19 Nisan 2017 Çarşamba

Real Madrid - Bayern Munich / 18.04.2017

Son yılların en büyük hakem skandallarından birine imza atılan Real Madrid - Bayern Münih Şampiyonlar Ligi çeyrek final  rövanş maçı hakkında çok şeyler yazılır çizilir ama sanırım hiçbirisi bu yukarıdaki sevimli bayanın fair play kokan zarif ve asil görüntüsünün yanında hiç kalır :)) 

Bir dönemin sonu

2004'te Porto'yu Avrupa'nın 1 numarası yaptığında soluğu Ada'da, Premier Lig'de alacaktı Jose Mourinho. İngiltere'de bütün durağan giden işleri bozacak, tabloidleri değiştirecek, alışkanlıklara son verecek, sivri dili ve kendine has taktikleri ile başta Chelsea olmak üzere aynı zamanda Ada futbolunun da tarihini değiştirecekti. Gelir gelmez ilk sezonunda kulübüne 50 sene sonra lig şampiyonluğu yaşatacak, döneminin en iyileri arasında yer alan Sir Alex Ferguson, Arsene Wenger ve diğerleri ile zaman zaman atışacak, onların bir anlamda belalısı olacaktı. İki dönem Chelsea'yi çalıştıracak ve bu dönemlerde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayamasa da takımını sürekli Avrupa'nın en elit takımları arasına yazdırmayı başaracak olan Mourinho'nun unutulmaz Chelsea'sinde 4 futbolcu vardı ki, bunlar takımın tüm başarılarındaki ortak payda idi. Hepsini biliyorsunuz, bu dört kişi Cech, Terry, Lampard ve Drogba'dan başkası değildi. Biri kalede 'dev'leşip uçan kaçanı tutacak, biri savunmada adam geçirmeyecek, diğeri orta alanda oyunu iki yönde de şiir gibi oynayacak, kalanı da en zor zamanlarda takımın gol yükünü çekip zaferler yaşatacaktı. Plan, program mükemmele yakın bir şekilde yıllarca sürüp işleyecek ve Chelsea, kulüp tarihinin altın çağını yaşayacak, en ulaşılmaz denilen kupaları kazanacak, koleksiyonunu sürekli genişletecekti.
Didier Drogba (2004-2012 ve 2014-2015) Petr Cech (2004-2015) Frank Lampard (2001-2014) John Terry (1998-2017)

Öncelikle takımına adeta tek başına Şampiyonlar Ligi'ni kazandıran Drogba 2012'de (2014-2015'te 1 sezon daha), sonrasında 2014'te Lampard takımdan ayrılmak zorunda kaldı. 2015'te ise Cech, yaş engeline takılıp kaleyi Courtois'e bırakıp Arsenal'e imza attı. Herkes birer birer giderken Terry ise dimdik ayakta kaldı. Acımasız yıllara, gelen giden teknik direktörlere inat takımın demirbaşı olarak sürekli kadronun içinde yer aldı.

11 sezon aralıksız forma giyen Cech; 2000'li yılların en iyi 5 kalecisinden biri olacak, Terry; Avrupa futbolunun son 15 yıldaki en iyi 5-6 savunmacısından biri olarak anılacak, Lampard; 'çift yönlü ortasaha' cümlesi kurulunca akla gelen 4-5 isimden biri olarak örnek gösterilecek ve Drogba; 'bir takımdan daha fazlası'nın baş aktörlerinden ve son 15 yılın en yetenekli santrforlarından biri olarak dillendirilmeye devam edecek.

John Terry; dönem dönem futbol dışı vukuatları ile gündeme gelse de o, tekmeye kafa atan savaşçı karakterinin yanı sıra, gemisini en zor günlerde dahi terk etmeyi düşünmeyen sağlam duruşu ve kulübüne doğuştan bağlılığı ile adını çoktan efsaneler arasına yazdırdı bile. 'Mahşerin dört atlısı'ndan kalan 'son kale' John Terry de 2017'de aktif futbol yaşantısına son veriyor. Stamford Bridge tribünleri ve Londra onu asla unutmayacak. Chelsea tarihinin en başarılı kaptanının rekorlarına bir göz atalım :

- Attığı 40 golle Premier Lig'in en golcü savunma futbolcusu
- Premier Lig'in en fazla gol yemeden maç tamamlayan savunmacısı
- Premier Lig'de Terry'den daha fazla kaptanlık pazubandı takan bir futbolcu yok
- FIFA Yılın 11'ine en çok seçilen savunma oyuncusu
- Premier Lig'de en fazla kırmızı kart gören Chelsea futbolcusu
- UEFA yılın savunmacısı ödülünü en fazla kazanan futbolcu
- 4 Premier Lig, 5 FA Cup, 3 Lig Kupası, 1'er kez de Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu. John Terry'nin olmadığı Chelsea tarihinde ise müzede sadece 1 Premier Lig, 2'şer kez de FA Cup ve Lig Kupası var.

Şimdilerde 'mahşerin 4 atlısı' söz dizesinin içini Antonio Conte ile lig şampiyonluğuna koşan Courtois, Cahill (Kante), Hazard ve Costa dolduruyor. Bu dörtlü, birkaç yıl daha takımda kalırlarsa, Cech - Terry - Lampard - Drogba etkisini gösterebilecek potansiyele sahipler. Artık bekleyip göreceğiz...

10 Nisan 2017 Pazartesi

Kalecin kadar iyisin

"Golcün kadar yarıştasın, defansın kadar şampiyonsun ve kalecin kadar iyisin..."

Modern futbol öğretilerinde kalecilerin yeri ve önemi her zamankinden daha fazla. Artık günümüzde maçlarda her şey 'kale'den başlıyor. Kale sağlamsa diğer bölgeleri de tetikliyor. Maçı kaybetmeniz zorlaşıyor. Kaleci sadece iki direğin arasında bekleyen, topun kaleden içeri girmesini önleyen bir futbolcu değil. Bilakis oyunun yüzde yüz içinde, oyunu iyi okuyan, tehlikeleri sezip ilk müdahaleyi yapan ve topu adeta mıknatıs gibi kendine çekendir kaleci. Savunmasını orkestra şefi gibi yöneten, takımına her fırsatta güven veren ve adım adım hedeflerine götüren yılmaz bekçilerdir onlar.
Fransızlardan başlayalım... Son yıllarda altyapı olarak ciddi atılımlar yaptılar. Savunma ve hücum anlamındaki zengin oyuncu havuzuyla bugün piyasada çok ciddi yerlere sahipler. Hatta bu alanda Almanya'dan dahi iyi konumdalar. Bunu sahaya ve sonuca yansıtmak ise Deschamps'ın görevi. Fransa Milli Takımı'nın tarihinde kaleci anlamında Fabian Barthez'den başka önemli bir ismin anılmaması ise ülkenin en ciddi sorunlarından. Barthez, 1998 Dünya Kupası ve 2000 Avrupa Şampiyonası'nda takımın kupaları kazanmasında önemli bir halkaydı. Aynı zamanda 35 yaşındayken, 2006 Dünya Kupası'nda finale kadar çıkan takımın yine 1 numarasıydı. Son zamanlarda, Barthez'i forma giyme sayısı anlamında yakalayan (87) ve 2010'dan bu yana tüm büyük turnuvalarda kalede yer alan Hugo Lloris ile bu açık kısmen kapatılsa da, spor tarihi kitaplarında bir üçüncü, dördüncü ismin hep bir ağızdan söylenmesi çok kolay olmuyor. Coupet dahi sadece 34 kez milli formayı giyebilmiş. 86 Dünya Kupası'nda kurtarış rekoru kıran Joel Bats ise Euro 84 ile beraber iki büyük organizasyonda yer aldı ve 6 yılda toplamda 50 kez formayı terletti. Fransa Milli Takımı için toplamda 2,5 kaleci sayabiliyoruz. Bu arada Lloris sonrası Fransa'nın geleceği de emin ellerde. Alphonse Areola, yeterli şansı bulduğu takdirde her an 1 numaranın yeni sahibi olabilir.

Almanlar... 1998 ila 2004 arasında resmen dibe vursalar da (2002 Dünya Kupası finali tam bir istisna*) kaleyi her daim sağlama alan öncü ülkelerden biridir Almanlar. Kalecilik kelimesine ve sahadaki işleyişine yepyeni bir anlam katan ve belki de kariyerinin sonunda gelmiş geçmiş en iyi kaleci dahi olarak anılabileceğini düşündüğüm Manuel Neuer, 2014'te Dünya Kupası şampiyonluğu yaşarken, toplamda 4 kez de yılın kalecisi ünvanına sahip oldu. 2009'dan bu yana Almanların 1 numarası olup, kariyerinde birçok kupa kazanan Neuer, 'bir kaleciden daha fazlası' tabirinin içini muazzam özellikleriyle dolduruyor ve kendisinden sonra gelecek kaleciler için müthiş bir örnek olmaya devam ediyor. Bayern Münih, Neuer'i transfer ettiğinden bu yana Avrupa'nın 3 büyüğünden biri olarak anılmaya başladı. Neuer'in öncesinde Oliver Kahn ve Jens Lehmann ile dönemlerinin en iyi 5 kalecisinden ikisine sahiptiler. Bu iki büyük kaleci 1994 - 2008 yılları arasında Almanların en büyük güvencelerinden oldular ve sayısız kupa ve başarıya eriştiler. Kahn, belki de kariyerinin en büyük eksikliği olan Dünya Kupası'nı 2002 finalinde Ronaldo'dan yediği hatalı gol ile sürekli hatırlayacak ama tarihte her daim en iyi 10 kaleciden biri olarak anılmaya devam edecek. Kaldı ki o turnuvada Altın Top ödülü ve en iyi kaleci ödüllerinin de sahibi oldu. Lehmann ise Arsenal ile 2004'te namağlup Premier Lig şampiyonluğu yaşayarak erişilmesi güç bir rekora imza atmıştı. Kahn ve Lehmann'dan önce ise 87 - 94 yılları arasında kalede Bodo İllgner vardı ve birçok kupa kaldırıp 90 Dünya Kupası'nda da şampiyonluk yaşadı. Euro 96'yı kazanan Almanya'nın kalesinde ise Andreas Köpke vardı. Bir diğer efsane kaleci Toni Schumacher ile Almanlar 80 Avrupa Şampiyonası'nı kazanırken, 82'de Dünya Kupası finalinde İtalyanlara boyun eğdiler. 86'da yine Dünya Kupası finali oynadılar ama bu defa da Maradona'nın Arjantin'ine kaybetseler de Schumacher, Maradona'dan sonra turnuvanın en iyi 2.futbolcusu seçildi. Günümüzde Neuer'e alternatif ise Ter Stegen, Bernd Leno ve Kevin Trapp kapı gibi beklemedeler.

İspanyollar... 'Kale'leri Almanlar gibi her daim sağlam oldu. Son 20 yılın en iyi 5 kalecisinden biri olan Iker Casillas ile İspanya Milli Takımı; 2008 ve 2012 Dünya Kupaları ile 2010 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı kazanarak tarihin belki de en iyi Milli Takımı oldular. Real Madrid ve Milli Takım kariyerinde alınmadık kupa bırakmayan Casillas, 5 kez yılın kalecisi ünvanını alarak bu alanda lider durumda. Victor Valdes, Santiago Canizares, Pepe Reina gibi kalecilerin varlığına rağmen üst üste 7 büyük futbol turnuvasında Milli takımda kaleyi kimselere kaptırmadı. 2015'te hüzünlü bir veda ile 16 yılını geçirdiği Real Madrid'den koparıldı. Casillas, hala İspanya Milli Takımı formasını en fazla giyen futbolcudur. Casillas'tan önce ise Zubizarreta aralıksız 13 yıl Milli Takımın kalecisiydi ve bütün üst düzey turnuvalarda yer aldı. Yine döneminin en iyi kalecilerinden olan Luis Arconada da Zubizarreta'dan önce İspanya Milli Takımı'nda 8 yıl forma giydi. Ne var ki 84 Avrupa Şampiyonası finalinde Platini'den yediği hatalı gol ile her daim hatırlanır. Şimdiki zamanlarda ise David de Gea ile kale emin ellerde görünüyor.

İtalyanlar... Asrın en iyi 5 kalecisinden biri olan Gianluigi Buffon, hem Juventus ile hem de İtalya Milli Takımı ile sayısız başarılara imza attı. 39'unda dahi hala oynayan Buffon; 99'dan bu yana Milli Takımın bir numarası ve bu alanda da en çok Milli formayı giyen isim. 2006 Dünya Kupası şampiyonluğu onurunu takımı ile yaşayan Buffon'un kariyerindeki tek büyük eksiklik ise iki defa finale çıkıp kaybettiği Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu. Buffon'dan sonra Milli Takım kalesini devralacak olan genç yetenek Donnarumma ile İtalya, en az 15 yıl daha güvende görünüyor. Francesco Toldo, Angelo Peruzzi, Christian Abbiati gibi iyi kaleciler de çoğunlukla kadroda yedek kaldılar. Gianluca Pagliuca 94 ve 98 Dünya Kupaları'nda oynarken, 94 finalinde Brezilya karşısında Baggio'nun dramatik şekilde kaçırdığı penaltı sonrası kaybettiler. Walter Zenga ise 88 Avrupa Şampiyonası'nda yarı final oynayan kadronun kalecisi iken, 90 Dünya Kupası üçüncülüğünde büyük rol oynadı ve bu turnuvada 5 maç üst üste gol yemeyerek kırdığı rekoru henüz geçebilen yok. Dino Zoff gibi efsane bir kaleci de 68 - 83 yılları arasında İtalya Milli Takımı'nın değişilmez kalecisiydi. 1968 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 1982 Dünya Kupası şampiyonluğu ile futbol tarihinin en önemli kalecilerinden birisi olarak anılmaya devam ediyor. 

İngilizler... Milli Takım bazında yukarıdaki 4 büyük futbol ülkesine nazaran oldukça başarısız olan İngilizler, kulüp takımlarının onca başarılara rağmen bir türlü Milli Takım nezdinde bu dengeyi kuramadılar. Her daim kadrolarında büyük yıldızları bulundursalar da başta kalecilik mevkii olmak üzere sürekli sorunlar yaşadılar. 1966 Dünya Kupası şampiyonlukları dışında herhangi bir üst düzey başarıları yok. Bu şampiyonlukta kalede Gordon Banks yer alıyordu ve kendisi 79 yaşında ve hala hayatta. İngilizlerin 1970 ila 1990 yılları arasında takımın kalesini koruyan ve en çok forma giyme anlamında rekoru elinde bulunduran Peter Shilton ile dahi herhangi bir başarıları olmadı. Son dönemde efsane kalecileri David Seaman'dan sonra ise tamamen dibi gören İngilizler bu sürede Paul Robinson, David James ve 'dengesiz' kalecileri Joe Hart ile hiçbir üst düzey turnuvada çeyrek finalden öte gidemezken 2008 Avrupa Şampiyonası'na ise katılamayarak büyük hayal kırıklığı yarattılar. Kayda değer olarak ise sadece David Seman ile 96 Avrupa Şampiyonası yarı final başarıları var. Kimbilir belki de İngilizlerin Milli Takım başarısızlıklarının en önemli sebeplerinden biri standartların üzerinde bir kalecilerinin olmayışıdır. 


Son olarak A Milli Takımımıza bakarsak; 2002 Dünya Kupası'ndaki altın jenerasyonun aldığı üçüncülük başarısında tarihimizin en iyi kalecisi olan Rüştü Reçber'in önemi zaten tartışılmaz. Günümüzde Volkan Demirel sonrası kaleyi 2015'ten itibaren devralan Volkan Babacan'ın kalede güven verdiğini net bir şekilde söyleyebiliriz. Kaldı ki Onur Kıvrak ve Harun Tekin ile de fena sayılmayan yedek kalecilerimiz var. 

* : Almanlar, 2002 Dünya Kupası'nda finale kaldılar ama turnuvayı kaybettiklerinde dünyanın en iyi 2.Milli Takımı olmadıklarını çok iyi biliyorlardı. Finale gelene kadar onlar da hiçbir Avrupa takımı ile eşleşmemişlerdi. Tabii gruplardaki İrlanda Cumhuriyeti'ni saymazsak. Kaldı ki onlarla da berabere kaldılar. Kamerun, Suudi Arabistan, Paraguay, ABD, Güney Kore ile karşılaşarak finalde Brezilya'nın rakibi oldular. 98 Dünya Kupası'nda çeyrek final görüp (Hırvatistan, 0-3), Euro 2000 ve 2004'te ise gruplardan çıkamadılar.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Brezilyalılar neden Premier Lig'i sevmez?

En yetenekli futbolcuların adresi olan ülkedir Brezilya. Futbol ansiklopedilerinde "En..." ile başlayan birçok futbolcusu vardır. En efsane olanları; Pele, Garrincha, Zico, Socrates, Romario, Rivaldo, Ronaldo, Ronaldinho, Kaka, Neymar ve diğerleri... Brezilyalılar; kaleci yada savunma oyuncusundan çok (Cafu ve Roberto Carlos'a selam olsun), hücum anlamında en kreatif futbolcuları çıkartırlar. Çok ilginçtir ki yukarıdaki sözkonusu futbolcuların hiçbiri futbolun beşiği denilen İngiltere'de forma giymemiştir. O yüzden de İngiliz futbol tarihine geçebilmiş tek kayda değer futbolcu - şimdilik - Juninho Paulista'dan başkası değildir. Sadece 5 sezon formasını giydiği Middlesbrough'da toplamda 25 gol atarak, Premier Lig'de en çok gol atan Brezilyalı futbolcu olmuştur. Ronaldinho, Barcelona'dan Milan'a geçiş sürecinde Abramovich'in Chelsea'sinden astronomik bir teklif alsa da gitmedi. Keza Neymar, Ada kulüplerinin yoğun ısrarına rağmen Barcelona'yı seçti. Gerçi Neymar'ın birgün Premier Lig'de oynamak istediğini ve Ada futboluna hayranlığını, Mourinho ve Pep gibi saygın teknik adamlarla çalışmak istediğini hepimiz biliyoruz.

Bu satırlar yazıldığı an itibariyle Liverpool'lu Coutinho, Juninho'nun yıllardır kırılamayan rekorunu egale etti. Dördüncü yılını geçirdiği Premier Lig'de takımı ile 25. golünü 1 Nisan'daki Everton derbisinde kaydeden Brezilyalı hücum oyuncusu bu kategorideki rekoru bir hayli geliştireceğinden hiç şüphemiz yok. Liverpool'da oynayan bir diğer Brezilyalı forvet Firmino'da 2.sezonunda 19 gol rakamına çoktan ulaştı bile. An itibariyle yaşayan en yetenekli Brezilyalı golcü olan Neymar, La Liga'da 64, toplamda ise Barcelona forması ile resmi maçlarda iki gün önce 100.golüne ulaştı. Barcelona forması ile daha önce bir diğer Brezilya'lı Rivaldo'da toplamda 130 gol atma başarısı göstermişti. 

Brezilya Milli Takımı'nın en güncel haliyle hücum hattındaki 3'lüsü Neymar, Coutinho ve Firmino. Zaten Ada futbolunda en değerli Brezilya'lılar Liverpool'da ve takımları için de bir hayli efektif bir performans sergiliyorlar. Savunmadaki futbolcuları ise çoğunlukla İspanya ve Fransa liglerinde forma giyiyorlar. Thiago Silva, Miranda, Marquinhos, Marcelo, Filipe Luis ve bir de Juventus'lu Dani Alves. Chelsea'li David Luiz ise zaman zaman Milli Takıma çağrılıyor. Ortasaha da ise durum biraz karışık. Çin Ligi'nden Renato Augusto, Oscar, Paulinho; Real Madrid'den Casemiro ve Brezilya liglerinden 2-3 futbolcu daha kendisine yer bulabiliyor. Hatta eski Fener'li Diego dahi son maçlar için kadroya alınmış ama kendisine forma şansı verilmemişti. Premier Lig'den Willian ve Fernandinho da kadronun müdavimlerinden. 

Bu sezon Premier Lig'de forma giyen bazı Brezilyalılar...

Chelsea'de David Luiz ve Willian  
Liverpool'da Leiva, Coutinho ve Firmino
M.City'de Fernando, Fernandinho ve Gabriel Jesus
Arsenal'de G.Paulista

Tottenham, M.Unıted ve Everton'da Brezilyalı futbolcu yok.

Zamanında Pato, Robinho gibi efsane olmasa da süperstar kategorisine alacağımız futbolcuların da Premier Lig'e gidip, tez zamanda geri döndüklerini hatırlayalım. Luis Fabiano, Lucio ve Hulk gibi büyük yıldızlar da Premier Lig'den gelen teklifleri kabul etmeyen diğer isimler.
Brezilyalılar, Ada'yı sevmiyor, burası net. İngiltere şüphesiz iklim şartları ile doğru orantılı olarak futbolcuların transfer kararlarını net bir şekilde etkiliyor. Güney Amerikalılar, özellikle de Brezilyalılar sıcak bir iklimden geldikleri için bu tarz yerlere daha aşina olacakları yerleri tercih ediyorlar ve İngiltere gibi güneşin kendisini çok az gösterdiği Ada'ya da fazla rağbet göstermiyorlar. Her şeye rağmen gemileri yakıp Ada'ya gidenlerin en uğrak yeri ise Londra ve kulüp ise Chelsea. Şu an Çin Ligi'nde oynayan Ramires 5,5 sezon, bir diğer Chelsea'li Alex 5, David Luiz ve Oscar 4,5 sezon ve yine dördüncü sezonunu geçiren Willian en önemli isimler olarak göze çarpmakta. Sol bek Filipe Luis de Atletico Madrid ile Şampiyonlar Ligi finali oynadığı sezonun ertesinde Mourinho'nun ısrarı ile alınmasına rağmen sadece bir sezon oynayıp tekrar eski kulübüne geri döndü. Premier Lig'de en uzun süre forma giyen isim ise Liverpool'lu Lucas Leiva. Dönem dönem adı Türk kulüpleri ile anılsa da Leiva, bir sezonda ortalama 30 maçın üzerinde oynuyor. 26 yaşında kariyer transferi yapıp M.City'e giden Elano ve çelimsiz forvet Jo, iki sezon zor dayanıp takımdan ayrıldılar. Brezilyalıları sevmeyen Arsene Wenger'in bu konudaki tek istisnası; 6 sezon forma verdiği ve o dönemlerde takımını orta alanda iyi bir şekilde yöneten Gilberto Silva oldu. F.Bahçe'den ayrılıp Arsenal'e giden Andre Santos ile Wenger'in ilişkisi ise sadece 1,5 yıl sürebildi. Man.Unıted da Brezilyalıları sevmeyen kulüplerin başında. Kulübün son Brezilyalı transferi 2008'de Anderson ile oldu ve o da takımda geçirdiği 7 sezonun ardından Coritiba'da futbol hayatını sürdürüyor. 

2016 - 2017 sezonu Ada futbolunda forma giyen futbolcuların % 67'si lejyoner konumunda. Genel olarak İspanyol ve Fransız oyuncuların ağırlık gösterdiği ligde Brezilyalı futbolcuların sayısı; İrlanda, Belçika, Hollanda, Arjantin ve İskoçyalılardan daha az durumda. Toplamdaki 261 lejyoner futbolcunun sadece 13 tanesi Brezilyalı (% 3,8). Afrika ülkelerinden ise toplamda 51 futbolcu (% 20) forma giyiyor. Bu alanda Senegal, Fildişi ve Nijerya başı çeken ülkeler. 

Şimdi sıkı durun. Avrupa'da en çok forma giyen Brezilyalılar hangi ligde diye sorsam, cevabınız ne olurdu? Tabii ki gerek coğrafi, gerekse de aynı dili konuşmaları sebebiyle Portekiz Ligi doğru cevap. Premier Lig, majör ligler arasında Brezilyalıların en az forma giydiği ülke. 2016 - 2017 sezonunda Portekiz'de tam 123 Brezilyalı futbolcu forma giyerken; Serie A'da 35, La Liga'da 25, Lig 1'de 19 ve Bundesliga'da 15 Brezilyalı var. 

Son olarak ülkemizde de toplamda 247 futbolcunun (% 51,7) lejyoner olduğunu hatırlatalım. Bu alanda ise en fazla futbolcu Brezilya'dan (34). Kamerun 13, Portekiz 11, Hollanda, Nijerya ve Senegal'den ise 9'ar futbolcu bulunuyor. 

27 Mart 2017 Pazartesi

İtalya'dan alıp, İtalya'yı geçmek

Arsene Wenger’in artık alışkanlık haline getirdiği Şampiyonlar Ligi son 16 kabusu ve 13 yıldır özlemi duyulan Premier Lig şampiyonlukları dolayısıyla miadını doldurduğu ve istenmeyen adam olduğunu biliyoruz. Hatta son Bayern Münih hezimetinden sonra, bu sezon sonu istifasının gündeme geldiği ve hem artan yaşı, hem de eski heyecanın kalmaması sebebiyle Arsenal’i bırakmasının kendisi ve taraftarları için en doğru karar olduğu ne zamandır dillendiriliyordu. Geçen hafta Arsenal yönetiminin, bu durumun aksine Wenger ile sözleşme uzatmak istemesi ise tüm bu olanların sadece ‘detay’dan ibaret olduğunu ortaya çıkardı. Yine de son dakikalarda ne olur bilinmez, kulübün efsane ismi Henry'nin de adı fazlaca geçmekte...

90'YILLARA DAMGA VURAN LİG : SERİE A

Şimdi Arsene Wenger'e tekrar geçmeden biraz eskilere gidelim. 90’lı yıllarda Serie A, Avrupa’nın en elit futbol ligiydi ve çok önemli yıldızlar orada forma giyiyordu. Özellikle 80'lerin sonu ile 90'ların ilk döneminde; Maradona, Van Basten, Gullit, Zola, Mattheus, Klinsmann, Rijkaard, Baggio, Vialli, Schillaci, Casiraghi, Baresi'li Serie A, açık ara dünyanın en iyisiydi. O dönemde İngilizlerin ligi açıkçası kimseler için fazla bir anlam ifade etmiyordu. 92 yılından 97 yılına olan 6 yıllık süreçte Şampiyonlar Ligi'nin finallerinde sürekli İtalyan kulüpleri vardı. Keza eski adıyla UEFA Kupası'nda da yine İtalyanların ambargosu vardı (89- 99 yılları arasında 8 kez İtalyanlar şampiyon oldu). İngilizlerin 94 Dünya Kupası'na katılamadığı turnuvada İtalyanlar, finalde dramatik bir şekilde penaltılarla Brezilya'ya kaybetmişti. Tarihsel döngüde de zaten İtalyanların 4, İngilizlerin ise üzerinden tam 51 sene geçmiş, sadece 1 Dünya Kupası şampiyonluğu var. İşin daha da ilginç tarafı; Milli Takımlar rekabetinde İngilizler kendilerine Almanya'yı en büyük rakipleri olarak görmüşlerdir. İtalyanlar ise daha çok Fransızları baş rakibi olarak bellemiştir. 
O dönemde Premier Lig’in şimdiki kalitesinden eser yok ve İngilizler, aradaki farkın kapanması adına çoğunlukla Çizme’den transfer yapıyorlardı. Ya İtalya’da son kullanma tarihi geçmiş kanısına varılan futbolcuları yada en sorunlu yıldızları yüksek maaşlar teklif ederek akıllarını çeliyorlar ve bir şekilde güneşin daha az doğduğu (Nainggolan’a selam olsun) Ada topraklarına getiriyorlardı. Bu anlamda başka çareleri yoktu. Futbol üst akılları, altyapıları yoktu ve çareyi Serie A’yı taklit etmekte görüyorlardı. Bu döngüde Ravanelli, Di Canio, Casiraghi, Di Matteo, Gullit, Carbone, Vialli, Zola, Berti, Lombardo gibi İtalya Ligi'nde sürekli kupalar kaldırmış futbolcuların İngiltere’ye gidip oranın futbol kalitesini ve öğretilerini tamamen değiştirdiklerini de ekleyelim. Bir diğer efsane Roberto Baggio ise, Sir Alex Ferguson tarafından astronomik bedellerle çok istenmesine rağmen ikna edilememişti. Sözkonusu bu futbolcuların gittikleri kulüplerin gerek artan yayın gelirleri, gerek de futbol endüstrisinin gelişmesine paralel şekilde Ada'yı seçmeleri çok normal olsa da, gittikleri takımların orta ve küçük ölçekli olması fazlasıyla ilginç görünmekteydi. Zira bu transferlerin başrol oyuncularının bazıları gittikleri takımda küme bile düştüler. İngilizlerin, hala İtalyanlar'ın futbol akıllarından etkilenmelerine günümüzde örnek vermek gerekirse; İngiltere Milli Takımı'nı 2007 ila 2012 yıllarında çalıştıran Fabio Capello, 2012'de Chelsea'yi Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan Di Matteo ile daha geçen sezon bir daha eşine rastlanamayacak başarıda Leicester City'i Premier Lig şampiyonu yapan Claudio Ranieri ile nokta atışı yapabiliriz. Ranieri demişken, haksızca kovulması bir yana, adını 1992 - 1993 sezonunda Premier Lig olarak değiştiren İngiltere'de, geçen 25 sezonda hala bir İngiliz teknik adamın şampiyon olamadığını da kalın puntolarla yazmak, boynumuzun borcu olsa gerekİngilizlerin 90'lı yıllarda nihayet yüzü 99'daki dramatik Şampiyonlar Ligi finalinde Sir Alex Ferguson'un Manchester Unıted'ı ile gülecekti. Bu kupa aynı zamanda Ada futbolunun Avrupa Kupaları'nda tam 15 yıl sonra kazandığı ilk kupaydı.

MAKUS TALİHİ DEĞİŞTİREN ADAM : ARSENE WENGER

Serie A ile Premier Lig’in böylesine hassas dengeler içindeki durumunu, görünen ve yaşanılanın aksine Premier Lig’in lehine bir şekilde ters çeviren ilk kişi Arsene Wenger’den başkası değildi. Arsenal’le 3 kez Premier Lig şampiyonluğu (sonuncusu namağlup) yaşamasının birinci derecede aktörleri olan Henry, Bergkamp ve Vieira’nın transferleri ve sonrasında bu futbolcuların kötü denilecek kariyerlerini zirveye çıkartacak usta hamleleri kısa zamanda yapmak, Fransız teknik adamın kariyerindeki en pozitif göstergelerden biridir. 1993’te henüz 24 yaşındayken İnter’e giden Dennis Bergkamp, burada takımın yönetimsel sorunları ile beraber kendisinin de biraz aşırı içedönük kimliği (uçak korkusu en bilineniydi) ile birleşince iki sezon onun için çöpe gitmiş oldu. Kısacası; Bergkamp gibi zarafetin, klas gollerin ve yeteneğin en güzel şekilde çimlere yansıyan halinin CV’sinde iki sezon tam anlamıyla hayal kırıklığı olmuştu. O dönem Monaco’nun teknik direktörlüğünü yapan Arsene Wenger’in Bergkamp’ı çok istediği bilinen bir gerçekti. Bergkamp, İnter’den ayrılıp Arsenal’e imza attığında artık 26 yaşındaydı. Arsene Wenger ise o dönem bir yıllığına Japonya’da Nagoya takımını çalıştırıyordu. 1996’da Arsenal ile sözleşme imzalayan ve kulüp tarihinin ilk ve tek Fransız teknik direktörü olan Wenger, tam 21 yıldır aralıksız bir şekilde görevinin başında.
Bergkamp’ın potansiyelini ve yeteneklerini en efektif bir şekilde çözümleyen Wenger, onun kariyerinin en iyi yıllarını Ada’da geçirmesini sağladı. Bergkamp’ın sahada olduğu maçlarda, Arsenal hem görsel açıdan hem de akışkan futbolu ile izleyenleri mest ediyordu. Bir sanatçıyı andıran futbol yeteneği ile saha içinde takım arkadaşları için de önemli bir rol model olan Bergkamp, hem gol atıyor, hem de attırıyordu. 1998 ile 2004 arasında Arsenal 3 kez Premier Lig şampiyonluğu yaşadı. (Toplamda 9 kupa)

Patrick Vieira... Henüz 19 yaşındayken geldiği Milan’da şampiyonluk yaşadı yaşamasına ama 5 maç bile forma giyemeden, “yetersiz” damgası yiyerek, henüz 20 yaşındayken, Arsenal’e satıldı. 1998'de bu defa bir diğer 'Patrick' olan Kluivert'ı bir sene denedikten sonra Barcelona'ya satacak olan Milan'ın geleceği göremeden yaptığı tarihsel hatalardan sadece ikisiydi. Wenger’in geldiği ilk sezonda Vieira’da artık sahnedeydi. Oyunu çift yönlü oynayan ve Premier Lig’e gelişi ile beraber önündeki 10 yıllık süreçte defansif ortasaha mevkisinin en önemli temsilcisi olmayı başaran Vieira’nın varlığı ile Arsenal daha sağlam bir karaktere bürünüyordu. Hem artık Bergkamp'ın sürekli geriye gelmesine de gerek yoktu. Vieira ortasahada yeri geldiğinde iki kişilik bir mücadele sergiliyordu. Şimdi de sırada, Bergkamp’ın olağanüstü pasları ile buluşup düzgün gol vuruşları yapacak bir santrfor aramak lazımdı. Bu kişi, Wenger’in onu Monaco alt yapısından tanıdığı Thierry Henry’den başkası değildi. Juventus’ta geçirdiği tek sezonda potansiyelinin aksine sol çizgiye mahkum edilen golcü, ne kadar çabalasa da verimli olamadı. Wenger, bu durum karşısında kozunu kullanarak, Henry’e 1999 yılında 11 milyon pound ödeyerek Londra’ya getirdi. Henry, öylesine bir kariyer bıraktı ki ardında, kulüp tarihinin en çok gol atan futbolcusu olması bile kendisini anlatmaya yeter. Şampiyonlar Ligi tarihinin en golcü oyuncularından biri olmasının yanı sıra, olağanüstü golleri, zarif tekniği ve usta son vuruşları ile zaten futbol severlerin son 20 yılda gördüğü en iyi 10 santrfordan birisi kendisi.

SONUÇ 

Uzun lafın kısası, Serie A ile Premier Lig arasında 90’lı yılların başından sonuna kadar giden süreçte aradaki tüm kalite farklarını eşitleyen; Premier Lig’in Serie A karşısında hem pazarlama, hem zengin futbolcu portföyü, hem de oynanan oyunun kalitesi anlamında aynı güce sahip olup, hatta sonraki dönemlerde geçmesine ön ayak olan kişinin adıdır, Arsene Wenger. 2005 yılında Patrick Vieira, misyonunun bitmesi sebebiyle Juventus’a 14 milyon pounda satıldığı an, Premier Lig’in Serie A karşısında en üst mertebeye çıktığı vesika olarak tarihe geçebilir. Bir anlamda “İtalya’dan alıp, İtalya’yı geçmek” tam da yaşanılanların başlığıydı. Arsene Wenger, Ada’ya geldiği zaman sonrası 10 yıl içerisinde Premier Lig’e sınıf atlattırdı ve Serie A’yı her anlamda geçmelerini sağlayan baş aktörlerden biri oldu. Günümüzde Serie A, tablonun tersine dönüşen bu farkı fazlasıyla kapattı diyebiliriz. Pogba hamlesi bunun en güzel örneklerindendir. Biri Sir Alex Ferguson mu dedi? Onu ve '92 sınıfını'da bir daha ki yazılarımızda anarız.

*** Yazıda Ali Ece'nin "Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol" adlı kitabından esinlenme yapılmıştır.

22 Mart 2017 Çarşamba

ATP Masters1000 Turnuvaları


Tenis sporundaki en büyük organizasyon, herkesin malumu, Grand Slam turnuvalarıdır. Bunu, sezon sonu klasmandaki ilk 8 tenisçinin katıldığı ATP Dünya Turu Finalleri takip eder. Bu iki büyük organizasyondan sonraki en prestijli ve değerli turnuva ise Masters1000 şampiyonalarıdır ve katılımcılara, sıralamadaki yerleri adına yüksek puanlar ve beraberinde büyük maddi ödüller kazandırırlar. Gerçi profesyonel anlamda tenisçilerin paradan daha ziyade prestij, başarı ve şampiyonluklar peşinde olması daha mantıklı bir nedendir. 2007 yılına kadar çoğu Masters1000 turnuvaları beş set üzerinden oynanırdı ve haliyle yoğun olan takvimde tenisçileri de çok yorar ve sakatlanma risklerini artırırdı. 2007'deki yoğun itirazlardan sonra 3 set üzerinden oynanmaya başlanan Masters1000 turnuvaları, en üst düzeyde tenisçilerin katılımları ile beraber bir Grand Slam şampiyonası tadında devam etmektedir... ATP Masters1000 turnuvalarında bugüne kadar en çok şampiyonluk kazanan tenisçi 30 kez ile Novak Djokovic. Sırp raketi 28 şampiyonlukla Rafael Nadal, 26 ile Roger Federer takip ediyor. (03.04.2017 itibariyle) 

2016'nın ikinci yarısını sakatlığından dolayı pas geçen Roger Federer, 2017'ye rüya gibi bir başlangıç yaptı. Önce efsane finalde ezeli rakibi Rafael Nadal karşısında Avustralya Açık'ta kazanarak 18.Grand Slam şampiyonluğuna erişerek rekorunu geliştirirdi. Son olarak ise İndian Wells'teki Masters1000 zaferi ile 90. tekler şampiyonluğunu elde etti. Federer'in Masters1000 alanında kariyerinin 25. şampiyonluğunu kazandığı İndian Wells ile beraber ortaya enteresan bir istatistik daha çıktı.

FEDERER, AMERİKA'YI SEVİYOR...

Yandaki fotoğraftan da görebileceğiniz gibi Federer'in 25 adet Masters1000 şampiyonluğunun 16 tanesi, yani % 65'lik bölümü Amerika kıtasında gerçekleşti. Zaten 18 Grand Slam'inin 5 tanesini de Amerika Açık'tan elde ettiğini de hatırlatalım. Bu gerçekten de muazzam bir oran. Bir yıllık ATP sezonunda toplamda 9 adet Masters1000 turnuvası var ve bunların 4 tanesi (% 45) Amerika kıtasında. Bunlar; Cincinnati, İndian Wells, Miami ve Montreal. Çok ilginçtir ki, bu 4 turnuvanın da zeminleri serttir ve turnuvalar ikili şekilde ard arda oynanmaktadır. Yani geçen Pazar İndian Wells'te vatandaşı Wawrinka'yı yenerek şampiyon olan Federer, bu turnuvadan yalnızca 4 gün sonra Miami Masters'da da mücadele edecek. Bu yazı kaleme alınırken Miami Masters da başlamış bulunmakta ve Federer; Murray ve Djokovic'in olmadığı bu turnuvanın favori isimlerinden biri. Aynı şekilde bu yıl 7 Ağustos'ta Kanada'daki Montreal Masters'tan hemen sonraki haftada Cincinnati Masters'ın başlayacağını belirtelim. 

Federer'in 25 Masters1000 şampiyonluğunda Cincinnati ve İndian Wells'in önemi çok büyük. Toplam 25 şampiyonluğunun 12'si, yani neredeyse yarısı bu iki turnuvadan geldi. Sert zeminde en az çim zemindeki gibi iyi oynuyor ve yeni oyun tarzına, başta yeni denebilecek hocası İvan Ljubicic'in önderliğinde çabuk adapte oldu ve olumlu yansımalarını da kısa sürede görmeyi başardı.

ATP Masters1000 turnuvalarını kazanan tenisçiler
Hatırlatmakta fayda var. Daha önce Masters1000 kategorisinde yer alan Hamburg, 2009 yılında Masters500 seviyesine düşürüldü ve yerine sert zeminde oynanan Shanghai Masters eklendi. Böylelikle Avrupa ve Amerika kıtasından sonra ATP takvimine Asya kıtasından da bir Masters1000 turnuvası eklenmiş oldu. Shanghai Masters aynı zamanda, turnuva geliri en yüksek Masters şampiyonası niteliğinde. Turnuvanın başlangıç tarihi ise 8 Ekim.

4 tane ve ikili gruplarda üst üste sert zeminde oynanan Amerika kıtasındaki Masters1000 turnuvalarından sonra Avrupa'daki 4 turnuvaya da bir göz atalım. Sezonun Avrupa'daki ilk Masters1000 turnuvası 16 Nisan'da Monaco'daki Monte Carlo Masters. Toprak zeminde oynanacak olan bu turnuvanın bitmesinden 15 gün sonra ise önce 7 Mayıs'ta Madrid'de, hemen ardından 14 Mayıs'ta da Roma'da toprak zeminde Masters1000 turnuvaları oynanacak. Sezonun ikinci Grand Slam turnuvası olan Roland Garros'a (28 Mayıs'ta başlıyor) ön hazırlık anlamına gelen bu 2 Masters1000 turnuvası tenisçiler için önemli bir prova niteliğinde. Rafael Nadal'ın kazandığı 28 ATP Masters1000 turnuvasının 21 tanesinin (% 75) toprak zeminde alması, kendisine neden "toprağın kralı" denmesinin en önemli kanıtlarından. Ayrıca Nadal'ın 14 Grand Slam şampiyonluğunun 9 tanesi de Roland Garros'tadır. ATP takviminin en son Masters1000 turnuvası ise Ekim ayının sonunda başlayacak olan Paris Masters turnuvası ve sert zeminde oynanıyor.

Görüldüğü gibi; Federer'in Monte Carlo ve Roma'da... Nadal'ın Miami, Paris ve Shanghai'de... Djokovic'in Cincinnati'de... Murray'in ise İndian Wells ve Monte Carlo'da henüz şampiyonluğu bulunmuyor...

----> Ek olarak; 2008'den bu yana ATP Masters1000 turnuvalarının % 88'ini 4 raket kazandı. Djokovic 28, Nadal 19, Murray 14 ve Federer 12 kez şampiyon oldular.

*** Yazı, Miami Masters sonrası 3 Nisan 2017'de güncellenmiştir.

18 Mart 2017 Cumartesi

18.06.2002 İtalya - Güney Kore

Japonya / Güney Kore ortak yapımı 2002 Dünya Kupası İtalya için, özellikle de takımın ağır abileri için güzel başlamıştı ki, son 16 turunda Ekvador'lu hakem Moreno Byron ve yardımcıları sahne alıp her şeyi berbat edene kadar. Byron'un o gün verdiği kararlar, futbolun en büyük organizasyonuna yakışmayacak düzeydeydi ve sonuçta İtalya'nın elenmesine sebebiyet vermişti. Karşılaşmaya o zamanki klasik savunma tertibi ile başlayan Trapattoni'nin öğrencileri ilk yarıdan Vieri ile golü bulunca skoru korumaya kalktı. Kore'lilerin evlerine dönmeye niyetleri yoktu ve tabelayı değiştirmek için yaptıkları baskı ise muazzamdı. 88'e kadar 1-0 önde olan Gök Mavililer, o dakikada gol yiyince maç uzatmalara kaldı. 103'te Totti ceza alanında sağ çaprazda düşürülünce herkes hakemden penaltı kararını beklerken, Ekvadorlu olay yerine hızlıca koşarak geldi ve sol üst cebinden çıkardığı sarı kartını Totti'ye çıkardı. İlk yarıdan da kartı bulunan Francesco oyundan atıldı. Kenarda Trapattoni yerinde duramıyor, önüne gelene bağırıp çağırıyordu. Bir pozisyon ancak bu kadar yanlı(ş) yorumlanabilirdi.
Ekvador'lu hakem Moreno Byron, Totti'ye ikinci sarı kartını çıkarıyor.
İtalya buna rağmen ev sahibi Güney Kore karşısında birkaç dakika sonra önemli bir pozisyon daha buldu. Tommasi, Vieri'nin ara pası ile kaleci ile karşı karşıya kalıp, onu da geçip boş kaleye topu yuvarlayacakken bu defa da yan hakem ofsayt bayrağını kaldırmaz mı? Artık bizlerde ekran başında hakemlerin ev sahibi Güney Kore'nin kazanması için programlandığını düşünmeye başlamıştık. İki büyük hata sonrasında Güney Kore 117'de o dönem İtalya'da kiralık olarak Perugia forması giyen Ahn'ın kafa vuruşu ile golü atınca (altın gol uygulaması olduğu için maç bitti) film tamamen koptu ve Çizme halkı derin bir yasa boğulup evine dönmek zorunda kaldı. Hiddink'in Güney Kore'si çeyrek finalde bir diğer dev ülke İspanyollarla eşleşmiş, büyük bir sürprize imza atarak (yine şaibeli kararlar vardı) 120 dakikada 0-0'ı koruyup penaltılarla rakibini elemişti. Yarı finalde Almanlara da uzun süre dayanmalarına rağmen Ballack'ın golüne engel olamadılar ve elendiler. Üçüncülük maçında ise kupa tarihinin en erken golünü Hakan Şükür'ün attığı maçta onları 3-2 yenmiş, Şenol Güneş yönetimi ile Dünya Kupası tarihimizin en büyük başarısını tarihe yazdırmıştık.




33 yaşındaki Moreno Byron ise daha sonra ülkesinde yönettiği bir maçı gereksiz yere 13 dakika uzatarak 3-2 mağlup olan takımın maçı 4-3 yenmesine ön ayak olmuş ve akabinde federasyonu tarafından tam 20 maç ile cezalandırılmıştı. Zaten sonrasında hekemliği bırakma kararı aldı ve unutulup gitti. Olan, son dönemlerin belki de en güçlü İtalya'sına olmuştu. 30 yaşının üzerinde sadece kaptan Maldini (34) bulunan İtalya'da; Buffon (24), Cannavaro (29), Nesta (26), Zambrotta (25), Tommasi (28), Pirlo (23), Totti (26), Vieri (29), Del Piero (28) ve İnzaghi (29) gibi en olgun çağlarında futbolcular vardı. Hırslı İtalyanlar, 4 sene sonra bu defa Almanya'da düzenlenen 2006 Dünya Kupası'nda finalde Fransa'yı efsane maç sonrasında penaltılarla yenip şampiyon olacak, Ekvador'a da selamlarını yollayacaktı...

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR