2004'te Porto'yu Avrupa'nın 1 numarası yaptığında soluğu Ada'da, Premier Lig'de alacaktı Jose Mourinho. İngiltere'de bütün durağan giden işleri bozacak, tabloidleri değiştirecek, alışkanlıklara son verecek, sivri dili ve kendine has taktikleri ile başta Chelsea olmak üzere aynı zamanda Ada futbolunun da tarihini değiştirecekti. Gelir gelmez ilk sezonunda kulübüne 50 sene sonra lig şampiyonluğu yaşatacak, döneminin en iyileri arasında yer alan Sir Alex Ferguson, Arsene Wenger ve diğerleri ile zaman zaman atışacak, onların bir anlamda belalısı olacaktı. İki dönem Chelsea'yi çalıştıracak ve bu dönemlerde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayamasa da takımını sürekli Avrupa'nın en elit takımları arasına yazdırmayı başaracak olan Mourinho'nun unutulmaz Chelsea'sinde 4 futbolcu vardı ki, bunlar takımın tüm başarılarındaki ortak payda idi. Hepsini biliyorsunuz, bu dört kişi Cech, Terry, Lampard ve Drogba'dan başkası değildi. Biri kalede 'dev'leşip uçan kaçanı tutacak, biri savunmada adam geçirmeyecek, diğeri orta alanda oyunu iki yönde de şiir gibi oynayacak, kalanı da en zor zamanlarda takımın gol yükünü çekip zaferler yaşatacaktı. Plan, program mükemmele yakın bir şekilde yıllarca sürüp işleyecek ve Chelsea, kulüp tarihinin altın çağını yaşayacak, en ulaşılmaz denilen kupalarıkazanacak, koleksiyonunu sürekli genişletecekti.
Didier Drogba (2004-2012 ve 2014-2015) Petr Cech (2004-2015) Frank Lampard (2001-2014) John Terry (1998-2017)
Öncelikle takımına adeta tek başına Şampiyonlar Ligi'ni kazandıran Drogba 2012'de (2014-2015'te 1 sezon daha), sonrasında 2014'te Lampard takımdan ayrılmak zorunda kaldı. 2015'te ise Cech, yaş engeline takılıp kaleyi Courtois'e bırakıp Arsenal'e imza attı. Herkes birer birer giderken Terry ise dimdik ayakta kaldı. Acımasız yıllara, gelen giden teknik direktörlere inat takımın demirbaşı olarak sürekli kadronun içinde yer aldı.
11 sezon aralıksız forma giyen Cech; 2000'li yılların en iyi 5 kalecisinden biri olacak, Terry; Avrupa futbolunun son 15 yıldaki en iyi 5-6 savunmacısından biri olarak anılacak, Lampard; 'çift yönlü ortasaha' cümlesi kurulunca akla gelen 4-5 isimden biri olarak örnek gösterilecek ve Drogba; 'bir takımdan daha fazlası'nın baş aktörlerinden ve son 15 yılın en yetenekli santrforlarından biri olarak dillendirilmeye devam edecek.
John Terry; dönem dönem futbol dışı vukuatları ile gündeme gelse de o, tekmeye kafa atan savaşçı karakterinin yanı sıra, gemisini en zor günlerde dahi terk etmeyi düşünmeyen sağlam duruşu ve kulübüne doğuştan bağlılığı ile adını çoktan efsaneler arasına yazdırdı bile. 'Mahşerin dört atlısı'ndan kalan 'son kale' John Terry de 2017'de aktif futbol yaşantısına son veriyor. Stamford Bridge tribünleri ve Londra onu asla unutmayacak. Chelsea tarihinin en başarılı kaptanının rekorlarına bir göz atalım :
- Attığı 40 golle Premier Lig'in en golcü savunma futbolcusu - Premier Lig'in en fazla gol yemeden maç tamamlayan savunmacısı - Premier Lig'de Terry'den daha fazla kaptanlık pazubandı takan bir futbolcu yok - FIFA Yılın 11'ine en çok seçilen savunma oyuncusu - Premier Lig'de en fazla kırmızı kart gören Chelsea futbolcusu - UEFA yılın savunmacısı ödülünü en fazla kazanan futbolcu - 4 Premier Lig, 5 FA Cup, 3 Lig Kupası, 1'er kez de Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu. John Terry'nin olmadığı Chelsea tarihinde ise müzede sadece 1 Premier Lig, 2'şer kez de FA Cup ve Lig Kupası var.
Şimdilerde 'mahşerin 4 atlısı' söz dizesinin içini Antonio Conte ile lig şampiyonluğuna koşan Courtois, Cahill (Kante), Hazard ve Costa dolduruyor. Bu dörtlü, birkaç yıl daha takımda kalırlarsa, Cech - Terry - Lampard - Drogba etkisini gösterebilecek potansiyele sahipler. Artık bekleyip göreceğiz...
Şampiyonlar Ligi tarihinin kesinlikle en başarılı teknik direktörü. 2 farklı takım ile 7 sezonda 2 şampiyonluk ve 5 yarı final. Daha doğrusu 7 sezonun tamamında son 4'e kalmış bir teknik adamdan bahsediyoruz. İstediğiniz kadar dünyanın en büyük 3 takımından ikisini çalıştırdı deyiniz ama Pep, sahip olduğu özelliklerle tam bir taktik deha. Bunu rakamlar ve istatistikler yeteri kadar söylüyor. Bayern Münih yönetimi ve taraftarı onun gidişinin ardından yüksek sesle eleştirecektir, ki kendilerince kesinlikle haklı sayılırlar. Bawyeralılar için şampiyonluk dışında her sonuç başarısızlık olarak addedileceği için de Guardiola, kağıt üstünde başarısız olmuştur. Pep'in en dikkat çekici istatistiği ise; Şampiyonlar Ligi şampiyonu olamadığı 5 sezonun 4'ünde yarı finallerde kime elendiyse, o takımın o sezonu şampiyon olarak tamamlaması. Barcelona'nın başındayken; 2010'da Mourinho'nun İnter'ine, 2012'de ise Di Matteo'nun Chelsea'sine elendi ve o sezonlarda kupayı bu takımlar kazandı. Bayern Münih'te ise 3 sezon üstüste yarı finallerde İspanyol takımlarına karşı kaybetti. 2014'te elendiği Real Madrid, tam 10 sene sonra mutlu sona ulaşırken, 2015'te de Luis Enrique'nin Barca'sı kupayı müzesine götürdü. Son olarak Simeone'nin kapalı duvarını aşamayan Pep'in yarı final lanetinde acaba tarih tekerrür eder de Atletico Madrid şampiyon olur mu? İşte bunun için biraz daha bekleyeceğiz...
Bu sorunun cevabını aslında çok düşündüm ama tam olarak içime sinen bir yanıt bulamadım. Yıllarca Sir Bobby Robson ve Van Gaal gibi iki efsane teknik adamın ardında Porto ve Barcelona'da yardımcılık yapan bir teknik adamın her Barcelona'ya rakip olduğunda polemiklere girmesinin, tabiri caizse Katalanları çekememesinin sebebini bilen varsa bana da anlatsın.
Chelsea, İnter ve Real Madrid'in başındayken defalarca Barcelona ile eşleşen / karşılaşan Mourinho, sürekli tansiyonu yüksek maçlar oynadı. Chelsea'yi ilk çalıştırmaya başladığı 2004-2005 sezonu daha ilk maçında Sir Alex Ferguson'un Manchester'ını yenebilme başarısı gösteren Jose, bu galibiyetle Ferguson'a artık bu ligde yalnız değilsin mesajını inceden veriyordu. Yine ilk yılında Şampiyonlar Ligi ikinci turunda eşleştiği Ronaldinho, Eto'o'lu Barcelona'yı elemiş ve o sezon yarı finale kadar çıkmıştı. O zamanlar Barca'nın başında Rijkaard vardı. Bir sezon sonra tarih tekerrür etti ve yine ikinci turda Hollandalı teknik adamla karşı karşıya geldi. Messi'nin ilk defa Barca formasını tam olarak giydiği dönemde bu defa turu atlayan Katalanlar olmuştu. Mourinho'nun Barcelona'dan, Barcelona'nın da ondan vazgeçeceği yoktu ve Chelsea ile olan üçüncü sezonunda yine Barcelona ile eşleşti. Bu defa gruplarda birbirlerine rakip oldular ve İngiltere'de kazanırlarken, İspanya'dan beraberliği kopardılar. Mourinho, Rijkaard'a sayısal olarak üstünlüğünü ortaya koymuştu. Ne var ki yarı finalde o zamanki belalıları Liverpool'a elenmişlerdi ve açıkçası biraz da hevesi kaçmıştı Mourinho'nun. Herşey iyi giderken sonunu bir türlü getiremiyordu. Bir dahaki sezonun altıncı haftasında Blackburn beraberliğinin ardından istifa etti ve sezon sonuna kadar dinlendi.
Chelsea - Barcelona 06.05.2009 efsane maç
Erken istifa sonrası Mourinho'nun yardımcısı olan Avram Grant göreve geldi ve takımı kimselerin beklemediği bir şekilde sadece iki puan farkla lig ikincisi yaptı, Şampiyonlar Ligi'nde Moskova'da Manchester Unıted karşısında final oynattı ama penaltılarla kaybetti. Gerçeği söylemek gerekirse Chelsea - Barcelona rekabetinin herkeste en derin iz bırakan maçları, Avram Grant'ın muazzam başarılı geçen sezonuna rağmen gönderilip yerine Luiz Felipe Scolari'nin geldiği, onun da başarısız bulunarak Şubat sonunda apar topar gönderilip Guus Hiddink'in göreve getirildiği 2008-2009 sezonunda Barcelona ile eşleştikleri Şampiyonlar Ligi yarı final mücadeleleridir. Sezona Rijkaard'ın yerine Pep Guardiola ile başlayan Barcelona karşısında Nou Camp'ta alınan 0-0'lık skorun avantajı ile Stamford Bridge'de oynanacak maçın tansiyonunu varın siz tahmin edin. Şampiyonlar Ligi tarihinin en önemli ve dramatik maçlarından biri oynandı o gece. Öyle ki Chelsea'ye 1-0'lık galibiyet final için yetecek ve Hiddink, sadece 3 ay sürecek olan Chelsea macerasında çok önemli bir başarıya imza atacaktı. Daha 10.dakikada Essien'in ayağından muhteşem ötesi bir vuruşla golü bulduklarında Guus Hiddink sevinmişti. bir de üzerine 66'da Abidal oyundan atılınca değmeyin Chelsea'nin keyfine. Ama Barca bu, eğer ikinciyi atamazsan maçın sonlarını sıkıntı ile oynarsın. Nitekim 90+'da ilk golü atan Essien'in ölümcül hatası ve sonrasında Messi'nin asistinde İniesta, mevkiisinin belki de en az gol atan futbolcusu olmasına rağmen kariyerinin en anlamlı golünü atınca Stamford Bridge tam bir ölüm sessizliğine büründü. Zafer, ilk sezonunda Şampiyonlar Ligi'ni de kazanacak olan Guardiola ve öğrencilerinindi. Pep'in golden sonraki atletizmcileri kıskandıran koşusu da görülmeye değerdi. Bu golü o dakikada kim yese üzüntüden kahrolur. Birkaç gün antrenmana çıkası gelmez, kendini odaya bile kitleyebilirsin. Bir dakika farkla kaçan final treni ve sonunda Guardiola'nın Barcelona'sına elenmek kimsenin asla tahammül edemeyeceği bir gerçektir.
Louis Van Gaal, Ronaldo Koeman, Frans Hoek and Jose Mourinho
Neredeyse bir sezon takım çalıştırmayan Mourinho, 2008-2009 sezonunda, Çizme'nin yolunu tutar. Hiddink'in Barcelona'ya dramatik bir şekilde elendiği sezon, o daha ikinci turda Sir Alex Ferguson'a elenir ve sadece Serie A'daki lig ve kupa şampiyonluklarıyla avunur. İnter'deki ikinci sezonunda ise Chelsea'li yıllarında sıklıkla karşılaştığı Barcelona ile bir kez daha rakip olurlar. Grup maçlarında aynı gruba düşen İnter ve Barcelona, ilk maçta golsüz beraberlikle ayrılırlar İtalya'dan. Rövanşta gülen ise Pep olur ve 2-0 kazanır. Yine de ikisi birden gruptan çıkarlar ama kaderin cilvesi yarı finalde yolları yine kesişir. İlk maç yine San Siro'da. Sneijder, Maicon ve Diego Milito ile Katalanlara ummadıkları bir mağlubiyet yaşatır Mou. 3-1'lik alınan görkemli zafer, yine de birçok futbolsever ve yorumcularda "İnter avantajlı ama Messi, İniesta, Xavi, İbrahimovic'li Barcelona en az 2 fark atar ve turu zor da olsa geçer" anlayışı hakimdi. Mourinho bunun bilincinde Camp Nou'ya otobüsü park eder ve Barca'nın akın akın gelen ataklarına bu şekilde set çeker. Henüz 28'de şimdilerin PSG'lisi Thiago Motta atılınca Mourinho telaşa düşer. İkinci yarıda tüm silahlarını kenara alarak Sneijder ve Milito'nun yerine Muntari ve Cordoba'yı sahaya sürer. Otobüs artık tamamen Julio Cesar'ın tam önündedir. 84'e kadar gol yemeden dayansalar da Pique kilidi açar, 1-0. Uzatmalarla beraber kalan 10 dakika Mourinho için belki de 1 saat, 1 gün gibi gelir ama otobüs taktiği başarılı olur ve Portekizli bu defa Pep'den intikamını alır. Zaten sonrası malum, finalde eski hocası Van Gaal'in Bayern Münih'ini 2-0 yenerek Porto'dan sonra ikinci kez Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu başarısına ulaşır.
14.05.1997 Kupa Galipleri Kupası - Sir Bobby Robson & Ronaldo
Mourinho'yu bu başarı ve Barca'yı eleme zevki tam olarak tatmin etmemiş olmalı ki, İtalya'daki misyonunu tamamlar ve kendi isteğiyle İnter'den ayrılır. Hem farklı 3 takımla Şampiyonlar Ligi'ni kazanabilme hem de yine Barcelona ile didişme isteği için İspanya'ya Real Madrid'in başına geçer. Galacticos şüphesiz bu hedefleri için en uygun yer olmalıydı. Gelir gelmez kulübün efsaneleri Raul ve Guti'nin yanı sıra Van der Vaart'ı gönderen Mou, Mesut Özil, Khedira ve Di Maria gibi flaş transferler yaptı. 3 sezon kaldığı Madrid serüveninde sadece bir kez Barca'nın üzerinde şampiyon olurken, Guardiola'nın Barcelona'sı ile 11 maçta sadece iki kez kazandı, 5 kez ise kaybeden taraf oldu. Ayrıca üç sezonda aldığı toplamda 3 kupa ile Barca'nın oldukça gerisinde kaldı. Mourinho en büyük hedefi olan Şampiyonlar Ligi'ni kazanamadıktan sonra tekrar ilk göz ağrısı Chelsea ile nikah tazeledi. Bu arada Guardiola da dünyada tüm kupalara ambargo koyduğu Barcelona macerasından sonra yeni heyecanlar arama ümidiyle bir diğer 'dev' Bayern Münih'in yolunu tuttu ve ne ilginç tesadüftür ki, Guardiola'nın Bayern ile ilk çıkacağı resmi maç UEFA Süper Kupası maçında Mourinho'nun yeni Chelsea'si olacaktı. Normal süresi 1-1, uzatmaları 2-2 biten çekişmeli maçta penaltılarla gülen taraf Guardiola oldu ve Mourinho bir kez daha ezeli rakibine kaybetti. Ezeli rakip demişken Pep ile Jose'nin teknik adam olarak karşı karşıya geldikleri maçlarda Guardiola'nın 7-3'lük göz alıcı bir üstünlüğü var. 6 maçta ise eşitlik bozulmamış.
İnsan Mourinho'nun teknik adamlığa ilk başladığı dönemlerde, yani açıkçası mesleğine stajyer olarak girdiği Barcelona dönemlerindeki fotoğraflara bakınca neden Barcelona düşmanı olduğuna anlam veremiyor. Kendisini ispatlamak mı? 2000'li yılların en başarılı takımı Barcelona olduğu için mi? Porto ve Chelsea'deki başarıları ile tüm dünyanın takdirini kazanmışken, 2008 yazında Barcelona'da geçmişteki hocaları Bobby Robson ve Van Gaal gibi Rijkaard'dan boşalan koltuğa oturmak istediği halde bazı yöneticilerin buna karşı çıkmasından mı? Kendisinin yerine gelen Guardiola'nın bütün kupaları alıp tüm dünya tarafından en iyi teknik direktör olarak lanse edilmesinden mi? Yoksa şahsına münhasır özel bir takıntı mı?
Efsane teknik adam Sir Alex Ferguson sonrası David Moyes ile tam anlamıyla dibe vuran Ada'nın en prestijli takımı Manchester Unıted, eski günlerine dönme arayışı ile işinin ehli olan Van Gaal'i teknik adam koltuğuna oturtmuştu. Van Gaal ilk senesinde doğal olarak arayış içerisinde olmuş ve ligi 4.sırada bitirip Şampiyonlar Ligi vizesini almıştı. Bu sezon ise artık taraftarlar ligde şampiyonluk, Avrupa'da ise minimum çeyrek ya da yarı final istiyorlar. Tüm bu büyük beklentiler ışığında transfer için yoğun mesai harcayan yönetim, aldıklarından çok alamadıklarıyla gündemde.
Van Gaal gibi gayet prestijli bir teknik adama sahip olsalar da uzun vadede tüm maratonları kaldırabilecek bir kadroya hala sahip değiller. Özellikle takımın gol noktalarında yaşadığı kısırlık fazlasıyla dikkat çekiyor. Manchester Unıted yönetimi ve Van Gaal'in 2015 - 2016 sezonu için transfer edemediği isimlerden bir 11 hazırlanmış. Eğer bu kadro gerçeğe dönüşseydi, en azından 4-5 tanesi dahi alınsaydı Premier Lig için şampiyonluğun en büyüğü adayı olurlardı.
Ne diyelim, Van Gaal o kendine has elindeki kağıtlara futbolcu isimlerini yazıp yine yönetime verecek ama yönetim ne kadarını alabilecek, bekleyip göreceğiz. Tabii atı alan Üsküdar'ı geçmezse :) Kaldı ki Van Gaal'in transfer başarısızlığı sonrası çok sinirlendiği de net bir şekilde ekranlara yansıyor.
Gerrard'sız bir Liverpool, Casillas'ın olmadığı bir Real Madrid, Xavi'siz bir Barcelona, Schweinsteiger olmadan Bayern Münih (gönderiliş sebebi farklı olsa da), Pirlo'suz bir Serie A... Drogba ve Lampard'ın Ada'dan uzaklara kaçışı, son 15 yılın en iyi 3 kalecisinden biri olan Petr Cech'in acısını kalbine koyarak 11 sene aradan sonra Chelsea'den gönderilişi ve modern çağın filozofu Klopp'un futboldan kısa zamanlı kopuşu... Efsaneler birer birer uzaklaşırken aramızdan... Konduramıyoruz belki de onların bu şekilde gidişlerine. Hep aynı takımda kalsaydılar diyoruz ama 'nankör' futbol ve 'hayırsız' yöneticiler hep onları "30+ yaş sendromu"ndan uzaklara iteliyor. Tıpkı daha önce Raul'un Galacticos'tan koparılması gibi, Del Piero'nun Juventus'tan zamansız ayrılışı gibi... Belki de birkaç yıl sonra sıra Rooney'e gelecek, Ramos'a gelecek, Ribery, Buffon, Terry, İniesta'ya gelecek. Kim bilir? Herkes Giggs, Scholes, Maldini, Puyol, Zanetti gibi şanslı olmuyor maalesef.
Şüphesiz hepsine üzüldüm ama en çok da, 25 yılını kulübe veren ve küçük bir çocuk gibi ağlaya ağlaya giden Casillas ve 'Serie A' markasının son 7-8 yılda iyice yerlerde süründüğü bir ortamda tek başına mücevher gibi parlayan ve çevresindekilere de bir ışık olan nam-ı diğer 'başbakan' Pirlo'nun ABD'ye gitmesine üzüldüm.
Dünyanın en büyük derbi organizasyonu olan Real Madrid - Barcelona maçlarında artık iki efsane Casillas ve Xavi olmayacak. Buna alışmak hiçte kolay değil. Schweinsteiger demek Bayern Münih'in kalbi demek. Her ne kadar gitmeyi kendisi istese de Bastian'a Bawyera'nın bağrından verilen güç, bağ, dinamizm halefi olan Vidal tarafından ne derece verilebilecek? Gerrard'ın Liverpool ile olan gönül ilişkisini, takımın en başarısız olduğu dönemlerde dahi gemisini başarılı şekilde çılgın denizlerde batırmadan yürüttüğü o anları asla unutmayacağız. Gerrard'ın her şeyiyle takımın üzerindeki görüntüsünü Henderson üstlenebilecek mi? Drogba'nın efsane olduğu Chelsea'de ve 2 sezon kaldığı Galatasaray'daki maçları, Türkiye Ligi'ne kattığı marka değeri de hep aklımızın bir köşesinde kalacak. Chelsea gibi bir kulübü dünyanın en prestijli markalarından biri haline getirmede en büyük yardımcılarından olan, ortasaha oynamasına rağmen golcülüğü, efendiliği ve 'adam'lığı ile nam salan Lampard'ın Avrupa'yı terk etmesi de ayrı bir üzüntü, ayrı bir sinir bozucu etken. Ya Cech gibi efsane bir kalecinin henüz 33 yaşında olmasına rağmen her şeyini verdiği Chelsea'den ezeli rakibi Arsenal'e gönderilişine ne demeli? Cech belki hala Londra'da ama mavilerdeki ortamı, ev sahipliğini, arkadaşlık ilişkilerini, en önemlisi de huzuru Wenger'in kırmızı malikanesinde bulabilecek mi? "Andrea Pirlo demek Serie A demek". Peki şimdi çizmeyi kim temsil edecek? Usta frikikleri, otoriter ruhu, kazanma arzusu, futbolun kitabını yazan kişiliği ile Pirlo'suz bir Serie A çok da takip edilesi görünmüyor. Son yılların en modern futbol düşünürlerinden Jurgen Klopp'un harika Dortmund projesinin de bu kadar erken bitmesi ve Klopp'un kendi deyimiyle futbola biraz ara vermesi de dünyanın dört bir yanındaki hayranlarını bir hayli üzdü. Dortmund'u eski günlerine geri döndüren efsane projesi başarıyla sonuçlandı ve misyon tamamlandıktan sonra kabuğuna çekildi. Futbolun dahi filozofu bir gün daha sağlam geri dönecektir, beklemedeyiz...
2003'de Roman Abramoviç gibi bir milyarderin Chelsea kulübünü satın alması ile başlayan yolda, Chelsea bugüne kadar milyar dolarlık transfer harcaması yaptı ve şu an dünyanın en prestijli futbol kulüplerinden biri haline geldi. Şüphesiz bu makamına direkt etki eden en büyük temel taş belki de Jose Mourinho. Onun görev aldığı zamanlarda her ne kadar Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayamasalar da Premier Lig'de Manchester Unıted'ın hegomanyasına son verdiler. Arsenal'i her fırsatta geçtiler. Manchester City ise henüz 5-6 yıllık dönemde çıkışa geçti.
Abramoviç ile Chelsea bu süre zarfında o kadar hatalı transferler yaptı ki kulübün zararı astronomik rakamlarda. Özellikle forvet mevkiisinde lüzümsuz sayıda transferler yapıldı. Transfere harcanan para ve o transferden maximum faydalanabilme aralığında genel olarak sınıfta kaldılar. Belki de bir tek Didider Drogba gibi bir Chelsea efsanesi aldığı paranın hakkını verdi, hem de fazlasıyla...
Abramoviç'in geldiği 2003 / 2004 senesinden bu zamana kadar, yani 12 senelik süre baz alındığında transfer edilen forvetleri kendimce mercek altına aldım. İyi bir santrforun 2 maçta 1 gol atmasının bonservis / performans başarı aralığı anlamında yeterli olabileceği kanaatine vardım ve bunu dakikaya vurduğumuzda 180 dakikada bir gol atması gerektiği sonucuna ulaştım.
Drogba'nın yanında kısa süreliğine takımda kalsalar da istatistik bazında çok da kötü oynamayan (fakat taraftarların beklentilerine tam olarak cevap veremeyen) Crespo ve Shevchenko gibi isimler de maalesef arada kaynadılar. Anelka ise bir sezon gol kralı olmasına rağmen görev aldığı süre ile ters orantılı attığı golle benim için sınıfta kaldı. Başta 50 milyon sterline alınan Fernando Torres, Adrian Mutu, Mateja Kezman, Claudio Pizarro, Victor Moses gibi isimler tam anlamıyla yanlış transfer olarak göze çarptılar. Beşiktaş forması giyen Demba Ba ve bu sezon Antalyaspor ile yeni bir maceraya yelken açacak olan Samuel Eto'o ise tam sınırda kaldılar. Belçika'nın son dönemlerde yetiştirdiği en büyük golcü olan Romelu Lukaku ise Jose Mourinho'nun kariyerinde yaptığı en büyük hatalardan biri oldu. Gerek kiralık, gerekse de sonradan bonservisi ile beraber verildiği kulüplerde Lukaku onlarca gol attı ve Portekizli teknik adamı bin pişman etti. Geçtiğimiz sezon takıma katılan Diego Costa ve Loic Remy ise ilk sezonlarında vasatın üzerinde hatta gayet iyi bir performans çizdiler.
Peki geçtiğimiz sezon Manchester Unıted'ta kiralık olarak forma giyen ve bu sezonun başında mavilerle anlaşan Kolombiya'lı Radamel Falcao, Chelsea'de bu sezon nasıl bir performans çizecek? Bekleyip göreceğiz. Bundan 2-3 sene önce Avrupa'nın en kaliteli 3 santrforundan biri olan Falcao, muazzam Porto ve Atletico Madrid kariyerinden sonra Monaco'da başarılı çizgisini nispeten devam ettirdi ama Van Gaal'in Manchester'ında vasat düzeyine bile yaklaşamadı. 17'si ilk 11 olmak üzere toplam 29 maç oynadı ve sadece 4 gol atabildi. Tekrar kariyerinde çıkışa geçmesi gereken Falcao açıkçası şu an bitik vaziyette. Ne morali ne de o eski yırtıcılığından eser yok.
Umarım biz yanılırız da Chelsea, 2012 - 2013 sezonunda A.Madrid'de yan yana oynayan ve toplamda 51 gole imza atan Diego Costa ve Falcao ile gerek Ada'da gerekse de Şampiyonlar Ligi'nde başarılı olur. Hem o zamanki A.Madrid'de; şimdiki Chelsea'de olduğu gibi kalede Courtois ve savunmada Filipe Luis'de vardı...
Yukarıdaki listede yer alan 15 futbolcudan 5 tanesinin ülkemizde forma giymesi de ilginç bir istatistik olarak karşımıza çıkıyor...
NOT : Süre alınan dakikalarda 5-10 dakika fark olabilir. O kadar da olsun :)
Premier Lig'de küme düşsen bile muazzam paralar alarak düşüyorsun. Şampiyon olan ise en az 4-5 tane yıldız transfer edecek kadar gelir elde ediyor. Premier Lig, toplamda 1,6 milyar sterlinlik yayın haklarının gelirlerini açıkladı. Buna göre; 2014-2015 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan Chelsea ile küme düşen son sıradaki QPR arasındaki yayın gelirleri katsayısı sadece 1,53.
Yayın gelirleri dağılımı ise şu şekilde yapılıyor :
- İngiltere'de yayın gelirlerinin % 50'si tüm takımlara eşit şekilde dağıtılıyor.
- İngiltere'de yayın gelirlerinin % 25'i takımların ligdeki sıralamalarına göre paylaştırılıyor.
- İngiltere'de yayın gelirlerinin kalan % 25'i ise takımların canlı yayınlanan maç sayılarına göre dağıtılıyor. Bu paydan ise 2014-2015 sezonunda tam 27 maçı canlı olarak yayınlanan Manchester United en büyük dilimi alıp karlı çıktı.
- Tüm uluslararası yayın ve merkezi kurumsal gelirler ise bir havuzda toplanıp eşit olarak bütün takımlara dağıtılıyor.
Ligi ilk 4 sırada bitiren Chelsea, Man.City, Arsenal ve Man.Unıted'ın 100'er milyon sterlinlik yayın gelirleri ile önümüzdeki sezon da flaş transferlere imza atacağını düşünmesi bile inanılmaz. Gerçi küme düşen QPR, Burnley ve Hull City'de kazandıkları 65 milyon sterlinle pekala önümüzdeki sezon tekrar Premier Lig hayalini kurabilirler...
Murat Kosova'nın dediği gibi : "İşte Premier Lig bu" ........................................ NOT : Yazının büyük bir kısmı www.premierligturkiye.com sitesinden alıntı taşımaktadır...
Bazen bir fotoğraf karesi herşeyi anlatır...
Fazla söze gerek kalmaz...
Kelimeler kifayetsiz kalır...
Tüm dünyada büyük bir taraftar kitlesine sahip olan Liverpool'un şampiyonluğa en fazla yaklaştığı ve sonuna kadar hakettiği sezonda bu hedefine ulaşamaması herkesi üzdü, hatta ağlattı bile...
Suarez ve Sturridge'in kariyer sezonlarının Premier Lig Şampiyonluğu tacı ile taçlandırılamamasından, takımın 100 gol barajına gelmesine kadar tüm emeklerin neticesi ise lig ikinciliği oldu. Mourinho'nun otobüsü onlara pahalıya mal oldu, şampiyonluk treni tam da işte o maçta kaçtı.
Herkes onların şampiyon olmasını istiyordu, olmadı. Belki önümüzdeki sezon daha bir üstüne koyarak giderler. Yeter ki bu arzulu, istekli ve tüm dünyayı etkileyen coşkulu futbolları devam etsin. Herşeye rağmen teşekkürler Liverpool, teşekkürler Brendan Rodgers...
Mevcut düzende tek kazanımları ise Gerrard ve askerlerinin 4 sezon sonra tekrar Şampiyonlar Ligi'nde yer alması olacak...
.... ve son olarak YOU'LL NEVER WALK ALONE... twitter.com/serdarsozkesen
Teknik adamların kulüp değiştirdiklerinde, bir önceki takımından futbolcu aldıklarını / istediklerini biliyoruz. Geçmiş dönemde Carvalho'yu Ada'dan Madrid'e getiren, İnter'in başındayken ise Lampard'ı çok isteyip de alamayan Mourinho şimdilerde Madrid döneminde son senesinde sıklıkla şans verdiği 21 yaşındaki Fransız savunmacı Raphael Varane üzerinde yoğunlaşmış durumda...
Gerek John Terry'nin yaşlanması, gerek de David Luiz'in geleceğinin belirsiz olması ile savunmanın göbeğinde kısa vadede büyük sorunlar yaşayacağını bilen deneyimli çalıştırıcı gözünü geleceğin en iyi savunmacısı dediği Fransız oyuncuya dikti. Mourinho'nun artık genç ve daha iddialı bir kadroyla yoluna devam edeceğini biliyoruz. Eto'o transferi malum, sadece forvet almak için yapılan bir transferdi. Halihazırda Schürrle, Oscar, Hazard, Salah, Willian, Matic gibi önümüzdeki 5-6 seneye damga vuracak potansiyeli elinde bulunduran Jose, Varane hamlesiyle de şüphesiz savunmayı garanti altına almayı düşünüyor.
Özellikle 2014 Dünya Kupası'nda daha fazla kendisini izleyeceğimiz ve biraz da rüştünü ispatlama olarak algılayacağımız büyük bir sınavdan geçecek Varane'nin sanırım kariyeri için en önemli tarihler, geçen sezon İspanya Kupası yarı finalinde El Clasico'lardaki performansı olsa gerek. Hatırlanacağı gibi iki maçta da birer gol atan Fransız yetenek, takımının finale uzanmasında büyük rol oynamıştı. Şimdi ise Haziran ayında düzenlenecek Dünya Kupası'ndaki performansı onun geleceğine ışık tutacak. Mourinho ise bu transferi Dünya Kupası'ndan önce gerçekleştirmek istiyor. Eğer Dünya Kupası'nda yıldızı daha bir parlarsa onu alması için her zamankinden daha fazla bir miktarı (şu an ki piyasa değeri 20-25 milyon euro) gözden çıkarması gerekecek.
Galacticos, onu satar mı bilemeyiz. Mantık kuralları içinde satmaması gerekir. Lakin, onlar için de savunma tandeminde fazla bir alternatif yok. Pepe ve Ramos'un sakat ya da cezalı olduğu dönemde elinde sadece Arbeloa kalacak olan Madrid'in bu transfere onay vermesi halinde kesinlikle kendisinin de bu bölgeye transfer yapması şart olacak. Bu transfer için Mourinho'nun elini güçlendirecek tek ayrıntı ise Ancelotti'nin Varane'nin yeteneklerine tam olarak güvenmemesi ve ona çok az şans vermesi olarak görünüyor.
Rafael Varane demişken onun da içinde bulunduğu 1990 - 1993 doğumlu altın jenerasyonu için ilk kez katılacakları 2014 Dünya Kupası muazzam bir deneyim olacak. Neymar, Oscar, Isco, Icardi, Koke, Hazard, İnsigne, Lucas, Schürrle, Henderson, Pogba, Wilshere, Lamela, Götze, Destro, İlkay gibi futbolcuların en enerjik oldukları bu dönemde gösterecekleri performanslar tüm dünyanın ilgisini ve dikkatini çekecek düzeyde olacak. twitter.com/serdarsozkesen
Dünyanın en zorlu ve kaliteli ligi olan Premier Lig'de Chelsea ile toplam 200 maç...
134 galibiyet (% 67)
43 beraberlik (% 21,5)
23 mağlubiyet (% 11,5) ...
Atılan Gol : 360 (Maç başı 1,80)
Yenilen Gol : 129 (Maç başı 0,65)
Onun hakkında sizler ne düşünüyorsunuz bilmem ama sadece bu kayıtlar dahi, onu dünyanın son 20 yıldaki en iyi 5 teknik direktöründen biri yapmaya yetmez mi? twitter.com/serdarsozkesen
Senin için ortam çok müsaitti... İlk İngiltere macerandaki en büyük rakibin Sir Alex Ferguson artık yoktu. Ayrıca MANU'da Rooney'de çok mutsuz ve her an takımdan ayrılabilir... Arsene Wenger zaten senin için hiçbir zaman fazla tehdit edici olamadı... Efsane golcü Henry gittikten sonra takımın kimyasında şampiyonluk emaresi hiç kalmadı... Mancini de ayrıldı City'den ve takımın geleceği şimdilik sorunlu...Takımın başına Pellegrini'nin geçmesi an meselesi. Tevez ve Dzeko'nun durumları ise netlik kazanmadı... Liverpool'da takımın neredeyse tüm gol yükünü sırtına almış olan Suarez takımının bu sezon Avrupa'da mücadele edemeyecek oluşundan dolayı büyük ihtimalle gidecek, onların da gücü azalacak... Tottenham'da ise yıldız isim GarethBale ayrıldı ayrılacak ve takım iyice sıradanlaşacak...
Evet, ortam tam da senin istediğin gibi artık... Zeki adamsın vesselam... Bundan iyi zamanlama olamazdı... Ama ilk büyük sınavın, daha önce kendisiyle fazlaca kıyaslanıldığın Pep Guardiola'nın Bayern Münih'iyle... Yani, yeni dünya 1 numarası ile... Bir misyonun daha var, unutma : Bu sezon biliyorsun İngiliz takımları, Şampiyonlar Ligi'nde sıfır (0) çekti. Sen varlığınla, enerjinle, polemiklerinle ve üstün futbol taktik bilginle hem Chelsea'yi Kupa 1'de en üst noktaya çıkaracaksın, hem de diğer İngiliz takımlarına ilham vereceksin... İlk geldiğin zamandaki şaşalı kadro kaliten şimdilik yok ama sen Abramovich'ten yeterli krediyi sonuna kadar alır, yine asker bir takım oluşturursun. Jovetic, Dzeko ve De Rossi daha şimdiden dillendi, hadi bakalım :) Şimdiden başarılar sana, İngiltere seni gerçekten de çok özlemişti... Londra'nın Kralı geri döndü... Tekrar aramıza HOŞGELDİN SİR!!!
Her yıldız futbolcunun inişli çıkışlı zamanları olmuştur. Önemli olan futbolcu için, bu iniş çıkış zamanlarındaki sayısal farklara bağlı performans düşüklüğünün çok fazla olmaması. Zira bu fark fazla olduğunda çok dikkat çekmekte ve futbolcunun popülerliği, değeri gibi unsurlar da beraberinde bir hayli azalmakta. Bu girişteki tanıma sanırım en iyi şekilde, son yıllarda Kaka ve Torres 'cuk' diye oturuyor... Kaka'nın Milan'da geçirdiği muhteşem 6 sezonun ardından İspanyol devi Real Madrid forması altında geçirdiği 3,5 sezonluk vasat performansı sonucunda kulüpten satılışı bile gündeme gelmişti... Milan'daki muazzam futbolu ve golleri ile o zamanlar dünyanın en iyi 3 futbolcusundan biri olarak kabul edilen Brezilya'lı hücum oyuncusu, Galacticos'a gittiği ilk yıldan itibaren İtalya günlerini aratacak bir performans sergileyerek çoğu zaman Mourinho'nun ilk 11 oyuncusu olarak düşünmediği ve yedek kulübesine mahkum ettiği bir futbolcu olarak hafızalardaki yerini aldı...
Torres ise A.Madrid forması ile fazlasıyla dikkat çeken performansı sonrası Ada yolunu tutup Liverpool taraftarı önünde sergilediği 3,5 sezondaki süper istatistiklerinin ardından bir diğer İngiliz büyüğü Chelsea ile geçirdiği 2 sezonda geçmiş performansının yarısına dahi ulaşamayarak tam anlamıyla hayal kırıklığı yarattı... Torres, her ne kadar bu sezon 7 farklı kupada da gol atmayı başaran tek futbolcu ünvanını da alsa genel anlamdaki kötü performansıyla (attığı gol sayısıyla) ne Chelsea taraftarını memnun edebildi ne de tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği oyuncular listesinde kendine yer bulabildi...
Kulüpler düzeyinde futbolun en yüksek zirvesidir Şampiyonlar Ligi... Bir futbol aşığı olarak bendeki görüntüsü, Dünya Kupası'ndan bile üstündür, orası ayrı bir konu :) Bir Şampiyonlar Ligi müdavimi olan Galatasaray'ın, Schalke önünde bir bütün olarak mükemmele yakın bir performans göstererek alnının akı ile çeyrek finale kalmasının ardından, sevincimiz de bir kat daha arttı. Ülke olarak toplamda 3.kez çeyrek final görme başarısı gösteren Fatih Terim ve aslanlarına kocaman TEBRİKLER... *** 1992-93 sezonu ile beraber başlayan Şampiyonlar Ligi organizasyonunda çeyrek final ve sonrası ilk olarak 1994-95 sezonunda başladı. Daha önceki 2 sezonun bir tanesinde sadece iki grup vardı ve grup birincileri direkt olarak final oynamış, diğerinde de iki grubun ilk iki sırasını alan takımlar yarı final oynayıp, kupaya ulaşmışlardı... 1994-95 sezonundan günümüze, yani 2013-14 sezonuna kadar olan 20 Şampiyonlar Ligi sezonunda son 8 arasına adını yazdırmayı başaran, yani çeyrek final gören takımları incelediğimizde, İspanyol ve İngiliz takımlarının üstünlüğü göze çarpıyor. 94-95 ve 95-96 sezonlarında çeyrek finalde tek İngiliz takımı bile yer almazken, takiben oynanan 16 sezonun tamamında en az bir İngiliz takımı çeyrek final yüzü gördü. Hatta 2007-2008 ve 2008-2009 sezonlarında son 8'e kalan takımların 4'ü İngiliz takımlarından oluşuyordu. İspanyollar ise 1999 - 2003 yılları arasındaki 4 organizasyonun tamamında çeyrek finale 3'er takım çıkartarak muazzam bir başarı sergilemişlerdi...
ve şimdi tam 16 sezon sonra ilk defa bir İngiliz takımı bile olmadan Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final maçlarına tanık olacağız. Neresinden bakarsanız bakın, bu Şampiyonlar Ligi tarihi için büyük bir istatistiktir. Yıllardır bu dev organizasyona büyük damga vuran İngilizler için tam anlamıyla bir 'şok'... Yani bir anlamda onlar için GAME OVER... Geçen sezon çeyrek finale kalan tek İngiliz takımı olan Chelsea ile bu kupayı kazanan İngilizler için yapacak tek şey, önümüzdeki sezon için planlar yapmak... Çeyrek final ve sonrasının ilk olarak oynandığı 1994-95 sezonundan bu yana toplam 20 sezonda son 8 takım arasına katılmayı başaran takımları incelediğimizde ise bu kulvarda en başarılı takımların toplamda 13 çeyrek final ile Bayern Münih ve Manchester Unıted olduğunu görüyoruz. Bu iki 'dev'i, 12'şer çeyrek final ile Real Madrid ve Barcelona izlerken, 8 kez de Juventus bu başarıya ulaştı... Sözkonusu 19 sezondaki çeyrek finale kalan takımları bir de ülkeleri ile incelediğimizde, toplamda 36 kez İspanyol ve 34 kez de İngiliz takımlarının çeyrek final oynadığını gözlemlemekteyiz. Bu şüphesiz bu sezon (2012-2013) hiçbir İngiliz takımını çeyrek finalde göremeyince değerli bir istatistik olarak karşımıza çıkıyor. Bu kulvarda diğer ülkelere baktığımızda ise, İtalyanlar 25 kez, Almanlar ise 23 kez çeyrek final yüzü gören ülkeler olarak öne çıkmış... Tabii Almanların toplam 23 çeyrek finalinin 13'ünü Bayern Münih'in görmesi de fazlasıyla dikkat çekiyor.
İspanyolların 36 rakamı ile ülkeler bazında en çok çeyrek final gören ülke olmasındaki en büyük pay, hiç şüphesiz toplamda 24 kez bu başarıya mazhar olan Real Madrid ve Barcelona (Ülke başarısının %67'si)... İngilizlerin 34 çeyrek finalinin açılımına baktığımızda ise, listenin en başında 13 çeyrek final ile MANU yer alırken, Chelsea 8, Arsenal 6 ve Liverpool da 5 kez bu onuru yaşayan takımlar oldular... Uzun lafın kısası, Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon çeyrek final ve sonrasında hep birşeyler eksik olacak. İngilizlerin göze hoş gelen futbollarından mahrum olarak tamamlayacağız sezonu... Şampiyonlar Ligi Finali'nin de Wembley Stadı'nda oynanacağını düşündüğümüzde İngilizlerin acısı sanırım bir kat daha artıyordur... Bu sezonun çeyrek finale kalan takımlarını genel hatlarıyla incelediğimizde ise, tamamının ülkelerinin en iyi kadro alternatiflerinin olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. İsterseniz tekrar bakın : Bayern Münih, Dortmund, Real Madrid, Barcelona, Galatasaray, Juventus, PSG ve Malaga... İlk başta temsilcimiz Galatasaray'a sonsuz başarılar dilerim. Kalan 7 maç sonucunda hangi takımın kupayı kazanacağını kestirmek ise her zamanki gibi yine çok zor olacak... O yüzden sonuna kadar bu heyecanın tadına varmak lazım... (Yazı, 24.11.2014'te 2013 - 2014 sezonu bilgileri de eklenerek güncellenmiştir...)
Tarih 07.10.2008... Beşiktaş,
ligin 6.haftasında Hacettepe engelini 2-1 ile geçtikten bir gün sonra teknik
direktör Ertuğrul Sağlam, "Kendime olan
saygım, Beşiktaş'a olan Sevgim ve Türk antrenörlüğünün saygınlığı için istifa
ediyorum” diyerek Beşiktaş defterini sonlandırıyordu...
Daha sezonun başı... 6 haftada alınan 4 galibiyet, 2 beraberlik...
F.Bahçe'nin 8, G.Saray'ın 3 puan önünde bir puan tablosu ile herşey yolunda... Fakat UEFA'da 1-0
kazandıkları Metalist Kharkiv maçının rövanşında Ukrayna'da alınan 4-1'lik
mağlubiyet ve Avrupa'ya erken veda... 'Bir maç' uğruna, bir başarısız sonuç
sonrası bir daha geri dönüşü olmayan yola götüren karar... Ligde bu kadar
başarılıyken, o maça kadar Avrupa'da esamesi okunmayan, hatta bu maç sonrası
tanınmaya başlayacak olan Metalist takımına eleniş ve sonrasında camiadan ve
medyadan gelen tepkilerin , çatlak seslerin önüne geçilemeyecek kadar çığ gibi yükselmesi...
'Adam gibi adam' cümlesinin baş muhatabı, Liverpool zaferi ve
hezimetinin sahibi genç teknik adam, şüphesiz bu ağır yükü kaldıramadı ve
Metalist maçı sonrası Yıldırım Demirören yönetiminin vakit kaybetmeden
arkasından hemen teknik adam arayışlarına başladığını da ekleyerek, "Yüzüme karşı böyle bir görüşme olmadığı dense de
arkandayız dense de bu kadar inandırıcı olmayan söylemleri duyduktan sonra
artık burada olmamız mümkün değil. Türkiye'de yerli hocayla yabancı hocaya
yapılan çifte standardın ortadan kaldırılmasını istiyorum” diyerek bir Türkiye
gerçeğini de sağlam bir duruşla şekilde ortaya koymuş ve dile getirmiş oldu...
Yıllar geçse de hala her İnönü'ye gelişinde
taraftarın sahiplendiği ve her fırsatta sevgisini dile getirdiği Ertuğrul Hoca; son olarak, "Taraftarlarımız geldiğim günden bu yana bana destek
verdi. 'Adam gibi adam Ertuğrul Sağlam' dediler. Görevime adam gibi başladım,
adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum” diyerek noktayı koydu...
........................................
Abramovich'in adeta diktatör edasıyla yönettiği Chelsea'den nasibini almış ve tescilli kovulmuş son teknik adamı Di
Matteo... Rus milyarderin en büyük hayali olan Şampiyonlar Ligi Kupası'nı
Londra'ya getiren bir teknik adam dahi olsanız, Chelsea'de işiniz asla garanti
değildir ve bir gün o hazin sonu mutlaka yaşayacaksınız demektir...
3 Mart 2012'de Villas Boas yönetiminde alınan WBA
mağlubiyeti sonrası, yaptığı en iyi iş olan 'teknik adam kovma' görevini başarıyla uygulayan Abramovich, aynı zamanda eski Chelsea futbolcusu İtalyan Di Matteo'yu
göreve getirdi. Bir başka deyişle ateşin tam ortasına attı... Mourinho sonrası geçen 5,5 yıldaki
altıncı teknik adam olarak tarihe geçiyordu İtalyan futbol adamı... Ayağının tozuyla
2,5 aylık dönem içerisinde takımına FA Cup şampiyonluğu getiren genç teknik direktör, Rus milyarderinin tam 9 sene boyunca hasretini çektiği, o kupa için milyar
dolarlarını saçmaktan asla imtina etmediği Şampiyonlar Ligi Kupası'nı da kimselerin ihtimal vermediği bir anda hem de rakibinin sahasında Beyern Münih'ten alıyor ve tarihe geçiyordu...
Tarih, 20 Kasım 2012. Juventus ve Shakhtar Donetsk
ile kıyasıya bir yarış içerisinde yer aldığı Şampiyonlar Ligi grubunda
İtalya'da Juventus'a konuk olan Mavi - Beyazlılar sahadan 3-0'lık mağlubiyetle
ayrıldı ve Abramovich, gözünü dahi kırpmadan, en büyük hayalini kurduğu kupayı
kendisine veren teknik adamı Di Matteo'ya maçtan saatler sonra kapıyı gösterdi.
Hem de Premier Lig'de lider M.City'nin sadece 4 puan gerisinde iken... Demekki Rus patron, olası Juventus mağlubiyetini düşünerek kafasında zaten silmişti Di Matteo'yu... 42 yaşındaki Matteo ise, bu durum karşısında yine mütevazi şekilde, "Formasını severek giydiğim, kalbimin başarısı için attığı takımlardan olan Chelsea'nin başında bulunduğum için onur duydum. Chelsea'de kısa sürede elde ettiğimiz başarılar ve aldığımız kupalardan dolayı da gurur duyuyorum." diye konuşmuştu...
Şüphesiz bu kovuluşun, Abramovich tarafından en
büyük gerekçesi, Juventus mağlubiyeti sonrası takımın Şampiyonlar Ligi'nde
gruptan çıkmasının artık çok zor oluşundandı. Artık her şey Chelsea'ye bağlı
değildi. Son maçta sahalarında Nordsjaelland'ı yenseler dahi, Shakhtar ile
Juventus berabere kalırlarsa Şampiyonlar Ligi'nden eleneceklerdi... Şimdilerde ise İspanyol Benitez, taraftarların hiç de sıcak bakmamasına rağmen ateşten gömleği giydi ama herkesin bildiği gibi onun da sezonu tamamlayamama şansı, tamamlama şansıyla eşit...
Ertuğrul Sağlam ve Di Matteo... İkisi de genç
yaşlarda formasını giydikleri takımlarda teknik adam görevlerine getirildiler...
İkisi de kendi liglerinde çok başarılı oldukları bir dönemde Avrupa Kupası
maçlarından dolayı istifa etmek zorunda bırakıldı ya da görevine son
verildi...
Yıldırım Demirören ve Abramovich... İkisinde de
çok para var. Tabii ki Rus olanın daha fazla ama ülkelerinde futbol
endüstrilerine göre gayet iyi durumdalar. İkisi de göreve geldiklerinden bu
yana kulüplerine inanılmaz para aktardılar... ve ikisi de teknik adamlara karşı
zaafları olan, bir çırpıda kapı önüne koyacak kadar da vizyonsuz olan kulüp
sahipleri... Allah'tan Beşiktaş, Demirören'den kurtuldu ama
Chelsea'nin Abramovich'ten kurtulması şimdilik pek de mümkün görünmüyor...
Acısıyla tatlısıyla Şampiyonlar Ligi dahil bütün majör ligleri bu haftasonu sonlandırdık... Şampiyonlar, küme düşenler... 'İlk'lerin bol olduğu 2011-2012 sezonunu da nihailendirdikten sonra 8 Haziran'da da heyecan yerini Avrupa Futbol Şampiyonası'na bırakacak...
'İlk'ler demişken bundan yaklaşık 1 ay önce yazdığım bir twiti (tahmini) hatırlatmak ve bu köşeye taşımak istedim
25 Nisan 2012 tarihli twitter hesabımdan attığım bir twitte, sezonun çok sürprize gebe olduğunu söyleyip, şöyle bir tahminde bulunmuştum :
- Chelsea, tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olur,
- Montpellier, tarihinde ilk defa Fransa Ligi Şampiyonu olur ve
- Fenerbahçe, 29 sene sonra Türkiye Kupası'nı kazanır...
2011-2012 sezonu için en genel yorumun başına “Fazlasıyla
İstisnai bir Futbol Sezonu” koyabiliriz.Türk Futbolu için 3 Temmuz’la başlayan karanlık süreç, tüm gerilimi ile
nihayete erdi ve üzerimizden büyük bir yük kalktı. Sezon başında dahi saçma
sapan bir uygulama olduğunu tüm kamuoyunun söz birliği edercesine vurguladığı
SÜPER FİNAL de ‘İstisnai Sezon’un en gereksiz meyvesiydi…
Hatasıyla, doğrusuyla, olaylarıyla, gerilimleriyle, futbolun
siyasetle olan ilişkileriyle bir sezonu daha bitirirken, istisnai sezon
benzetmemi tüm Avrupa Futbolu için birkaç gözlemimle örneklendirmek istiyorum :
Galatasaray, hem normal sezonunu hem de başından sonuna
kadar nahoş görüntülere sahne olan SÜPER FİNAL denen uygulamayı lider bitirip ŞAMPİYON oldu.
Bu noktada her futbolseverin önce Galatasaray’ı, sonra da son haftaya kadar
yarıştan kopmayan Fenerbahçe’yi tebrik etmesi gerektiğini düşünüyorum…
Süper Final, ülkemiz için bir sürprizdi ve istemediğimiz
bir şekilde sonlanırken, UEFA Avrupa Ligi’ne gidecek son takımı belirlemesi
gereken Süper Final 4.sü ile Avrupa Ligi 5.si arasında oynanması gereken play
off maçı da oynanamadı. Malumunuz Bursaspor Türkiye Kupası finalisti olduğu
için direkt UEFA biletini aldı ve ‘Süper Final Avrupa Ligi’ni de 5.sırada
tamamlayınca Beşiktaş da play off oynamadan UEFA vizesini almış oldu…
1974’te kurulan Montpellier takımı, Rene Girard
yönetiminde sezona çok iyi başladılar ve çizgilerini hiç bozmadılar, takım
oyununu sahaya en iyi şekilde yansıttılar, Lyon – Marsilya – PSG- Lille gibi
kendilerinden güçlü kadrolar karşısında hiç korkmadılar… Sözkonusu 4 Fransız
Dev’iyle oynadığı 8 karşılaşmadan 16 puan çıkardılar ve ‘şampiyonluk büyük
maçlarda alınan puanlarla belli olur' sözünün karşılığını layıkıyla yerine
getirdiler. Ve şimdilerde son haftasına girilen ligde en yakın rakibi PSG’nin 3
puan üzerindeler ve son maçta ligden düşmesi kesinleşen Auxerre deplasmanında
alacakları 1 puanla tarihlerinde İLK DEFA ŞAMPİYONLUK sevinci yaşayacaklar.
Hafızam beni yanıltmıyorsa Avrupa’nın en büyük 5 liginde son 15 yılda namağlup bir tek Arsenal'i hatırlıyorum 2004 yılında. ‘Uzay takımı’ olarak lanse edilen
Barcelona dahi bu sezon 3 kez mağlubiyet yaşadı. Şampiyon takımlardan Real
Madrid 2 kez, Dortmund 3 kez, M.City 5
kez, şampiyon olması beklenen Montpellier ise toplamda 6 kez sahadan puansız
ayrılmıştı… Evet bir namağlup şampiyon var : JUVENTUS… 38 haftalık zorlu lig maratonunda 23 galibiyet
ve 15 beraberlik alarak Milan’ın 4 puan önünde şampiyon olan Juventus takımı
ayrı bir tebriği hak ediyor. Ayrıca 38 maçta yedikleri sadece 20 gol de (maç
başı 0,52) bu büyük başarılarını taçlandırıyor…
Barcelona hegomanyası sonunda BİTTİ… Hem La Liga’yı hem de
Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasına ve en azından finallerinde görmeye alıştığımız
ve hala DÜNYANIN EN İYİ TAKIMI olarak lanse edilen Katalanlar için iyi bir
sezon olmadı. Lig şampiyonluğunu ezeli rakibi Real Madrid'e kaptıran Barca,
Şampiyonlar Ligi’nde de yarı finalde Chelsea karşısında elenmekten kurtulamadı…
Tek teselli ise Messi’nin bir sezonda atılan en çok gole ulaşması (69) oldu…
DORTMUND EFSANESİ…
Klopp bu başarının baş mimarı. Göreve geldiği 2008 tarihinden itibaren
Dortmund’un sadece ‘adının’ kaldığı bir ortamda adeta ‘uyuyan dev’i ayağa
kaldırdı. En büyük rakibi Bayern Münih’i son 2 sezonda toplam 5 maçta da mağlup
etti. 2 defa üst üste Bundesliga şampiyonluğu yaşadı ve son olarak Almanya
Kupası’nda Bayern’e 5 attı…
Arda ve A.Madrid. Müthiş ikili… Avrupa’daki
gururlarımızdan Arda Turan’ın sezon başında transfer olduğu A.Madrid ile ilk
yılında UEFA Kupası’nı kazanması da hem kendisi için hem de bizler için büyük
bir mutluluk oldu. Kuşkusuz bu büyük başarı da dünyanın en iyi 3 golcüsünden
biri olduğuna inandığım Falcao’nun da büyük bir rolü vardı…
ve Sarı Denizaltılar KÜME DÜŞTÜ!!! Nilmar, Rossi, Cani,
Senna gibi yıldızların olduğu Villarreal kendi kaderini kendi çizdi ve son haftada
sahasında ağırladığı A.Madrid’e kaybedince ikinci lige düştü. Daha geçen sezon
UEFA Yarı Finali, 3 sezon önce de Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali oynayan
takımın bu noktaya gelmesi futbolseverler için büyük bir ‘şok’ oldu. Şüphesiz
bu hazin vedayı sonuna kadar hakettiler. İşin daha da garip tarafı, ‘B’
takımlarının mücadele ettiği ikinci ligden de düştüler. Kural gereği bir
takımın hem ‘A’ hem de ‘B’ takımı aynı ligde oynayamadığı için ‘B’ takımları da
3.lige düşmüş oldu…
Sezona Frank de Boer ile kötü bir başlangıç yapan ve 13.haftaya gelindiğinde lider Alkmaar’ın 14
puan gerisinde kalınca hiçbir otorite Ajax'ın şampiyon olacağına ihtimal
vermiyordu. 14.haftadan lig bitimine kadar oynadığı 21 maçın 18 tanesini
kazanıp sadece 2 tanesini kaybeden Ajax, küçük çaplı bir mucizeye imza attı ve bu
süreçte PSV’ye 7, Alkmaar’a 11, Twente’ye de 16 puan fark atarak üst üste 2.şampiyonluğunu
yaşadı…
Almanya’da Köln KÜME DÜŞTÜ!!! Podolski’nin takımı da
kendi sonunu kendi hazırlayanlardan… Sezon başından sonuna kadar düşme
potasının içinden bir türlü kurtulamayan Köln, ligde oynadığı son 9 maçtan
sadece 2 puan çıkartınca 4 sezon aradan sonra tekrar Bundesliga II’nin yolunu
tuttu…
PARAYLA SAADET sonunda oldu… M.City, büyük dış güçler ile
sonunda muradına erdi. Arap sermayesi ile büyük yıldızları büyük paralara
tranfer eden Mancini’nin M.City’si tarihe geçecek bir final ile tam 44 yıl
sonra şampiyonluk sevinci yaşadı. 90+2 ve 90+4’te buldukları 2 golle QPR
takımını 3-2 mağlup eden Mavi – Beyazlılar MANU – Chelsea – Arsenal
hegomanyasına SON vererek şampiyon oldu…
ve MOURİNHO…
Dünyanın bence en iyi teknik direktörü… 4 farklı ülkede lig şampiyonluğu… Porto
– Chelsea – İnter ve şimdi de Real Madrid… Sadece bu istatistik bile onun
değerini kat be kat artırıyor. Kaldı ki bu takımlardan ikisi ile de ( İnter -
Porto) Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşadı. Onu tartışmaya bile gerek yok…
BAYERN MÜNİH’den söz etmezsek olmaz. Klasik bir kupa
takımı… Katıldığı her turnuvada sonuna kadar giden ve en kötü çeyrek final
oynama başarısı gösteren, disiplin ve başarının ÖN ADI… Son 11 sezonda
Avrupa’da 1 şampiyonluk, 2 Final, 1 Yarı Final ve 3 Çeyrek Final… “Daha ne olsun”
sözünün ‘cuk’ diye oturduğu takım ve yukarıda yazdığım 2 finalin biri de bu
sezon şampiyonluğa dönüşebilir. 19 Mayıs’ta kendi mabetlerinde Chelsea ile
Avrupa’nın en büyüğü olmak için karşılaşacaklar…
Bayern demişken Chelsea de mutlak konuşulmalı. Villas
Boas ile yaşanan acı tecrübe sonrası göreve getirilen Di Matteo ve Şampiyonlar
Ligi’nde finale uzanan fantastik yolculuk... Ligi şampiyon M.City’nin tam 25 puan
gerisinde 6.sırada tamamlayınca önümüzdeki sezon için tek umutları Şampiyonlar
Ligi şampiyonluğu oldu. Bir diğer Premier Lig takımı olan Tottenham ligi
4.sırada bitirdi ve normal olarak Ş.Ligi vizesini aldı. Fakat İngiltere’den 4
takımın bu bileti almaya hakkı olacağı için eğer Chelsea, Şampiyonlar Ligi’ni
kazanırsa kendisi direkt turnuvaya katılım hakkı elde edeceği için Tottenham,
Şampiyonlar Ligi’ne gidemeyecek. O yüzden 19 Mayıs gecesi tüm Tottenham’cılar
Bayern’li :)
YEŞİL SAHALARDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI... Son 15 yılın en iyi 4-5 santrforundan biri olduğunu düşündüğüm Hollanda'lı efsane oyuncu Ruud van Nistelrooy'da futbolu bıraktığını açıkladı. En son Malaga forması giyen büyük golcü hem Manchester Unıted hem de Real Madrid formaları ile gol kralı olmuştu...
ve Raul Gonzalez… Nistelrooy gibi son 15 yılın en büyük efsanelerinden en
akıllara gelinesi olanlarından (ne cümleydi ya :D)…
Real Madrid ile yaşadığı 16 sezon sonunda Schalke’ye giden efsane oyuncunun bu
sezon sonu biten sözleşmesinin ardından Katar’ın El Sadd takımına transfer
olacağı açıklandı. Onun gibi bir dünya yıldızına bir futbolsever ve Raul
hayranı olarak da kariyerine yakışmadığını da eklemeliyim…
Bendeki İSTİSNALAR ve ÖNE ÇIKANLAR bunlardı. Sizlerin de eklemek istedikleri varsa yorumlarınızı beklerim...
Aklımda bir çok konu varken daha fazla dayanamayıp Chelsea'nin şu gözde (!) oyuncusu Fernando Torres hakkında bir kaç kelam edeyim dedim... Hani daha 16 yaşında A.Madrid'de profesyonel futbol hayatına başlayan ve kısa zamanda kulübüyle özdeşleşen ve efsane olma yolunda ilerleyen 'El Nino' lakaplı Torres... 2001'de U-16 takımı ile ve 2002'de U-19 takımlarıyla Avrupa Şampiyonalarında gol krallığı yaşadı... 2001-2002 yılında kulübü A.Madrid ile ikinci ligdeki müthiş performansıyla bir sene sonra La Liga'ya terfi ettiler. Herkes, bu çocukta gelecek var düşüncesine sahipti... İlk La Liga sezonunda 29 maçta 13 gol atınca, beklenileni karşılayacak ve yine çoğu otorite, "Bu çocuk geleceğin İspanya Milli Takımı'nın da banko oyuncusu" diyecekti...
2003-2004 sezonunda da 35 maçta 19 gol atınca 20 yaşında "rüştü"nü artık ispatlayacaktı ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda da A milli takımda Raul ve Morientes'in ardında kendine az da olsa yer bulacaktı... Tüm bu olan bitenden sonra artık yavaş yavaş transfer teklifleri de almaya başlayacaktı. A.Madrid yönetimi ise biraz daha bekleyip oyuncusunun değerini arttırıp satmanın derdindeydi. Yıllar geçecek ve Torres 2007'ye kadar kulübünün futbolcusu olarak kalacak ve İspanya'da 214 maçta attığı 82 golle taraftarların gönüllerini fethedecekti... Oynadığı zaman içerisinde Barcelona ağlarına 10 maçta 7 gol bırakarak Katalanların da "belalısı" olarak anılacaktı... Kariyerinin zirvesinde olduğu 2006 Dünya Kupası'nda da 4 maçta 3 gol atarak artık Real Madrid, Barcelona ve diğer İngiliz kulüplerinin de dikkatlerini ve ilgilerini sonuna kadar çekecekti... Çok geçmeden 2007'nin 4 Temmuz'un da teknik direktörlüğünü İspanyol Rafael Benitez'in yaptığı Liverpool takımına 26,5 milyon paund gibi yüksek bir bedelle transfer olduğunda yaşı henüz 23 idi... İlk geldiğindeki sözleri "Liverpool ve Benitez bana çok güvendi ve onlara karşı olan borcumu ödeyerek kulübün Rush, Dalgish ve Fowler gibi efsane oyuncularından biri olmak için çalışacağım" olacaktı...
İlk Premier Lig tecrübesinde 44 maçta 30 gol atınca Liverpool taraftarı da onu Fowler'dan sonra gelen en büyük golcü olarak bağırlarına basıyordu... 2008-2009 sezonunda ise kariyerinin gidişatına sekte vuracak olan 'sakatlık' kabusu başlayacaktı. Lig ve Avrupa'da toplamda sadece 33 maça çıkacak olan 'El Nino' 16 gol atacaktı... 2009-2010 sezonunda da sakatlıklarla boğuşacak ama 30 maçta 22 gol atarak yine eski günlerine dönüş sinyalleri verecekti...
Torres mutsuzdu, çünkü takımı iyi gitmiyordu, Şampiyonlar Ligi'nde büyük bir başarı yakalanamamıştı ve Premier Lig'de ise asla şampiyonluğa oynayamıyorlardı... Daha iyisini, daha büyük takımı istiyordu belki. Bir kan değişikliğinin zamanı gelmişti artık... 'Para babası' M.City de her an takipteydi ama Chelsea, İspanyol yıldızı 2010-2011 sezonunun devre arasında astronomik bir bedelle 50 milyon paunda satın alacaktı... Sezonun geri kalan kısmında 18 maçta görev alan Torres, yalnızca 1 kez gol sevinci yaşayacak ve Chelsea taraftarlarını üzecekti... Yine de yeni sezon beklenmeliydi. Takımda Anelka ve Drogba da vardı ve işi hiç de kolay değildi...
2011-2012 sezonunda yine eski günlerine dönmek ümidiyle başladı İspanyol yıldız... Fakat sonuç hiçte istenilen düzeyde asla olmadı... Toplam 22 maç ve atılan sadece 4 gol... Tam bir hayal kırıklığı tablosu... Kulübün bu kadar milyonları böylesine kötü bir istatistiğe yatırım yapması herkesi şok etmişti. Torres artık İspanya milli takımında da kendisine forma şansı bulamıyordu. Çok formsuzdu ve bunu kendisi de çok iyi biliyordu... Sahada onu izleyenlerin ağzı açık kalıyor ve "vay be nerden nereye" sözleriyle iç çekiyordu. Sahadaki Torres'in surat ifadesine dikkatli baktığımızda ise çaresizlik, korku ve güvensizlik hakimdi... Ne yaptığını bilmiyordu, uzun süre gol atamaması psikolojisini bozmuş ve resmen çöküş sinyalleri veriyordu... Belki de Ada'da son zamanlarını yaşıyordu... Ayrıca bu saatten sonra bu formuyla başka büyük bir kulübe gidemeyeceğinin ya da ona çok şey veren A.Madrid'e dahi tekrar geri dönmesinin hiçte kolay olmayacağının farkındaydı...
Evet, Chelsea'de 40 maçta 5 gol... Bu istatistikle devam ederse sezon sonu bir 'ayrılık' hiç de zor olmayan bir son olarak karşımıza çıkıyor... Lakin bu istatistiğe Türkiye'de değil 3 büyüklerde Anadolu kulüplerinde dahi olsa zor dayanılır, bir şekilde elden çıkarılması için türlü çareler aranırdı... Ama işin ucunda yatırım yapılan 50 milyon paund var ve bu paraya yakın bir rakama dahi Chelsea yıldız oyuncusunu satamaz...Geriye ise tek çare artık Torres'in çok çalışıp, psikolojisini tekrar düzeltip eski günlerine dönmesi kalıyor... Henüz yaşı hala 28 iken yani bir futbolcunun normalde kariyerinin olgunluk ve zirve dönemi olması gerekirken tez elden sezonun geri kalan maçlarında sürekli gol atarak toparlanması şart...