Fatih Terim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih Terim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ekim 2016 Çarşamba
Fatih Terim Paradoksu
A Milli Takım, yıllardır kanayan yaramız. Saman alevi gibi parladığımız iki - üç başarının arkasına sığındığımız ama dikkatli ve olgun bir düşünce ile artık bunlardan da medet ummamamız gerektiğinin farkındayız. 2002 Dünya Kupası üçüncülüğü ve 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finali dışında ele avuca gelecek bir başarımız da, gayretimiz de, havamız da yok. 'Yok oğlu yok' kısacası. 2004 ve 2012 Avrupa Şampiyonalarının yanı sıra 2006, 2010 ve 2014 Dünya Kupalarına katılamayan sıradan bir takımız artık. Ulus olarak bizleri 'umutsuz vaka' kategorisine sokan, 70 milyon nüfusundan; onlarca takım arasından başarılı, istikrarlı ve ne oynadığını / oynamasını bilen bir kadro çıkaramayanların şapkayı önüne koyması gereken zamanlardayız. Ego, kibir, entrika ne ararsan var bizim milli takımımızda. Ekranlardaki dizilerden bir farkımız yok. Yıllardan beri dibe vuruşumuzda, arkasına sığınacağımız bir mazeretimiz de kalmadı.
330 bin nüfuslu ve 2 yıl öncesine kadar San Marino, Malta, Faroe Adaları kategorisinin sadece bir 'tık' üstünde yer alan İzlanda'nın; elinde tecrübeli kontenjanında bulunan Arda Turan, Caner Erkin, Selçuk İnan, Mehmet Topal, Volkan Şen, Hakan Balta, Burak Yılmaz gibi oyuncuların yanı sıra; genç ve gelecek vaad eden sınıfındaki Emre Mor, Hakan Çalhanoğlu, Cenk Tosun, Oğuzhan Özyakup, Ahmet Çalık, Tolga Ciğerci, Enes Ünal, Yunus Mallı, Ozan Tufan gibi bir kadro derinliği bulunan Türkiye karşısında fazlasıyla rahat kazandığını büyük bir hayretle ve şaşkınlıkla izliyoruz. Evet sadece izliyoruz. Bizler ekran karşısında, teknik heyet ve başta Fatih Terim bizzat sahanın içinde, en güzel yerde izliyor balığın balinayı yuttuğunu. Her oynanan maçtan sonra yaptığı bariz hatalar sonrası eleştirildikçe, sürekli şapkadan tavşan çıkartma gayreti içerisinde kendi oyununa devam ediyor. "Taht oyunları" serisi daha çok uzayacak gibi görünüyor. Seri bitti bitecek derken, belki de yine 'gizli bir el' bekleniyor. Aynen 2016 Avrupa Şampiyonası'na giderken 7 ihtimalin birden birleşerek Voltran'ı tamamlamasına yardım eden ve oyunun baş kahramanına sonsuz kredi açtıran o 'gizli el' yada eller. Yok yok, bu defa zor. Onun bunun yardımı da olmayacak artık, herkes kendi biletini kendi kesecek. Son yılların en kötü ve zayıf Ukrayna'sı dahi gelip mabedinde at koşturuyor, biraz becerikli olsa 3-0'ı yakalayıp 4'e, 5'e gideceğine senin sadece adından çekinip duruyorsa, imparatorun bundan büyük bir ders çıkarması gerekiyordu. Belki tek tek bakıldığında aman aman heyecan verici bir kadromuz yok ama İzlanda ve Ukrayna bizden çok mu güçlüler ki, biz hep onlar karşısında dahi boynumuzu yere eğiyoruz?
"Kendi sahandaki bütün maçları kazanmalısın der" bu oyunu iyi bilenler. Senden güçlü bir takım varsa da içsahada en azından ona yenilmemen gerekir. Oysa bizim için bu kontenjanın baş muhatabı takım Hırvatistan'dı. Yani taraftarımız önünde sadece onlarla berabere kalabilirdik. Ukrayna bizi rüyadan uyandırdı. İzlanda'da parola minimum 1 puan idi ama imparator, çıkardığı takım ile "biz bu maçı sadece oynamaya geldik, biz diğer maçları düşünüyoruz" mesajı vererek maçı daha başlamadan kaybetti. Sıradaki 3 maçımız (Kosova, Finlandiya, Kosova) kağıt üstünde 9 puanı çağırıyor ama maç öncesinde ve sonrasında herhangi bir planı olmayan, hatta buna ihtiyaç dahi duymayan, kendisini eleştirenlere karşı bir çocuk ergenliğinde 'inat' yapmaya devam eden, futbolculuk zamanında olduğu gibi hala aşırı agresif bir tutum sergileyen sayın Fatih Terim ile bizim bu grupta işimiz çok zor. 3 gün önce çift forvetle başladığın ve başarısız olduğun bir maçtan sonra, gruptaki geleceğinle ilgili zor bir maça çıkarken forvetsiz başlamak başlı başına bir intihardır. Sence'si bence'si yoktur bu işin. Hangi büyük futbol organizasyonuna rahat gidebildik Allah aşkına? Bu defa baraj maçı da yok. İlk 2'ye kapak atsak tamamdır. Öyleyse nedir bu, bir doğru varken, farklı arayışlar içerisine girme lüksü?
Karşımızda tam anlamıyla bir Fatih Terim paradoksu var. Dökülen futbolcularla, döktüren futbolcuları ayırt etme yeteneğini iyice kaybeden ve artık yaşlanan, modern futbolun gereklerini özümsemeye yeterli zaman harcamayan bir imparator (!) var başımızda. 'Motivasyon dahi'si olarak anılacağı günler de mazide kaldı artık. Futbol artık akıl ve bedenin ortak hareket edilerek sahaya takım halinde topyekün bir 'ruh' ortaya koyularak oynanan bir oyun. Yani zihinsel niteliğin çok büyük bir önemi var sportif başarılarda. Futbolculara psikolojik desteğin verilmediği, kaybede kaybede takım içinde güvensiz bir ortamın oluştuğu, yeniden yapılanmanın sadece bir söz dizisi olarak görüldüğü nahoş bir tablo var karşımızda.
Sorun sadece Fatih Terim'in kadroya aldığı / almadığı futbolcular yada onca başarısız sonuca rağmen kazandığı astronomik maaş da değil. Sorun onun bunca bolluğa, futbolcu havuzuna ve arkasında dimdik duran TFF'ye rağmen; takımına sistemsizlik ve plansızlık üzerinden oynatmaya çalıştığı futbol yalanının farkına varamamasında.
15 Ekim 2015 Perşembe
Kaostan hep mucize mi çıkar?
Biliyorum haftasonu ulusal ligler başladığında yine A Milli Takım unutulacak. Günü ve anı yaşayan bir millet olarak bu zaferden sarhoş olmuş bir şekilde her milli takım lafı açıldığında olumlu cümleler kuracak ve "biz istersek her takımı yenebiliriz, biz mucizelerin takımıyız" masallarını uyduracağız. İlhan Mansız'ın, Nihat Kahveci'nin, Semih Şentürk'ün ve son olarak Selçuk İnan'ın gollerini defalarca izleyip o anı tekrar yaşayacağız, hem de bangır bangır. Altın golleri nostalji kıvamında izleyip aslolan sorunları masada bırakıp, zamanla çöp kutusuna atacağız. Kimse de çıkıp bu kaçıncı kez bir turnuvaya rahatça gidemiyoruz diye sormayacak mı? Ya da soranlar anında birileri tarafından susturulacak mı?
Bundan önce son katıldığımız 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası öncesi grup eleme maçlarında son iki maçta grup ikinciliği için çekiştiğimiz Norveç'i hem de deplasmanda yenip, son maçta yine mutlak kazanmamız gereken Bosna Hersek karşısından da 3 puanla ayrılarak bir kez daha son anda bileti almıştık. Şampiyonada Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan karşısındaki geri dönüşlerimizden sonra oynadığımız yarı final başarısı ve ardından gelen 2010 Dünya Kupası, 2012 Avrupa Şampiyonası ve son olarak 2014 Dünya Kupası olmak üzere 3 kez üstüste büyük organizasyonlarda yer alamadık. Son 8 büyük turnuvadan sadece 3 tanesine katılabilmek sizce de başarısızlık değil midir? Şimdi ise neredeyse imkansıza yakın bir denklem içerisinde futbolda belki de 40 yılda bir olacak mucizeyle 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na direkt katılacağız. Katılırken de şu ilginç cümleyi kurmadan edemeyeceğiz :
"İyi ki Letonya'yı yenmemişiz..."
Düşünsenize küçük denizlerde boğulmayı en çok Fatih Terim zamanında öğrendiğimiz ve adeta üzerimize bir bela gibi çöken Letonya'yı yanlışlıkla grupta bir kez yenseydik şu an Fransa 2016'da olma şansımız için ekstradan iki maçlık play-off oynamak zorunda kalacak ve belki de hayallerimiz son bulacaktı. Bunun garantisi yok elbette ama biz Milli Takım olarak kolay olanı zorlaştırmayı çok seviyoruz. Puzzle yaparken sanki kartların ön tarafını açmadan arka taraflarıyla tahmin ederek puzzle'ı tamamlamaya çalışıyoruz.
Grup üçüncülüğü konusunda yarıştığımız tek rakip olan Hollanda'yı Konya'da 3-0'la geçip bu avantaj tamamen bize geçtiğinde öyle şanslıydık ki, kalan iki maçımızda grubun ilk 2 sırasını garantileyen ve tamamen prestij maçlarına çıkacak olan Çek Cum. ve İzlanda ile oynayacaktık. İki maçta alınacak dört puan grup üçüncülüğü için yetecek ve play-off oynama hakkına sahip olacaktık ama iki maçımızı da kazanırsak en iyi üçüncü kontenjanından Fransa 2016'ya direkt olarak katılabilme şansına da sahiptik. İddiasız Çekler karşısında ilk kaleyi bulan şutumuzu 60'da çekmemizden maçı beraberliğe kitlemek istediğimizi net bir şekilde anlamıştık ama şans anında bir penaltı ve sonrasında Arda'nın neden Barcelona'ya transfer olduğunun cevabını veren 'Messi asisti' ile 2-0 kazanıp Portakalları tam anlamıyla ateşe atmıştık.
Son İzlanda maçı öncesi biz kazanırsak, son deplasman galibiyetini 6 sene önce hem de Andorra karşısında alan, grupta 9 maçta galibiyeti dahi bulunmayan Kazakistan, bizim iki maçta da yenemediğimiz Letonya'yı deplasmanda yenmesi, diğer gruplarda şampiyonayı garantileyen İspanya'nın, Ukrayna deplasmanında yenilmemesi, Portekiz'in sahasında Danimarka'ya kaybetmemesi, Slovakya'nın Lüksemburg'u yenmesi, Polonya'nın İrlanda karşısında kazanması ve Slovenya'nın da sahasında Litvanya karşısında puan kaybetmesi gerekiyordu. İnanılmaz ama gerçek, mucizenin ta kendisi. İhtimaller bir bir gerçekleşirken özellikle İspanya'nın grup birinciliğini garantilediği bir ortamda, hem de yedek oyuncularına şans verdiği Ukrayna deplasmanında sanki bizim oyuncumuz gibi, belki de kariyerinin en iyi milli maçını oynayan De Gea'nın performansına ayrı bir parantez açmak lazım. Maç boyunca tam 10 önemli kurtarış yapan İspanyol kalecinin bundan sonra 1 numaralı eldiveni kimselere kaptırmayacağı da net bir şekilde belli oluyor. De Gea'nın efsane kurtarışlarını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.
7 ihtimalden 5'i gerçekleşmiş, hazır Hollanda'da sahasında Çekler'e yeniliyorken kulağımız sadece Letonya - Kazakistan maçındaydı. Bizim İzlanda maçı oldukça sıkıntılı ve golsüz devam ederken 64'te Letonya'dan bir gol haberi geldi. Bu bizi uyandıracak ve kaos futbolunun bir kahraman yaratmasını zorlayacak beklenen goldü ve İslambek Kuat Kazakistan'ı 1-0 öne geçiren o şık golü attı. Maça elinde 3 santrfor olmasına rağmen 4-6-0 taktiği ile "beraberliği cebime koyayım da play-off'tan da olmayayım" zihniyeti ile başlayan Fatih Terim o dakikadan sonra iki golcü sürdü sahaya. Gökhan Töre'nin anlamsız atılmasına rağmen 89'daki frikiği büyük bir soğukkanlılıkla tam da köşeye büyük bir ustalıkla vuran ve golü atan Selçuk İnan sayesinde Fransa 2016 için gerekli vizeyi aldık, hem de aktarma yapmadan direkt bir şekilde. Bir uluslararası büyük turnuvaya daha son nefeste katılacaktık. 2008'den bu yana bir üst düzey organizasyona katılamamış bir milli takımın, hele hele ilk 3 maç sonucunda aldığı bir puan sonrasında yaptığı çıkışla Euro 2016'ya play-off yapmadan direkt katılması Fatih Terim ve ekibinin başarısıdır. Bu başarıda emeği geçen en büyük destekçilerimizden De Gea ve İslambek Kuat kesinlikle unutulmamalı. En azından biz kesinlikle unutmayacağız.
Kaos futbolunu gerçekten çok seviyoruz. Son maç gelmeden bir turnuvaya katılmayı garantileyemiyoruz. Kağıt üstündeki zayıf takımlara karşı oynadığımız maçlarda yediğimiz tırnaklarla Guinnes Rekorlar Kitabı'na giremiyorsak hep o altın dokunuşların sayesinde oluyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi öfke ve kaos futboluna bağlı olarak sistemsizliğin getirdiği negatif futbol anlayışımız; başarılı bir takım oyunu ile üstesinden gelmekle değil, o işi yapmak zorunda bırakılan bir kahramanla son buluyor maalesef. Başkalarının yardımı olmadan kendi ipini kendi çekebilen, hesap kitap yapmadan önündeki maça çıkabilen, rakipleri tarafından bir sistem takımı olarak bilinip çekinilen, sahada kaybetse de ne oynadığı bilinen, tam anlamıyla bir turnuva takımı olabilen, topyekün takımı ve teknik kadrosuyla eleştirilere açık olan bir milli takıma ihtiyacımız var.
İş ciddiye binmeden kış uykusundan uyanamayan, küçük denizlerde boğulmadan işin vehametini çözemeyen bir anlayışla yönetilmekten, hatalarından ders almadan sürekli egoları ile teknik adamlılık noktasındaki ince çizgiyi bir türlü ayıramayan teknik adamı ile bu Milli Takım emin olun Fransa'da da iz bırakacak performanslara imza atacak. Umarım bu izler, bizi yine kaos futbolundan, çapa- çupa'lardan mucize ürettirmek zorunda bırakmaz ve bizi en üst noktalara kadar götürür...
Bundan önce son katıldığımız 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası öncesi grup eleme maçlarında son iki maçta grup ikinciliği için çekiştiğimiz Norveç'i hem de deplasmanda yenip, son maçta yine mutlak kazanmamız gereken Bosna Hersek karşısından da 3 puanla ayrılarak bir kez daha son anda bileti almıştık. Şampiyonada Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan karşısındaki geri dönüşlerimizden sonra oynadığımız yarı final başarısı ve ardından gelen 2010 Dünya Kupası, 2012 Avrupa Şampiyonası ve son olarak 2014 Dünya Kupası olmak üzere 3 kez üstüste büyük organizasyonlarda yer alamadık. Son 8 büyük turnuvadan sadece 3 tanesine katılabilmek sizce de başarısızlık değil midir? Şimdi ise neredeyse imkansıza yakın bir denklem içerisinde futbolda belki de 40 yılda bir olacak mucizeyle 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na direkt katılacağız. Katılırken de şu ilginç cümleyi kurmadan edemeyeceğiz :
"İyi ki Letonya'yı yenmemişiz..."
Düşünsenize küçük denizlerde boğulmayı en çok Fatih Terim zamanında öğrendiğimiz ve adeta üzerimize bir bela gibi çöken Letonya'yı yanlışlıkla grupta bir kez yenseydik şu an Fransa 2016'da olma şansımız için ekstradan iki maçlık play-off oynamak zorunda kalacak ve belki de hayallerimiz son bulacaktı. Bunun garantisi yok elbette ama biz Milli Takım olarak kolay olanı zorlaştırmayı çok seviyoruz. Puzzle yaparken sanki kartların ön tarafını açmadan arka taraflarıyla tahmin ederek puzzle'ı tamamlamaya çalışıyoruz.
Grup üçüncülüğü konusunda yarıştığımız tek rakip olan Hollanda'yı Konya'da 3-0'la geçip bu avantaj tamamen bize geçtiğinde öyle şanslıydık ki, kalan iki maçımızda grubun ilk 2 sırasını garantileyen ve tamamen prestij maçlarına çıkacak olan Çek Cum. ve İzlanda ile oynayacaktık. İki maçta alınacak dört puan grup üçüncülüğü için yetecek ve play-off oynama hakkına sahip olacaktık ama iki maçımızı da kazanırsak en iyi üçüncü kontenjanından Fransa 2016'ya direkt olarak katılabilme şansına da sahiptik. İddiasız Çekler karşısında ilk kaleyi bulan şutumuzu 60'da çekmemizden maçı beraberliğe kitlemek istediğimizi net bir şekilde anlamıştık ama şans anında bir penaltı ve sonrasında Arda'nın neden Barcelona'ya transfer olduğunun cevabını veren 'Messi asisti' ile 2-0 kazanıp Portakalları tam anlamıyla ateşe atmıştık. Son İzlanda maçı öncesi biz kazanırsak, son deplasman galibiyetini 6 sene önce hem de Andorra karşısında alan, grupta 9 maçta galibiyeti dahi bulunmayan Kazakistan, bizim iki maçta da yenemediğimiz Letonya'yı deplasmanda yenmesi, diğer gruplarda şampiyonayı garantileyen İspanya'nın, Ukrayna deplasmanında yenilmemesi, Portekiz'in sahasında Danimarka'ya kaybetmemesi, Slovakya'nın Lüksemburg'u yenmesi, Polonya'nın İrlanda karşısında kazanması ve Slovenya'nın da sahasında Litvanya karşısında puan kaybetmesi gerekiyordu. İnanılmaz ama gerçek, mucizenin ta kendisi. İhtimaller bir bir gerçekleşirken özellikle İspanya'nın grup birinciliğini garantilediği bir ortamda, hem de yedek oyuncularına şans verdiği Ukrayna deplasmanında sanki bizim oyuncumuz gibi, belki de kariyerinin en iyi milli maçını oynayan De Gea'nın performansına ayrı bir parantez açmak lazım. Maç boyunca tam 10 önemli kurtarış yapan İspanyol kalecinin bundan sonra 1 numaralı eldiveni kimselere kaptırmayacağı da net bir şekilde belli oluyor. De Gea'nın efsane kurtarışlarını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.
7 ihtimalden 5'i gerçekleşmiş, hazır Hollanda'da sahasında Çekler'e yeniliyorken kulağımız sadece Letonya - Kazakistan maçındaydı. Bizim İzlanda maçı oldukça sıkıntılı ve golsüz devam ederken 64'te Letonya'dan bir gol haberi geldi. Bu bizi uyandıracak ve kaos futbolunun bir kahraman yaratmasını zorlayacak beklenen goldü ve İslambek Kuat Kazakistan'ı 1-0 öne geçiren o şık golü attı. Maça elinde 3 santrfor olmasına rağmen 4-6-0 taktiği ile "beraberliği cebime koyayım da play-off'tan da olmayayım" zihniyeti ile başlayan Fatih Terim o dakikadan sonra iki golcü sürdü sahaya. Gökhan Töre'nin anlamsız atılmasına rağmen 89'daki frikiği büyük bir soğukkanlılıkla tam da köşeye büyük bir ustalıkla vuran ve golü atan Selçuk İnan sayesinde Fransa 2016 için gerekli vizeyi aldık, hem de aktarma yapmadan direkt bir şekilde. Bir uluslararası büyük turnuvaya daha son nefeste katılacaktık. 2008'den bu yana bir üst düzey organizasyona katılamamış bir milli takımın, hele hele ilk 3 maç sonucunda aldığı bir puan sonrasında yaptığı çıkışla Euro 2016'ya play-off yapmadan direkt katılması Fatih Terim ve ekibinin başarısıdır. Bu başarıda emeği geçen en büyük destekçilerimizden De Gea ve İslambek Kuat kesinlikle unutulmamalı. En azından biz kesinlikle unutmayacağız.
Kaos futbolunu gerçekten çok seviyoruz. Son maç gelmeden bir turnuvaya katılmayı garantileyemiyoruz. Kağıt üstündeki zayıf takımlara karşı oynadığımız maçlarda yediğimiz tırnaklarla Guinnes Rekorlar Kitabı'na giremiyorsak hep o altın dokunuşların sayesinde oluyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi öfke ve kaos futboluna bağlı olarak sistemsizliğin getirdiği negatif futbol anlayışımız; başarılı bir takım oyunu ile üstesinden gelmekle değil, o işi yapmak zorunda bırakılan bir kahramanla son buluyor maalesef. Başkalarının yardımı olmadan kendi ipini kendi çekebilen, hesap kitap yapmadan önündeki maça çıkabilen, rakipleri tarafından bir sistem takımı olarak bilinip çekinilen, sahada kaybetse de ne oynadığı bilinen, tam anlamıyla bir turnuva takımı olabilen, topyekün takımı ve teknik kadrosuyla eleştirilere açık olan bir milli takıma ihtiyacımız var.
İş ciddiye binmeden kış uykusundan uyanamayan, küçük denizlerde boğulmadan işin vehametini çözemeyen bir anlayışla yönetilmekten, hatalarından ders almadan sürekli egoları ile teknik adamlılık noktasındaki ince çizgiyi bir türlü ayıramayan teknik adamı ile bu Milli Takım emin olun Fransa'da da iz bırakacak performanslara imza atacak. Umarım bu izler, bizi yine kaos futbolundan, çapa- çupa'lardan mucize ürettirmek zorunda bırakmaz ve bizi en üst noktalara kadar götürür...
Etiketler:
A Milli Takım Euro 2016'da,
çapa,
Euro 2016,
Fatih Terim,
İslambek Kuat,
Kaos futbolu,
Kazakistan,
Mehmet Demirkol,
Selçuk İnan inanılmaz gol,
Türkiye-İzlanda maç yazısı
17 Kasım 2014 Pazartesi
Şimdilik Yeni Bir Şey Yok!
Takımın üzerindeki ölü toprağın atılması için Kazakistan gibi bir takımla hem de taraftarımız önünde karşılaşmak başta Fatih Terim için ve futbolcuların kendine güveni için + taraftarların da taşan sabrını bir an olsun dizginlemek adına büyük bir şanstı. Kazanacağımızdan kimsenin kuşkusu dahi yoktu ama iyi futbol, istekli futbol bekleniyordu 'Milli ruh' adına... Gruptaki diğer rakiplerimizden Hollanda'nın da bizim gibi 3 maçta aldığı 1 puandan sonra reaksiyon gösterme adına sahasında Letonya engelini 6-0'la aştığını gördüğümüzde açıkçası bizim de buna benzer alacağımız farklı bir galibiyetle moral seviyelerini zirveye çekeceklerini düşünmüştüm...
Maçın başlamasına az bir zaman kala gördüğüm seyircinin en az 30.000 olduğunu ve Milli takımın bu denli kötü olduğu bir ortamda gelen bu kadar taraftar sayısının beni oldukça şaşırttığını da eklemeliyim. Kötü günde dahi gelen onbinlerin istediği tek şey ise atak futbol, istekli futbol ve skor tabelasında farklı bir skor. Belki de en önemlisi 2002 ruhu, 2008 ruhu...

Maç öncesinde tam da bizim önümüzde Volkan Demirel ile kale arkası tribün arasında yaşanan küfürleşme ile beraber, Volkan'ın taraftarlara yaptığı 'sus' işareti ve ardından eldivenlerini çıkartıp, kaleci antrenörünün ikazlarına rağmen yaptığı değişiklik işareti ile maçta oynamayacağının haberini verdi. Küfür, ülkedeki her futbol severin karşı çıktığı ama kulüp bazında kimin sahasında oynanıyorsa diğer rakibin futbolcularına yaptığı alışageldiğimiz kötü bir manzara. Ne var ki, sahaya ısınmak için çıktığı ilk dakikadan itibaren gelecek eleştirilere karşı kulağını tıkamak ve 'neden sadece ben?', 'neden sadece bana küfrediyorlar?' tarzı bir özeleştiri ile Volkan gibi 34'üne gelmiş profesyonelliğin zirvesindeki bir kaleciye bu 'talihsiz vesika' yakışmadı. Hele ki, geçmişinde küfür konusunda kendisinin de bizzat acı tecrübeleri olmasına rağmen... Maç boyunca Burak Yılmaz'a da nahoş kelimeler kullanılıyor ama profesyonellik işte tüm bunları göze almaktır, kulağını tıkamak ve arkana bakmamayı öğretir futbolculara...
Herkes benim gibi düşünmeyecektir, saygım var ama ısınma turlarını dahi tam da kale arkası tribünün önünde yapan, ilk çıktığı dakikadan itibaren herkesin görüp, "az sonra kesin tribünle münakaşa yaşayacak" diye düşündüğü bir kalecinin bence artık Milli Takım kariyeri bitmiştir. Bu başta kendisi için de Milli Takım için de daha yararlı olacaktır. Volkan Demirel'in artık birçok alternatifi var ve belki de tarihimizde bu kadar zengin kaleci bolluğunun olduğu dönemde Volkan'ın artık Milli formayı giymemesi tüm kamuoyunun lehine olacaktır...
Sahaya çıkan 11, rakip Kazakistan olunca baya bir ofansif bir dizilişteydi. Terim, belli ki erken gollerle rakibin gardını düşürüp maçı garantilemek istiyordu. Burak Yılmaz, yine inanılmaz golleri kaçıracak, Umut Bulut her zamanki gibi arı gibi çalışıp rakip defansı presle boğacaktı. Maç başladı ve ilk 20 dakikada gördük ki, geçmiş maçlarda yaşananlar bir bir bir gerçekleşmeye başladı. Üretkenlik yok, rakibi abluka altına almak yok. Nasılsa kazanırız havasında geçen ilk 20 dakikanın ardından kazanılan penaltı atışından gelen gol ve hemen ardından Burak Yılmaz'ın kendisinin ve takımının ikinci golünü attığında dahi Kazaklar, yarı sahalarında hapsolmuş durumda, "nasıl daha az gol yeriz" havasında sahalarından çıkmak istemiyorlardı. Biz ise 2.viteste normal seyrimizi devam ettiriyorduk...
Kazakları eleştiremeyiz, onların cürümü bu kadardı sonuçta. Biz ise sonuç odaklı oynuyorduk. Tek hedefimiz, bu maçı kazanmaktı. Kazaklar, ilk kez 44'te kalemize gelme cesaretini gösterdiler ve ilk şutları da bu dakikada geldi. Aslında ilk yarı tam da istediğimiz gibi sonuçlanmış, soyunma odasına "artık tamam" havasında girmiştik. En önemlisi rakibe de bunu kabullendirmiştik.
Hollanda gibi ikinci yarıda vitesi artıracağımızı düşünmekle beraber, diğer yandan da yıllar yılı bitmeyen hastalığımız olan 'geriye çekilme', 'rölanti futbol' gibi sonunda her zaman üzüldüğümüz, maç bitsin diye dua ettiğimiz kahır dakikaları başladı. Takım anlamsızca sanki karşısında Hollanda varmışcasına kapanmaya, geri çekilmeye zorlandı. Kazaklar güçleri ölçüsünde kalemize gelmeye başladılar. Sağlı sollu bindirmelerle pozisyon bulmaya çalıştılar. böylesine bir rakip karşısında sahamızda hem de 2-0'ı bulmuşken yaşadığımız acziyet için yazacak bir kelime bulamıyorum : UTANÇ VERİCİ...
Belki Kazaklar, gollük pozisyonlar bulamıyordu ama ikinci yarının ilk 15 dakikalık bölümünde bizi neredeyse sahamıza hapsetmişti. Fatih Terim ayarında bir teknik adamın bu duruma seyirci kalmamasını ve oyuncu değişikliğine gitmesini bekledik dakikalarca. Futbolcuların neredeyse tamamı 'uyku modunda' oynamaya devam ediyor, sol kanadımızda kulüplerinde gayet iyi futbol oynadıklarına aşina olduğumuz Caner - Olcay kanadı bir türlü işleyemiyordu. Arda Turan, zor dakikalarda topu çok iyi saklıyor, akıllıca faul aldırtıyor ama yine futbolu tatmin edilebilir düzeyde olmuyordu. Genç Ozan Tufan yine sağlam oynuyor, Serdar Aziz - Semih Kaya ikilisi ise en rahat maçlarından birinde mücadele ediyordu...
Dakikalar 70'i gösterdiğinde stat hoparlöründen gelen seyirci sayısının 27.549 olduğu söylenince tahminimin tuttuğunu gördüm. Ne var ki, seyirci asla tatmin olmuyordu, olamazdı da. Fatih Terim, ilk değişikliğini taa 74'te hem de Umut Bulut - Mehmet Topal ile yapınca vaziyetimiz daha bir su yüzüne çıkıyordu : "Skoru koru ve maçı bitir"... Bu arada 71.dakikadaki 2 dakika süren "Yeterrrr, Yıldırım Demirören yeteeerrr" tezahüratı da yine dikkat çekti.
Selçuk İnan - Frikik... Gol mü değil mi?
İlk yarıda 3 korner bulduğumuz maçta, ikinci yarıda 3.golü bulduğumuz pozisyon öncesi kazandığımız tek korner ile 3.golü bulduğumuzda dakikalar 83'ü gösteriyordu. Bu şans golü ile beraber nihayet tabelada istenilen farklı galibiyet imajını hafiften gösteriyorduk. Caner Erkin'in adam akıllı ilk defa soldan bindirmesini golden 1 dakika öncesinde (82'de) Olcay'ın onu görmediği pozisyonda gördük. Ne var ki, ikinci yarıda attığı 6 kornerle kalemizi bunaltan + Volkan Babacan'ın % 100 2 tane gollük pozisyonu kurtarması dahi, Kazakların bir gol atmasının futbolun hala adil olduğunu gösterir nitelikteydi. Penaltıdan yediğimiz golü Kazaklar kesinlikle hak etmişti. Durağan oynayan, üretkenlikten uzak Milli takımımızın gol yemesini şahsen çok yadırgadım, bize yakışmadı. Acaba oynadığımız bu etkisiz ve nahoş futbol karşısında karşımızda İzlanda olsa ne olurdu, düşünmek dahi istemiyorum...
Sikletimiz olmayan Kazakistan karşısında dahi rakibin gördüğü tek sarı karta karşılık gördüğümüz 3 sarı kart ile dahi nasıl bir anlayışla futbol oynadığımızın temel bir göstergesiydi. Kaldı ki Arda Turan'ın gördüğü sarı kart sonrası cezalı olması da en fazla Fatih Terim'in planlarını alt üst etti...
Tek kazanılan 3 puandı, gerisi teferruat. Ölü toprak şimdilik atıldı ama Mart ayında Hollanda deplasmanı ile başlanacak olan zorlu süreç öncesi hiçbir ışık görülmedi, hissedilmedi...
Maçın başlamasına az bir zaman kala gördüğüm seyircinin en az 30.000 olduğunu ve Milli takımın bu denli kötü olduğu bir ortamda gelen bu kadar taraftar sayısının beni oldukça şaşırttığını da eklemeliyim. Kötü günde dahi gelen onbinlerin istediği tek şey ise atak futbol, istekli futbol ve skor tabelasında farklı bir skor. Belki de en önemlisi 2002 ruhu, 2008 ruhu...

Maç öncesinde tam da bizim önümüzde Volkan Demirel ile kale arkası tribün arasında yaşanan küfürleşme ile beraber, Volkan'ın taraftarlara yaptığı 'sus' işareti ve ardından eldivenlerini çıkartıp, kaleci antrenörünün ikazlarına rağmen yaptığı değişiklik işareti ile maçta oynamayacağının haberini verdi. Küfür, ülkedeki her futbol severin karşı çıktığı ama kulüp bazında kimin sahasında oynanıyorsa diğer rakibin futbolcularına yaptığı alışageldiğimiz kötü bir manzara. Ne var ki, sahaya ısınmak için çıktığı ilk dakikadan itibaren gelecek eleştirilere karşı kulağını tıkamak ve 'neden sadece ben?', 'neden sadece bana küfrediyorlar?' tarzı bir özeleştiri ile Volkan gibi 34'üne gelmiş profesyonelliğin zirvesindeki bir kaleciye bu 'talihsiz vesika' yakışmadı. Hele ki, geçmişinde küfür konusunda kendisinin de bizzat acı tecrübeleri olmasına rağmen... Maç boyunca Burak Yılmaz'a da nahoş kelimeler kullanılıyor ama profesyonellik işte tüm bunları göze almaktır, kulağını tıkamak ve arkana bakmamayı öğretir futbolculara...
Herkes benim gibi düşünmeyecektir, saygım var ama ısınma turlarını dahi tam da kale arkası tribünün önünde yapan, ilk çıktığı dakikadan itibaren herkesin görüp, "az sonra kesin tribünle münakaşa yaşayacak" diye düşündüğü bir kalecinin bence artık Milli Takım kariyeri bitmiştir. Bu başta kendisi için de Milli Takım için de daha yararlı olacaktır. Volkan Demirel'in artık birçok alternatifi var ve belki de tarihimizde bu kadar zengin kaleci bolluğunun olduğu dönemde Volkan'ın artık Milli formayı giymemesi tüm kamuoyunun lehine olacaktır...
Sahaya çıkan 11, rakip Kazakistan olunca baya bir ofansif bir dizilişteydi. Terim, belli ki erken gollerle rakibin gardını düşürüp maçı garantilemek istiyordu. Burak Yılmaz, yine inanılmaz golleri kaçıracak, Umut Bulut her zamanki gibi arı gibi çalışıp rakip defansı presle boğacaktı. Maç başladı ve ilk 20 dakikada gördük ki, geçmiş maçlarda yaşananlar bir bir bir gerçekleşmeye başladı. Üretkenlik yok, rakibi abluka altına almak yok. Nasılsa kazanırız havasında geçen ilk 20 dakikanın ardından kazanılan penaltı atışından gelen gol ve hemen ardından Burak Yılmaz'ın kendisinin ve takımının ikinci golünü attığında dahi Kazaklar, yarı sahalarında hapsolmuş durumda, "nasıl daha az gol yeriz" havasında sahalarından çıkmak istemiyorlardı. Biz ise 2.viteste normal seyrimizi devam ettiriyorduk...
Kazakları eleştiremeyiz, onların cürümü bu kadardı sonuçta. Biz ise sonuç odaklı oynuyorduk. Tek hedefimiz, bu maçı kazanmaktı. Kazaklar, ilk kez 44'te kalemize gelme cesaretini gösterdiler ve ilk şutları da bu dakikada geldi. Aslında ilk yarı tam da istediğimiz gibi sonuçlanmış, soyunma odasına "artık tamam" havasında girmiştik. En önemlisi rakibe de bunu kabullendirmiştik.Hollanda gibi ikinci yarıda vitesi artıracağımızı düşünmekle beraber, diğer yandan da yıllar yılı bitmeyen hastalığımız olan 'geriye çekilme', 'rölanti futbol' gibi sonunda her zaman üzüldüğümüz, maç bitsin diye dua ettiğimiz kahır dakikaları başladı. Takım anlamsızca sanki karşısında Hollanda varmışcasına kapanmaya, geri çekilmeye zorlandı. Kazaklar güçleri ölçüsünde kalemize gelmeye başladılar. Sağlı sollu bindirmelerle pozisyon bulmaya çalıştılar. böylesine bir rakip karşısında sahamızda hem de 2-0'ı bulmuşken yaşadığımız acziyet için yazacak bir kelime bulamıyorum : UTANÇ VERİCİ...
Belki Kazaklar, gollük pozisyonlar bulamıyordu ama ikinci yarının ilk 15 dakikalık bölümünde bizi neredeyse sahamıza hapsetmişti. Fatih Terim ayarında bir teknik adamın bu duruma seyirci kalmamasını ve oyuncu değişikliğine gitmesini bekledik dakikalarca. Futbolcuların neredeyse tamamı 'uyku modunda' oynamaya devam ediyor, sol kanadımızda kulüplerinde gayet iyi futbol oynadıklarına aşina olduğumuz Caner - Olcay kanadı bir türlü işleyemiyordu. Arda Turan, zor dakikalarda topu çok iyi saklıyor, akıllıca faul aldırtıyor ama yine futbolu tatmin edilebilir düzeyde olmuyordu. Genç Ozan Tufan yine sağlam oynuyor, Serdar Aziz - Semih Kaya ikilisi ise en rahat maçlarından birinde mücadele ediyordu...
Dakikalar 70'i gösterdiğinde stat hoparlöründen gelen seyirci sayısının 27.549 olduğu söylenince tahminimin tuttuğunu gördüm. Ne var ki, seyirci asla tatmin olmuyordu, olamazdı da. Fatih Terim, ilk değişikliğini taa 74'te hem de Umut Bulut - Mehmet Topal ile yapınca vaziyetimiz daha bir su yüzüne çıkıyordu : "Skoru koru ve maçı bitir"... Bu arada 71.dakikadaki 2 dakika süren "Yeterrrr, Yıldırım Demirören yeteeerrr" tezahüratı da yine dikkat çekti.
İlk yarıda 3 korner bulduğumuz maçta, ikinci yarıda 3.golü bulduğumuz pozisyon öncesi kazandığımız tek korner ile 3.golü bulduğumuzda dakikalar 83'ü gösteriyordu. Bu şans golü ile beraber nihayet tabelada istenilen farklı galibiyet imajını hafiften gösteriyorduk. Caner Erkin'in adam akıllı ilk defa soldan bindirmesini golden 1 dakika öncesinde (82'de) Olcay'ın onu görmediği pozisyonda gördük. Ne var ki, ikinci yarıda attığı 6 kornerle kalemizi bunaltan + Volkan Babacan'ın % 100 2 tane gollük pozisyonu kurtarması dahi, Kazakların bir gol atmasının futbolun hala adil olduğunu gösterir nitelikteydi. Penaltıdan yediğimiz golü Kazaklar kesinlikle hak etmişti. Durağan oynayan, üretkenlikten uzak Milli takımımızın gol yemesini şahsen çok yadırgadım, bize yakışmadı. Acaba oynadığımız bu etkisiz ve nahoş futbol karşısında karşımızda İzlanda olsa ne olurdu, düşünmek dahi istemiyorum...
Sikletimiz olmayan Kazakistan karşısında dahi rakibin gördüğü tek sarı karta karşılık gördüğümüz 3 sarı kart ile dahi nasıl bir anlayışla futbol oynadığımızın temel bir göstergesiydi. Kaldı ki Arda Turan'ın gördüğü sarı kart sonrası cezalı olması da en fazla Fatih Terim'in planlarını alt üst etti...
Tek kazanılan 3 puandı, gerisi teferruat. Ölü toprak şimdilik atıldı ama Mart ayında Hollanda deplasmanı ile başlanacak olan zorlu süreç öncesi hiçbir ışık görülmedi, hissedilmedi...
![]() |
| Maç sonu :) |
14 Kasım 2014 Cuma
Türkiye - Kazakistan - Maç önü -
Evet A Milli Takımımız tamamen dibe vurmuş haldeydi. İzlanda'ya kaybettik, Çek Cumhuriyeti karşısında aciz kaldık, Letonya gibi sikletimiz olmayan bir ülke karşısında dahi kazanamadık. Bir futbol ülkesi olamayışımızın olağan sonuçlarıydı bunlar. 'A Milli Takım taraftarlığı' diye bir olgu var ki, biz bu terime de fazlasıyla yabancıydık. Fanatik derecede kulüp taraftarlığımızın sonucu olarak, diğer kulüp taraftarlarına olan hıncımızı öfkemizi A Milli maçın oynanacağı stadın kapısından içeri soktuğumuz için sahadaki futbolculara da o desteği, hissi, güveni veremedik. Topyekün Milli olamadık, koro halinde aynı besteleri mırıldanamadık. Sahadaki futbolcularımız da 'Milli ruh' denen olmazsa olmaz zırhlarını bir türlü giyemediler. Kulüp bazındaki iç çekişmelerimizin birebir Milli Takıma yansımalarıydı tüm yaşananlar. Türk Futbolundaki derin çatlakların sayısı o kadar fazlaydı ki bir yerde o çatlaklardan sızan suların zamanla tüm kulüpleri ve Milli takımın içine kadar sirayet etmesi inanın kimse için şaşırtıcı olmadı.
Chelsea'li Oscar'la G.Saray'lı Selçuk İnan'ın yıllık aldığı ücretlerin aynı olduğu adaletsiz ortamda tek suçlu Fatih Terim'de değildi elbette. 2 sene önce Dünya Kupası grup eleme maçlarında da benzer bir senaryo ile 6 maçta topladığı 7 puanın ardından "artık Dünya Kupası imkansız" diye gönderilen Abdullah Avcı sonrasında görevi alan ve grubun son maçında güçlü Hollanda'yı yenebilseydi baraj maçı oynayacak olan takımın başında Terim yok muydu? Bu ülke Guus Hiddink gibi uluslararası bir markayı da gördü, peki ne değişti, başarılı olabildi mi?
Tüm bu olumsuz şartlarda Kazakistan maçına gitmeye karar verdim. Herkesin demokratik bir hakkı var, kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Hatta Milli Takımı da desteklemek zorunda olmayabilirsiniz ama Milli Takım kaybetsin diye de beklemenin hoş olmadığı kanaatindeyim. Evet bunun bilincinde olarak en kötü gününde A Milli Takımın yanında olmak istedim. Evet taraftar iyi olanı alkışlar, kötü olanı da eleştirir, yuhalar ama konu 'Milli' olunca başta siyaset alanında herkes kadar milliyetçi olan safta yer alan biri olarak bunu futbolda da göstermek adına Milli formamı giyip destek olmak için orada olacaktım. Hem her şeyden önce takımın üzerine serpiştirilen ölü toprağı üstümüzden kaldırma maçıydı bu maç...
Özgüveni kaybolan Semih Kaya'ya destek olmak için gidecektim.
Selçuk İnan'ın G.Saray'a geldiği ilk yıllardaki şaşalı futbolunu tüm kamuoyuna hatırlatmak ister diye tribünde yerimi alacaktım.
Atletico Madrid'deki futbolunun yarısını dahi Milli Takıma veremeyen Arda Turan'ın sorumluluk alıp takımını uçuracağını beklediğim için Arena'ya gidecektim.
Gökhan Töre'nin şahsı adına çıkan onca olumsuz haberden sonra hırs yapıp, kariyerindeki en iyi A Milli maçını oynayacağını hayal ettiğim için bu anı canlı izlemek adına orada olacaktım.
Caner'in Gökhan Gönül'ün sağlı sollu bindirmelerine şahit olmak için, Mevlüt Erdinç'in "artık benim zamanım geldi" cümlesinin sahaya yansımasını izlemek için 12.adam olarak bende galibiyetin bir parçası olmak adına bu ana tanıklık etmek istedim.
19 yaşındaki genç yetenek Ozan Tufan'ın enerjisini bir de canlı izlemek ayrı bir keyif olacaktı şüphesiz.
Belki de en önemlisi özellikle Brezilya hezimetinden sonra konu A Milli Takım olunca yine de desteğini çekmeyen iyi günde de kötü günde de takımın yanında olan insanlarla aynı havayı koklamak için gidecektim. Asla ve asla rakibimiz dahi olmayacak Kazakistan'ı belki farklı yenecektik ama bundan sonrası için, güzel yarınları düşleme ve planlama adına bu galibiyete çok ihtiyacımız var. Evet ben Türk Telekom Arena'da olacağım ve maç sonu yazımı da gene buradan paylaşacağım...
Chelsea'li Oscar'la G.Saray'lı Selçuk İnan'ın yıllık aldığı ücretlerin aynı olduğu adaletsiz ortamda tek suçlu Fatih Terim'de değildi elbette. 2 sene önce Dünya Kupası grup eleme maçlarında da benzer bir senaryo ile 6 maçta topladığı 7 puanın ardından "artık Dünya Kupası imkansız" diye gönderilen Abdullah Avcı sonrasında görevi alan ve grubun son maçında güçlü Hollanda'yı yenebilseydi baraj maçı oynayacak olan takımın başında Terim yok muydu? Bu ülke Guus Hiddink gibi uluslararası bir markayı da gördü, peki ne değişti, başarılı olabildi mi?
Tüm bu olumsuz şartlarda Kazakistan maçına gitmeye karar verdim. Herkesin demokratik bir hakkı var, kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Hatta Milli Takımı da desteklemek zorunda olmayabilirsiniz ama Milli Takım kaybetsin diye de beklemenin hoş olmadığı kanaatindeyim. Evet bunun bilincinde olarak en kötü gününde A Milli Takımın yanında olmak istedim. Evet taraftar iyi olanı alkışlar, kötü olanı da eleştirir, yuhalar ama konu 'Milli' olunca başta siyaset alanında herkes kadar milliyetçi olan safta yer alan biri olarak bunu futbolda da göstermek adına Milli formamı giyip destek olmak için orada olacaktım. Hem her şeyden önce takımın üzerine serpiştirilen ölü toprağı üstümüzden kaldırma maçıydı bu maç...
Özgüveni kaybolan Semih Kaya'ya destek olmak için gidecektim.
Selçuk İnan'ın G.Saray'a geldiği ilk yıllardaki şaşalı futbolunu tüm kamuoyuna hatırlatmak ister diye tribünde yerimi alacaktım.
Atletico Madrid'deki futbolunun yarısını dahi Milli Takıma veremeyen Arda Turan'ın sorumluluk alıp takımını uçuracağını beklediğim için Arena'ya gidecektim.
Gökhan Töre'nin şahsı adına çıkan onca olumsuz haberden sonra hırs yapıp, kariyerindeki en iyi A Milli maçını oynayacağını hayal ettiğim için bu anı canlı izlemek adına orada olacaktım.
Caner'in Gökhan Gönül'ün sağlı sollu bindirmelerine şahit olmak için, Mevlüt Erdinç'in "artık benim zamanım geldi" cümlesinin sahaya yansımasını izlemek için 12.adam olarak bende galibiyetin bir parçası olmak adına bu ana tanıklık etmek istedim.
19 yaşındaki genç yetenek Ozan Tufan'ın enerjisini bir de canlı izlemek ayrı bir keyif olacaktı şüphesiz.
Belki de en önemlisi özellikle Brezilya hezimetinden sonra konu A Milli Takım olunca yine de desteğini çekmeyen iyi günde de kötü günde de takımın yanında olan insanlarla aynı havayı koklamak için gidecektim. Asla ve asla rakibimiz dahi olmayacak Kazakistan'ı belki farklı yenecektik ama bundan sonrası için, güzel yarınları düşleme ve planlama adına bu galibiyete çok ihtiyacımız var. Evet ben Türk Telekom Arena'da olacağım ve maç sonu yazımı da gene buradan paylaşacağım...
13 Eylül 2013 Cuma
'Ruhbilimci' Fatih Terim...
14 Ağustos'ta Gana ile yapılan özel maç sonrası görevinden istifa eden Abdullah Avcı'nın yerine TFF, biraz da kendi koltuğunu kurtarma adına - zaman kazanmak da denebilir - bir mucize yaratmak adına birkaç isim düşündü. Onlar da anlamışlardı ki Abdullah Avcı zamanında takımda o 'ruh' yoktu. Belki de Abdullah Avcı, ruhu yakalayayım derken 'Ruhr derbisi'ni izlemeye gitmişti de haberimiz yoktu! 'Ruh' denilen şey öyle kolay elde edilemiyordu, her baba yiğidin harcı zaten değildi...
'Ruh', belki de geçmiş yılların ayrıntılarında gizliydi. Sonrasında basiretsiz TFF, bir ruh çağırma seansı çalışmalarına başladı ve ilk akla gelen ise Milli Takım hassasiyetini tüm ülkenin bildiği ünlü ruhbilimci nam-ı diğer "İmparator" Fatih Terim'in kapısını çaldılar...
Kriz büyüktü... 6 maçta alınan sadece 7 puan ve kalan 4 maçın da tamamı kazanılmalıydı. Belki de bu bile yetmeyecekti ama aranılan kişi kesinlikle Fatih Terim'di. Her ne kadar G.Saray'lı taraftarların ve başkanlarının çok da istemedikleri bir durum olsa da bu bir Milli davaydı ve üzerinde fazla da düşünmeye gerek yoktu...
Ruhbilimci olduğu kadar kriz yönetme sanatını da oldukça iyi materyallerle süslemeyi çok iyi bilen Terim; pozitif enerjisi, karizması, futbolcular üzerindeki otoritesi ile bu görevin uzak ara en doğru tercihiydi. Teknik direktörler için başarı, sadece hakeden isimleri kadroya çağırıp ilk 11'i doğru çıkarmakla olmuyor. Maç içinde doğru ve yerinde oyuncu değişiklikleri de değil sadece başarının anahtarı. Futbola değer katan ince dokunuşları yapması gerekiyor teknik direktörlerin...
Ruhbilim uzmanı Terim, böylesine kısa zamanda takım üzerinde uygulayacağı elektroşokları özenle kendi elleriyle hazırladı. İşi kolay değildi ama onun felsefesi zaten belliydi : "İmkansız diye birşey yoktur, mucizeler ise biraz zaman alır..."
Sonuç... 2 maçta alınan 6 puan ve umutların son 2 maça taşınması. Bu bile güzel bir tablo aslında. Ruh çağrıldığında futbolcuların neler yapabileceklerini artık bütün ülkeye ezberletti Fatih Terim. Bu gurur şüphesiz onun ve teknik, taktik, disiplin vs. ne derseniz deyin tecrübesinde gizli...
Teknik adamın futbolcuya verdiği heyecan ve futbolcusunun hocasına duyduğu güven ve saygının sahaya yansımış şeklidir Fatih Terim'in bu başarılarının gerçek sırrı. Bu durum yoksa zaten başarının da gelmesi ancak tesadüfi olur...
'Ruh', belki de geçmiş yılların ayrıntılarında gizliydi. Sonrasında basiretsiz TFF, bir ruh çağırma seansı çalışmalarına başladı ve ilk akla gelen ise Milli Takım hassasiyetini tüm ülkenin bildiği ünlü ruhbilimci nam-ı diğer "İmparator" Fatih Terim'in kapısını çaldılar...
Kriz büyüktü... 6 maçta alınan sadece 7 puan ve kalan 4 maçın da tamamı kazanılmalıydı. Belki de bu bile yetmeyecekti ama aranılan kişi kesinlikle Fatih Terim'di. Her ne kadar G.Saray'lı taraftarların ve başkanlarının çok da istemedikleri bir durum olsa da bu bir Milli davaydı ve üzerinde fazla da düşünmeye gerek yoktu...
Ruhbilimci olduğu kadar kriz yönetme sanatını da oldukça iyi materyallerle süslemeyi çok iyi bilen Terim; pozitif enerjisi, karizması, futbolcular üzerindeki otoritesi ile bu görevin uzak ara en doğru tercihiydi. Teknik direktörler için başarı, sadece hakeden isimleri kadroya çağırıp ilk 11'i doğru çıkarmakla olmuyor. Maç içinde doğru ve yerinde oyuncu değişiklikleri de değil sadece başarının anahtarı. Futbola değer katan ince dokunuşları yapması gerekiyor teknik direktörlerin...
Sonuç... 2 maçta alınan 6 puan ve umutların son 2 maça taşınması. Bu bile güzel bir tablo aslında. Ruh çağrıldığında futbolcuların neler yapabileceklerini artık bütün ülkeye ezberletti Fatih Terim. Bu gurur şüphesiz onun ve teknik, taktik, disiplin vs. ne derseniz deyin tecrübesinde gizli...
Teknik adamın futbolcuya verdiği heyecan ve futbolcusunun hocasına duyduğu güven ve saygının sahaya yansımış şeklidir Fatih Terim'in bu başarılarının gerçek sırrı. Bu durum yoksa zaten başarının da gelmesi ancak tesadüfi olur...
17 Aralık 2012 Pazartesi
Son Dünya (Maya) Derbisi (!)
Bir sözde dünya derbisini daha (Yurt dışından sadece 18 basın mensubunun izlediği) atlattık kazasız belasız... Maya takvimine göre son dünya derbisi olması münasebetiyle de bir hayli dikkat çekici bir maçtı...
Kalemimden bu maça yansıyan notlarım ise şu şekilde:
Maç öncesi teknik adamların takımlarını oynatma biçimleri, kadro derinliği, saha avantajı gibi sebeplerden dolayı Galatasaray'ın bir adım önde maça başlayışı...
Tribünlerdeki kareografinin mükemmelliği...
Volkan Demirel'in artık klasik haline gelen G.Saray deplasmanlarındaki olağanüstü performansının sekteye uğraması...
Selçuk İnan'ın bir Fenerbahçe maçında daha frikikten gol atması...
Bekir'in akıllardaki yerini koruyan muhteşem röveşata golünden sonra yine aynı güzellikteki kafa golü, fakat bu defa yanlış adrese...
Fenerbahçe'nin Alex'ten sonra gözle görülen lider oyuncu eksikliğinin direkt maça etkisi... Arkadaşlarını yönlendirecek, sahadaki uyur -gezer mücadeleye isyan edecek bir futbolcunun olmaması, kritik anlarda kimsenin sorumluluk alamaması...
Fatih Terim'in küçük - büyük rakip dinlemeden her maçına çift forvetle çıkması ve kendisi için her önemli / kritik maçtan (Manu, Braga, Cluj) alnı ak çıkması... Buna karşılık artık 11-12 yaşındaki çocukların dahi ezbere bildiği bir ilk 11 ile sahaya çıkan, risk almayı ve ezber bozmayı sevmeyen Aykut Kocaman'ın klasik 4-2-3'i (pratikte 8-1-1'i)...
F.Bahçe'nin deplasman fobisi ve hep ilk golü yedikten sonraki 'kıpırdanma' havası... Sahadaki ruhsuz oyun sonrası, en azından "Forma kazanır" diyen taraftarların haklı tepkisi... Deplasmandaki 8.maç sonucunda hala alınan tek galibiyet. (Lig sonuncusu Akhisar)
F.Bahçe'nin Kuyt ve Sow'dan başka tabelayı değiştirecek derecede yaratıcı oyuncu eksikliğinin sezon başından beri olduğu gibi pozisyon eksikliğine sebep olması ve kaçınılmaz son... F.Bahçe'nin orta saha 4'lüsünün (Cristian - M.Topal - Meireles - Caner) ceza alanına attığı 12 'top'a karşılık rakibi G.Saray'ın (Selçuk - Melo - Amrabat - Hamit ) bu alanda 25 rakamına ulaşması... Sow'un neden 3 büyükler arasında en az topla buluşan santrfor olduğunun net bir şekilde sahaya yansıması...
Genel olarak beklentilerin aşağısında bir futbol anlayışı... Rakipleri Beşiktaş'ın iştahlı, pozitif oynayan ve rakibini de oynatan futbol rengine 2 takımın da yaklaşamaması...
Burak Yılmaz gibi bir santrforun yaptığı 7 faulle açık ara maçın en çok faul yapan futbolcusu olmayı başarması... Burak - Umut ikilisinin gol atamadığı 3. maç olması...
Hasan Ali Kaldırım'ın futbol hayatındaki ilk resmi golünü bir G.Saray maçında ve sağ ayakla atması...
Meireles gibi bu lige 'fazlasıyla profesyonel' bir futbolcunun oyundan çıkarken hakeme yaptığı 'çirkin' hareketler ve kulübüne, kariyerine, taraftarlara ve en başta futbola ihanetin fotokopisi...
G.Saray'ın son 2 yılda derbi maçlarda aldığı sonuçlarla F.Bahçe üzerindeki psikolojik baskı ve başarısız sonuçlarının silinmesi (Son 6 maçta 3G, 2B, 1M) ve sonuç olarak tablonun F.Bahçe aleyhine dönmesi...
... ve vasatın üzerine çıkmayan / çıkamayan 2 takımın mücadelesinde rakibinden biraz daha olumlu işler yapan G.Saray kazandı ve ilk yarıyı lider bitirmeyi garantiledi...
twitter.com/serdarsozkesen
Kalemimden bu maça yansıyan notlarım ise şu şekilde:
Maç öncesi teknik adamların takımlarını oynatma biçimleri, kadro derinliği, saha avantajı gibi sebeplerden dolayı Galatasaray'ın bir adım önde maça başlayışı...
Tribünlerdeki kareografinin mükemmelliği...
Volkan Demirel'in artık klasik haline gelen G.Saray deplasmanlarındaki olağanüstü performansının sekteye uğraması...
Selçuk İnan'ın bir Fenerbahçe maçında daha frikikten gol atması...
Bekir'in akıllardaki yerini koruyan muhteşem röveşata golünden sonra yine aynı güzellikteki kafa golü, fakat bu defa yanlış adrese...
Fenerbahçe'nin Alex'ten sonra gözle görülen lider oyuncu eksikliğinin direkt maça etkisi... Arkadaşlarını yönlendirecek, sahadaki uyur -gezer mücadeleye isyan edecek bir futbolcunun olmaması, kritik anlarda kimsenin sorumluluk alamaması...
F.Bahçe'nin deplasman fobisi ve hep ilk golü yedikten sonraki 'kıpırdanma' havası... Sahadaki ruhsuz oyun sonrası, en azından "Forma kazanır" diyen taraftarların haklı tepkisi... Deplasmandaki 8.maç sonucunda hala alınan tek galibiyet. (Lig sonuncusu Akhisar)
F.Bahçe'nin Kuyt ve Sow'dan başka tabelayı değiştirecek derecede yaratıcı oyuncu eksikliğinin sezon başından beri olduğu gibi pozisyon eksikliğine sebep olması ve kaçınılmaz son... F.Bahçe'nin orta saha 4'lüsünün (Cristian - M.Topal - Meireles - Caner) ceza alanına attığı 12 'top'a karşılık rakibi G.Saray'ın (Selçuk - Melo - Amrabat - Hamit ) bu alanda 25 rakamına ulaşması... Sow'un neden 3 büyükler arasında en az topla buluşan santrfor olduğunun net bir şekilde sahaya yansıması...
Genel olarak beklentilerin aşağısında bir futbol anlayışı... Rakipleri Beşiktaş'ın iştahlı, pozitif oynayan ve rakibini de oynatan futbol rengine 2 takımın da yaklaşamaması...
Burak Yılmaz gibi bir santrforun yaptığı 7 faulle açık ara maçın en çok faul yapan futbolcusu olmayı başarması... Burak - Umut ikilisinin gol atamadığı 3. maç olması...
Hasan Ali Kaldırım'ın futbol hayatındaki ilk resmi golünü bir G.Saray maçında ve sağ ayakla atması...
G.Saray'ın son 2 yılda derbi maçlarda aldığı sonuçlarla F.Bahçe üzerindeki psikolojik baskı ve başarısız sonuçlarının silinmesi (Son 6 maçta 3G, 2B, 1M) ve sonuç olarak tablonun F.Bahçe aleyhine dönmesi...
... ve vasatın üzerine çıkmayan / çıkamayan 2 takımın mücadelesinde rakibinden biraz daha olumlu işler yapan G.Saray kazandı ve ilk yarıyı lider bitirmeyi garantiledi...
twitter.com/serdarsozkesen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR
-
Yeri geldiğinde küçük çaplı takımınıza büyük başarılar sığdırıp kariyerimize unutulmaz şampiyonluklar kazandıran takımınızın kilit oyuncular...
-
Aşağı yukarı 22-23 yıldır futbolu yakından takip ederim ve sürekli içindeyim. Bazı anlar vardır yıllar geçse de asla unutulmaz. Nesilden nes...
-
Önce Başakşehir gibi ters gelen takıma karşı üstün futbol ve attığı 2 gol... Ardından son 20 derbide sadece 2 kez kazanabilen bir takı...
-
Her yıl olduğu gibi 2016 yılında da birçok ünlü futbolcu aktif kariyerlerine son verdi. Son yıllarda futbolcuların kendilerine daha iyi bakı...
-
Aralık 2019’da ortaya çıkan ve etkisi yavaş yavaş tüm dünyaya yayılan koronavirüs salgını, binlerce insanın canına mâl olurken, NBA ...










