünden biri olarak anılmaya başladı. Neuer'in öncesinde Oliver Kahn ve Jens Lehmann ile dönemlerinin en iyi 5 kalecisinden ikisine sahiptiler. Bu iki büyük kaleci 1994 - 2008 yılları arasında Almanların en büyük güvencelerinden oldular ve sayısız kupa ve başarıya eriştiler. Kahn, belki de kariyerinin en büyük eksikliği olan Dünya Kupası'nı 2002 finalinde Ronaldo'dan yediği hatalı gol ile sürekli hatırlayacak ama tarihte her daim en iyi 10 kaleciden biri olarak anılmaya devam edecek. Kaldı ki o turnuvada Altın Top ödülü ve en iyi kaleci ödüllerinin de sahibi oldu. Lehmann ise Arsenal ile 2004'te namağlup Premier Lig şampiyonluğu yaşayarak erişilmesi güç bir rekora imza atmıştı. Kahn ve Lehmann'dan önce ise 87 - 94 yılları arasında kalede Bodo İllgner vardı ve birçok kupa kaldırıp 90 Dünya Kupası'nda da şampiyonluk yaşadı. Euro 96'yı kazanan Almanya'nın kalesinde ise Andreas Köpke vardı. Bir diğer efsane kaleci Toni Schumacher ile Almanlar 80 Avrupa Şampiyonası'nı kazanırken, 82'de Dünya Kupası finalinde İtalyanlara boyun eğdiler. 86'da yine Dünya Kupası finali oynadılar ama bu defa da Maradona'nın Arjantin'ine kaybetseler de Schumacher, Maradona'dan sonra turnuvanın en iyi 2.futbolcusu seçildi. Günümüzde Neuer'e alternatif ise Ter Stegen, Bernd Leno ve Kevin Trapp kapı gibi beklemedeler.

İspanyollar... 'Kale'leri Almanlar gibi her daim sağlam oldu. Son 20 yılın en iyi 5 kalecisinden biri olan Iker Casillas ile İspanya Milli Takımı; 2008 ve 2012 Dünya Kupaları ile 2010 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı kazanarak tarihin belki de en iyi Milli Takımı oldular. Real Madrid ve Milli Takım kariyerinde alınmadık kupa bırakmayan Casillas, 5 kez yılın kalecisi ünvanını alarak bu alanda lider durumda. Victor Valdes, Santiago Canizares, Pepe Reina gibi kalecilerin varlığına rağmen üst üste 7 büyük futbol turnuvasında Milli takımda kaleyi kimselere kaptırmadı. 2015'te hüzünlü bir veda ile 16 yılını geçirdiği Real Madrid'den koparıldı. Casillas, hala İspanya Milli Takımı formasını en fazla giyen futbolcudur. Casillas'tan önce ise Zubizarreta aralıksız 13 yıl Milli Takımın kalecisiydi ve bütün üst düzey turnuvalarda yer aldı. Yine döneminin en iyi kalecilerinden olan Luis Arconada da Zubizarreta'dan önce İspanya Milli Takımı'nda 8 yıl forma giydi. Ne var ki 84 Avrupa Şampiyonası finalinde Platini'den yediği hatalı gol ile her daim hatırlanır. Şimdiki zamanlarda ise David de Gea ile kale emin ellerde görünüyor.

İtalyanlar... Asrın en iyi 5 kalecisinden biri olan Gianluigi Buffon, hem Juventus ile hem de İtalya Milli Takımı ile sayısız başarılara imza attı. 39'unda dahi hala oynayan Buffon; 99'dan bu yana Milli Takımın bir numarası ve bu alanda da en çok Milli formayı giyen isim. 2006 Dünya Kupası şampiyonluğu onurunu takımı ile yaşayan Buffon'un kariyerindeki tek büyük eksiklik ise iki defa finale çıkıp kaybettiği Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu. Buffon'dan sonra Milli Takım kalesini devralacak olan genç yetenek Donnarumma ile İtalya, en az 15 yıl daha güvende görünüyor. Francesco Toldo, Angelo Peruzzi, Christian Abbiati gibi iyi kaleciler de çoğunlukla kadroda yedek kaldılar. Gianluca Pagliuca 94 ve 98 Dünya Kupaları'nda oynarken, 94 finalinde Brezilya karşısında Baggio'nun dramatik şekilde kaçırdığı penaltı sonrası kaybettiler. Walter Zenga ise 88 Avrupa Şampiyonası'nda yarı final oynayan kadronun kalecisi iken, 90 Dünya Kupası üçüncülüğünde büyük rol oynadı ve bu turnuvada 5 maç üst üste gol yemeyerek kırdığı rekoru henüz geçebilen yok. Dino Zoff gibi efsane bir kaleci de 68 - 83 yılları arasında İtalya Milli Takımı'nın değişilmez kalecisiydi. 1968 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 1982 Dünya Kupası şampiyonluğu ile futbol tarihinin en önemli kalecilerinden birisi olarak anılmaya devam ediyor. 

İngilizler... Milli Takım bazında yukarıdaki 4 büyük futbol ülkesine nazaran oldukça başarısız olan İngilizler, kulüp takımlarının onca başarılara rağmen bir türlü Milli Takım nezdinde bu dengeyi kuramadılar. Her daim kadrolarında büyük yıldızları bulundursalar da başta kalecilik mevkii olmak üzere sürekli sorunlar yaşadılar. 1966 Dünya Kupası şampiyonlukları dışında herhangi bir üst düzey başarıları yok. Bu şampiyonlukta kalede Gordon Banks yer alıyordu ve kendisi 79 yaşında ve hala hayatta. İngilizlerin 1970 ila 1990 yılları arasında takımın kalesini koruyan ve en çok forma giyme anlamında rekoru elinde bulunduran Peter Shilton ile dahi herhangi bir başarıları olmadı. Son dönemde efsane kalecileri David Seaman'dan sonra ise tamamen dibi gören İngilizler bu sürede Paul Robinson, David James ve 'dengesiz' kalecileri Joe Hart ile hiçbir üst düzey turnuvada çeyrek finalden öte gidemezken 2008 Avrupa Şampiyonası'na ise katılamayarak büyük hayal kırıklığı yarattılar. Kayda değer olarak ise sadece David Seman ile 96 Avrupa Şampiyonası yarı final başarıları var. Kimbilir belki de İngilizlerin Milli Takım başarısızlıklarının en önemli sebeplerinden biri standartların üzerinde bir kalecilerinin olmayışıdır. 


Son olarak A Milli Takımımıza bakarsak; 2002 Dünya Kupası'ndaki altın jenerasyonun aldığı üçüncülük başarısında tarihimizin en iyi kalecisi olan Rüştü Reçber'in önemi zaten tartışılmaz. Günümüzde Volkan Demirel sonrası kaleyi 2015'ten itibaren devralan Volkan Babacan'ın kalede güven verdiğini net bir şekilde söyleyebiliriz. Kaldı ki Onur Kıvrak ve Harun Tekin ile de fena sayılmayan yedek kalecilerimiz var. 

* : Almanlar, 2002 Dünya Kupası'nda finale kaldılar ama turnuvayı kaybettiklerinde dünyanın en iyi 2.Milli Takımı olmadıklarını çok iyi biliyorlardı. Finale gelene kadar onlar da hiçbir Avrupa takımı ile eşleşmemişlerdi. Tabii gruplardaki İrlanda Cumhuriyeti'ni saymazsak. Kaldı ki onlarla da berabere kaldılar. Kamerun, Suudi Arabistan, Paraguay, ABD, Güney Kore ile karşılaşarak finalde Brezilya'nın rakibi oldular. 98 Dünya Kupası'nda çeyrek final görüp (Hırvatistan, 0-3), Euro 2000 ve 2004'te ise gruplardan çıkamadılar.

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR