İngiltere Premier Lig'in bu sezon ki en ilginç takımlarından biri Burnley. Manchester şehrinin 34 km kuzeyinde, Ada'nın ise konum itibariyle kuzey batısında yer alan Burnley, bu sezon başında yükseldiği Premier Lig'de aldığı dengesiz sonuçlarla fazlasıyla adından söz ettirdi. Zira taraftarı önünde adeta bir aslan gibi mücadele eden ve bu mücadelesinin semeresini de başarılı bir şekilde alan Burnley'in deplasmanlarda uysal bir kedi gibi performansını görünce şaşırmıyoruz değil. Almanya'da Darmstadt'ın bu sezon 10 deplasman maçında hiç puan alamamasından sonra bu alanda Avrupa'nın 6 büyük futbol liginde ikinci sırada olan Burnley, deplasmanda oynadığı 11 maçta şu ana kadar sadece 1 puan alabildi. İç saha - deplasman karnesi, adeta gündüz ve gece gibi birbirinden zıt karakterli olunca ister istemez büyük dikkat çekiyorlar ama onları izlemesi de, takip etmesi de gerçekten büyük bir keyif. Burnley'de geceler adeta bir kabus gibi çöküyor ve bir an önce sabah olsun diye insanlar deliksiz uymaya çalışıyor. Gündüzler ise güneş çoğu zaman tepelerinde ve arada bir yağan yağmur, asla keyiflerini kaçıracak cinsten değil. İç saha - dış saha dengesizliğindeki en uç nokta : 29 - 1
Premier Lig puan durumu - 20.02.2017
Premier Lig - İç saha performansı - 20.02.2017
Premier Lig - Deplasman performansı - 20.02.2017
İç sahada Liverpool ve Everton'u yendiler, Chelsea ile berabere kaldılar. Toplamda attıkları 27 golün 22'si 22.500 kapasiteli Turf Moor'da. Dışarıdaki 11 maçın 6 tanesinde gol atamadılar. İç sahada kendi sikletindeki takımlar karşısında çoğunlukla kazandılar. Deplasmanda aldıkları tek puan ise 29 Ekim tarihli Manchester Unıted maçı. Maç boyu 11 kurtarış ile kariyer maçını oynayan Heaton maçın kahramanı oldu. Mourinho'nun takımı 19 korner kullandı ama gol atamadı. Premier Lig'de deplasmanda galibiyeti olmayan takımlar Burnley ve Leicester.
Takımın golcü oyuncuları Galler'li Sam Vokes ve İngiliz Andre Gray 7'şer gol atarak takımın gol yükünü çekerlerken; takımın başındaki 5.sezonunu geçiren teknik direktör Sean Dyche'nin kadro istikrarı, bu tablonun anahtarlarından biri. Savunmada Michael Keane, Ben Mee, Stephen Ward ve Matthew Lowton dörtlüsü 25 maçın 23'ünde beraber oynadılar. İşin daha da ilginç tarafı, bu savunma dörtlüsü geçen sezon Championship'te de bozulmamıştı.
13 haftası kalan Premier Lig'de düşme hattının tam 10 puan üzerinde bulunan Burnley'nin bu noktadan sonra küme düşme şansı yine de belirsiz. Alacağı 3-4 galibiyetle ligde kalmayı garantileyecek pozisyondalar ama kalan 13 maçlarının 8'inin deplasmanda olması onları korkutmuyor değil. Taraftarları önünde ise Tottenham, Stoke, Manu, WestBrom ve WestHam ile oynayacaklar. Ligdeki konumlarını ve gidişatlarını direkt etkileyecek fotoğraf karesi ise ilki 25 Şubat'ta olmak üzere üst üste 4 deplasman maçına (Hull, Swansea, Liverpool ve Sunderland) çıkacak olmaları. Bu maçlardan (3 tanesi düşme hattında, diğeri Ş.Ligi hedefinde) sıfır çekerlerse tehlike çanları iyiden iyiye çalmaya başlayacak.
Efsane teknik adam Sir Alex Ferguson sonrası David Moyes ile tam anlamıyla dibe vuran Ada'nın en prestijli takımı Manchester Unıted, eski günlerine dönme arayışı ile işinin ehli olan Van Gaal'i teknik adam koltuğuna oturtmuştu. Van Gaal ilk senesinde doğal olarak arayış içerisinde olmuş ve ligi 4.sırada bitirip Şampiyonlar Ligi vizesini almıştı. Bu sezon ise artık taraftarlar ligde şampiyonluk, Avrupa'da ise minimum çeyrek ya da yarı final istiyorlar. Tüm bu büyük beklentiler ışığında transfer için yoğun mesai harcayan yönetim, aldıklarından çok alamadıklarıyla gündemde.
Van Gaal gibi gayet prestijli bir teknik adama sahip olsalar da uzun vadede tüm maratonları kaldırabilecek bir kadroya hala sahip değiller. Özellikle takımın gol noktalarında yaşadığı kısırlık fazlasıyla dikkat çekiyor. Manchester Unıted yönetimi ve Van Gaal'in 2015 - 2016 sezonu için transfer edemediği isimlerden bir 11 hazırlanmış. Eğer bu kadro gerçeğe dönüşseydi, en azından 4-5 tanesi dahi alınsaydı Premier Lig için şampiyonluğun en büyüğü adayı olurlardı.
Ne diyelim, Van Gaal o kendine has elindeki kağıtlara futbolcu isimlerini yazıp yine yönetime verecek ama yönetim ne kadarını alabilecek, bekleyip göreceğiz. Tabii atı alan Üsküdar'ı geçmezse :) Kaldı ki Van Gaal'in transfer başarısızlığı sonrası çok sinirlendiği de net bir şekilde ekranlara yansıyor.
2008 yılında Arap Şeyhi Sheikh Monsour bin Zayed Al Nahyan'ın kulübü satın almasıyla Avrupa'nın elit takımları arasına katılan Manchester City, geçen 6 yıllık süreçte 2 kez Premier Lig Şampiyonluğu yaşadı. Bir türlü gelmeyen Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'nun getirdiği başarısızlık bir yana, bu kupada çeyrek final yüzü dahi göremeyerek tam bir hayal kırıklığı yaşadılar. Buna rağmen Ada'da her sezon şampiyonluk yarışının müdavimi oldular ve neredeyse her sezon kulüp sahibinin saçtığı paralarla büyük yıldızları satın aldılar.
Transfer konusunda Almanya'da Bayern Münih modelini örnek alan City, neredeyse her sezon Premier Lig'de sivrilen golcü futbolculara adeta bir servet harcayarak takıma kattı ve çoğundan da büyük zarara uğradı. Satın aldığı futbolculardan hem bir sonraki satış hem de kulübe katkı anlamında istediği verimi alamayan Manchester City'nin Premier Lig'de çok gol atan futbolcuları bir bir kadroya katmasından başka diğer ülkelerdeki yıldız futbolcuları da çoğu zaman transfer ettiğini de eklemeliyiz. Zira kulübün sahibinde bol para olunca neredeyse alamayacağınız futbolcu da olmuyor..
Premier Lig'de şüphesiz 2014'ün en dikkat çekici golcüsü Swansea forması altında 1,5 yılda 35 gol atma başarısı gösteren ve rüştünü fazlasıyla ispatlayan Wilfried Bony ve M.City de bu fırsatı kaçırmayarak potansiyeli yüksek Fildişili santrforu renklerine bağladı.
Devre arasında yapılan transferin takıma yarardan çok zarara uğrattığı düşüncesi, bize öğretilen ve aslında hiçte yanlış olmayan bir futbol klişesidir malum. İşte tam da bu anda tam 28 milyon Sterlin karşılığında 2015'in başında yapılan transferin ilham kaynağı ise tabii ki takımda var olan golcülerin sık sık sakatlığa uğraması. Bu arada City'nin Premier Lig'de çok gol atan futbolcuları bir bir kadroya katmasından başka diğer ülkelerdeki yıldız futbolcuları da çoğu zaman transfer ettiğini de eklemeliyiz. Zira kulübün sahibinde bol para olunca neredeyse alamayacağınız futbolcu da olmuyor. Tabii ki Messi ve Ronaldo hariç :)
Takımın 2008'den 2015'e kadar olan Arap sermayeli döneminde ilk yıllara nazaran son yıllarda daha az transfer yaptığını da net bir şekilde görebiliyoruz. Teknik direktör anlamında ise bu oran daha bir azalıyor. 6 yıllık süreçte sadece 3 teknik adamla çalışan City'nin şüphesiz Avrupa'nın elit takımlarından birisi olmasının en büyük mimarı da Roberto Mancini. Zira Mancini 4 sezon başında kaldığı takıma tam 42 yıl sonra efsane bir sezon sonrası şampiyonluk sevinci yaşattı. Mancini'nin altyapısını kurduğu sistemde Manuel Pellegrini ise daha sağlam adımlar attı ve geldiği ilk sezon takımını şampiyon yaparken bu sezonun devre arasında da Chelsea ile beraber şampiyonluğun en net 2 favorisinden biri konumunda...
İşte Arapların Manchester City'sinin sezon sezon aldığı ve fayda - maliyet analizinde sınıfta kaldığı işte o liste :
2008 - 2009 Jo (Brezilya) CSKA Moskova'dan 18 milyon sterlin
Robinho (Brezilya) Real Madrid'den 32,5 milyon sterlin
Craig Bellamy (Galler) Westham Unıted'dan 14 milyon sterlin
2009 - 2010 Emmanuel Adebayor (Togo) Arsenal'den 29 milyon euro
Roque Santa Cruz (Paraguay) Blackburn Rovers'tan 18 milyon sterlin
Carlos Tevez (Arjantin) Manchester Unıted'dan 25,5 milyon sterlin
2010 - 2011 Mario Balotelli (İtalya) İnter'den 28 milyon euro
Edin Dzeko (Bosna) Wolfsburg'dan 32,5 milyon euro
Yukarıda Bony hariç listedeki futbolcuların verimlik yüzdesinde; 100 üzerinden 95'le oynayan Aguero; 80 ile oynayan Dzeko ve yine son 2 yılındaki hayal kırıklığı sebebiyle 80 ile verim sağlayan Tevez haricinde Manchester City'nin, genel olarak golcü transferi anlamda karnesi kırıklarla dolu (50 puanın üzerine çıkan başka bir performans olmadı).
Wilfried Bony'nin CV'sinde bir başka dikkat çeken istatistiği ise; Swansea forması altında 1,5 sezon boyunca M.City'e 3, Liverpool'a 2, M.Unıted ve Arsenal'e de 1'er gol attığı gerçeği.
Tam 1 sene önce 01.01.2014'te oynanan Swansea - M.City mücadelesi
26 yaşındaki Bony, kendisi gibi bundan 4 sene önce devre arasında takıma gelip harika işler yapan takım arkadaşı Dzeko gibi bakalım Manchester City'de başarılı olabilecek mi? Hep beraber bekleyip göreceğiz...
Aklımda bir çok konu varken daha fazla dayanamayıp Chelsea'nin şu gözde (!) oyuncusu Fernando Torres hakkında bir kaç kelam edeyim dedim... Hani daha 16 yaşında A.Madrid'de profesyonel futbol hayatına başlayan ve kısa zamanda kulübüyle özdeşleşen ve efsane olma yolunda ilerleyen 'El Nino' lakaplı Torres... 2001'de U-16 takımı ile ve 2002'de U-19 takımlarıyla Avrupa Şampiyonalarında gol krallığı yaşadı... 2001-2002 yılında kulübü A.Madrid ile ikinci ligdeki müthiş performansıyla bir sene sonra La Liga'ya terfi ettiler. Herkes, bu çocukta gelecek var düşüncesine sahipti... İlk La Liga sezonunda 29 maçta 13 gol atınca, beklenileni karşılayacak ve yine çoğu otorite, "Bu çocuk geleceğin İspanya Milli Takımı'nın da banko oyuncusu" diyecekti...
2003-2004 sezonunda da 35 maçta 19 gol atınca 20 yaşında "rüştü"nü artık ispatlayacaktı ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda da A milli takımda Raul ve Morientes'in ardında kendine az da olsa yer bulacaktı... Tüm bu olan bitenden sonra artık yavaş yavaş transfer teklifleri de almaya başlayacaktı. A.Madrid yönetimi ise biraz daha bekleyip oyuncusunun değerini arttırıp satmanın derdindeydi. Yıllar geçecek ve Torres 2007'ye kadar kulübünün futbolcusu olarak kalacak ve İspanya'da 214 maçta attığı 82 golle taraftarların gönüllerini fethedecekti... Oynadığı zaman içerisinde Barcelona ağlarına 10 maçta 7 gol bırakarak Katalanların da "belalısı" olarak anılacaktı... Kariyerinin zirvesinde olduğu 2006 Dünya Kupası'nda da 4 maçta 3 gol atarak artık Real Madrid, Barcelona ve diğer İngiliz kulüplerinin de dikkatlerini ve ilgilerini sonuna kadar çekecekti... Çok geçmeden 2007'nin 4 Temmuz'un da teknik direktörlüğünü İspanyol Rafael Benitez'in yaptığı Liverpool takımına 26,5 milyon paund gibi yüksek bir bedelle transfer olduğunda yaşı henüz 23 idi... İlk geldiğindeki sözleri "Liverpool ve Benitez bana çok güvendi ve onlara karşı olan borcumu ödeyerek kulübün Rush, Dalgish ve Fowler gibi efsane oyuncularından biri olmak için çalışacağım" olacaktı...
İlk Premier Lig tecrübesinde 44 maçta 30 gol atınca Liverpool taraftarı da onu Fowler'dan sonra gelen en büyük golcü olarak bağırlarına basıyordu... 2008-2009 sezonunda ise kariyerinin gidişatına sekte vuracak olan 'sakatlık' kabusu başlayacaktı. Lig ve Avrupa'da toplamda sadece 33 maça çıkacak olan 'El Nino' 16 gol atacaktı... 2009-2010 sezonunda da sakatlıklarla boğuşacak ama 30 maçta 22 gol atarak yine eski günlerine dönüş sinyalleri verecekti...
Torres mutsuzdu, çünkü takımı iyi gitmiyordu, Şampiyonlar Ligi'nde büyük bir başarı yakalanamamıştı ve Premier Lig'de ise asla şampiyonluğa oynayamıyorlardı... Daha iyisini, daha büyük takımı istiyordu belki. Bir kan değişikliğinin zamanı gelmişti artık... 'Para babası' M.City de her an takipteydi ama Chelsea, İspanyol yıldızı 2010-2011 sezonunun devre arasında astronomik bir bedelle 50 milyon paunda satın alacaktı... Sezonun geri kalan kısmında 18 maçta görev alan Torres, yalnızca 1 kez gol sevinci yaşayacak ve Chelsea taraftarlarını üzecekti... Yine de yeni sezon beklenmeliydi. Takımda Anelka ve Drogba da vardı ve işi hiç de kolay değildi...
2011-2012 sezonunda yine eski günlerine dönmek ümidiyle başladı İspanyol yıldız... Fakat sonuç hiçte istenilen düzeyde asla olmadı... Toplam 22 maç ve atılan sadece 4 gol... Tam bir hayal kırıklığı tablosu... Kulübün bu kadar milyonları böylesine kötü bir istatistiğe yatırım yapması herkesi şok etmişti. Torres artık İspanya milli takımında da kendisine forma şansı bulamıyordu. Çok formsuzdu ve bunu kendisi de çok iyi biliyordu... Sahada onu izleyenlerin ağzı açık kalıyor ve "vay be nerden nereye" sözleriyle iç çekiyordu. Sahadaki Torres'in surat ifadesine dikkatli baktığımızda ise çaresizlik, korku ve güvensizlik hakimdi... Ne yaptığını bilmiyordu, uzun süre gol atamaması psikolojisini bozmuş ve resmen çöküş sinyalleri veriyordu... Belki de Ada'da son zamanlarını yaşıyordu... Ayrıca bu saatten sonra bu formuyla başka büyük bir kulübe gidemeyeceğinin ya da ona çok şey veren A.Madrid'e dahi tekrar geri dönmesinin hiçte kolay olmayacağının farkındaydı...
Evet, Chelsea'de 40 maçta 5 gol... Bu istatistikle devam ederse sezon sonu bir 'ayrılık' hiç de zor olmayan bir son olarak karşımıza çıkıyor... Lakin bu istatistiğe Türkiye'de değil 3 büyüklerde Anadolu kulüplerinde dahi olsa zor dayanılır, bir şekilde elden çıkarılması için türlü çareler aranırdı... Ama işin ucunda yatırım yapılan 50 milyon paund var ve bu paraya yakın bir rakama dahi Chelsea yıldız oyuncusunu satamaz...Geriye ise tek çare artık Torres'in çok çalışıp, psikolojisini tekrar düzeltip eski günlerine dönmesi kalıyor... Henüz yaşı hala 28 iken yani bir futbolcunun normalde kariyerinin olgunluk ve zirve dönemi olması gerekirken tez elden sezonun geri kalan maçlarında sürekli gol atarak toparlanması şart...