Guardiola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Guardiola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2016 Pazartesi

Bayern mi büyük, Ancelotti mi?


Çok gol atıyorlardı, şimdi az atıyorlar. Lewandowski (19) harici gol atmakta zorlanıyorlar. İlk yarının sonuna geldiğimiz şu zamanda Lewa'dan sonraki en golcü ismin 7 gol ile Kimmich olması zaten her şeyi anlatmaya yetiyor. Guardiola'nın ilk sezonunda atılan gol dağılımları (sezon sonu) inanılmaz seviyedeydi : Müller 26, Mandzukic 25, Robben 21, Ribery ve Götze 14'er, Pizarro 11. 

Az gol yiyorlardı, şimdi daha çok gol yiyorlar. Boateng, Martinez ve Hummels üçlüsünden hangi ikili forma giyse de sorunlar bitmiyor. Ligde ilk 15 maç + 6 Şampiyonlar Ligi maçları hesap edildiğinde Ancelotti ile beraber 21 maçta 15 gol yediler. Guardiola ise üç sezonda sırayla 12, 6 ve 11 gol yedi.

Göze hoş gelen futbol oynuyorlardı, şimdi sonuca odaklı oynuyorlar. Bol gollü ve rahat galibiyetlerden, nispeten kısır skorlu ve zor kazanılmış galibiyetlere. Son olarak lig sonuncusu Darmstadt deplasmanında ilk ve tek kornerlerini 64'te kullandılar, 71'de golü bulup, maçı da 1-0 zor kazandılar.

Rakipleri onlardan korkuyorlardı, şimdi az cesaretle puan alabiliyorlar. Belki Bundesliga'da kolay kolay mağlubiyet almıyorlar ama rakiplerinin güç oranları dikkate alındığında bu çok normal. Kaldı ki kazandıkları maçlarda da öyle ezerek yada bol pozisyona girerek 3 puana ulaşmıyorlar.

Takımın değeri ve itibarı çok fazlaydı, şimdi neredeyse ikinci torba takımı muamelesi görüyor. Barcelona, Real Madrid deyince hemen ardından Bayern Münih gelirdi son 5-6 yıldır. Fakat bu sezon gelinen noktada kartvizit belki hala iş görüyor ama 'icraat' yok. 

Şampiyonlar Ligi'nde sürekli grup lideri olarak çıkarlardı, şimdi ikinci çıktılar ve deplasmanda fazlasıyla kötüler. Şampiyonlar Ligi'nde bir türlü değişmeyen İspanya kabusuna (Atletico Madrid) Ancelotti de 'dur' diyemedi. Rostov deplasmanında ise 3 gol yiyerek kaybettiler. 

Guardiola, Şampiyonlar Ligi'nde final oynayamasa da takıma kendi sistemini oturttu, Ancelotti ise takıma henüz bir şey vermedi ve mirası yemeye devam ediyor. Büyük umutlarla alınan Renato Sanches bir türlü kazanılmadı, yedek kulübesinin baş müdavimi oldu. Takımın gizli gol silahı Müller en kötü sezon başlangıcını yaptı. 

Milan, Chelsea, PSG ve Real Madrid'le alınmadık kupa bırakmayan ve tüm dünyanın saygınlığını kazanan Ancelotti, belli ki yerini yadırgadı biraz. Kendisi mi daha büyük, yoksa Bayern Münih mi? Önce bu soruya kendisi cevap vermeli ve sonra takımına bakmalı. Bayern diğer Avrupa büyüklerine benzemez. Geleneklerine çok bağlıdır. Takım için adeta askerlik yapan, kaliteli hizmet veren herkesi ödüllendirir. Ribery, Robben, Lahm bunun en canlı örnekleri. Takımı seviye olarak aşağıya çeken ve Bayern kurallarına uymayanları ise cezalandırır.

Şubat ayında zorlu Arsenal eşleşmesi var. O maça kadar takıma en az 2 level atlatmak zorunda. Emeklilik dönemleri öncesi son danslarını eden Ribery ve Robben'in ipleri eline almaları gerekiyor. Lig şampiyonluğu Ancelotti için sadece CV'sinde bir artı olur ama Bayern yönetimi ve taraftarı için asla başarı sayılmaz. Bayern Münih gibi kulüpler için en önemli başarı kıstası Şampiyonlar Ligidir ve Arsenal'e elenirlerse Ancelotti'nin tahtı ciddi sallanır ve bir bakarsınız sezon sonu şutlanabilir. 


15 Kasım 2016 Salı

Buffon'dan Donnarumma'ya...

2008 yazına gidelim. Juventus ikinci lige düşürülüp tekrar Serie A'ya çıkmış ve ligi 3.sırada bitirmişti. Bu hiçte küçümsenecek bir başarı değildi. Travma, yerini 'eski günlere dönüşün sinyallerine' bırakmıştı. Buffon 30 yaşındaydı ve hala formdaydı. Pek çoklarına göre dünyanın en iyi kalecisiydi. Neuer tehditi henüz dillendirilmemişti. Küme düşmelerine rağmen gemisini terk etmeyen birkaç kişiden birisiydi. Tekrar eskisi gibi Serie A'da başarılar, şampiyonluklar yaşamak istiyordu.

Ada'da ise Manchester City, Arap sermayesinin kulübü satın alması ile beraber, yeniden yapılanma arayışlarında kim var, kim yok transfer ediyordu. Başarısız geçen sezonun ardından; Shay Given, Zabaleta, De Jong, Bellamy, Kompany, Robinho, Jo ve Shaun Wright - Phillips gibi oyunculara 100 milyon sterlinin üzerinde para harcadıktan sonra sıra kaleci transferine gelmişti. 32'lik Given ve 21'lik genç Joe Hart'tan daha sağlam bir eldivene ihtiyaçları vardı. Buffon'u almak istediler. Yıllık 15 milyon euro karşılığı 5 yıllık kontrat önerdiler. Buffon o zamanlar Juventus'tan 5 milyon euro kazanıyordu ve maaşı birden 3 kat artacaktı. City, bonservis için Juventus'un kapısını ise tam tamına 75 milyon euro'dan çalacaktı. Bu inanılmaz teklifi ne Buffon ne de Juventus kabul etmedi. "İkinci lige düştüğümüzde gelen teklifleri kabul etmedim, şimdi neden takımımı yalnız bırakayım" diyen Buffon 16 yıldır Juventus'ta ve artık o takımın vazgeçilmezi, hatta heykeli dikilecek düzeyde ve Serie A tarihinin gördüğü en iyi 3 kaleciden birisi...


Şimdilerde ise Guardiola'nın City'si, kaleci transferi için yine gözünü çizmeye dikti ve bu defa da Buffon'un tek varisi olan bir diğer "Gianluigi", Milan'ın 17,5 yaşındaki lise öğrencisi Donnarumma'yı transfer etmek istiyor. Her ne kadar bu sezon başında kaleye eski Barca'lı Bravo'yu alsa da Pep, uzun yıllar kaleyi sağlam bir isme, yani geleceğin en büyük kalecisi olarak yorumlanan genç Donna'ya emanet etmek istiyor ve Maviler, kasasından 50 milyon euro'yu dahi feda etmeye hazır. Milan ile ilk resmi maçına 25.10.2015'te yani 16,5 yaşında çıkan Donnarumma, o zamandan günümüze tam 45 maça çıktı ve sessiz ve sakin bir şekilde yoluna dolu dizgin devam ediyor. Her fırsatta "çok büyük bir kulüpteyim ve burada emekli olmak istiyorum" dese de, zaman ne gösterir bilinmez. Real Madrid, Barcelona, Ada kulüpleri, Alman 'dev'leri her zaman cazip olacak seçeneklerden biri olacaktır.

Ayrıca Donanrumma'nın kontratı Haziran 2018'de sona erecek. Milan'ın en geç bu sezon sonunda genç kaleci ile kontrat yenilemesi gerekecek. Yoksa??? 'Kaçan balık büyük olur' derler...

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Zaman Tüneli

Çoğu teknik direktör gibi, onların da başarılı futbolculuk dönemleri oldu. Kimileri kariyerlerinde bir yada iki takımda forma giyerken, kimileri de tabiri caizse "rüzgar nereye eserse" kıvamında adeta seyyah gibi dolaştılar birçok ülkeyi ve takımı. Zaman tünelinde yolculuğa çıkarak; Guardiola'dan Ancelotti'ye, Pellegrini'den Conte'ye, Simeone'den Löw ve Klopp'a kadar geniş ve başarılı teknik direktör portföyünün futbolculuk zamanları ve kulüplerine yakından bakalım...

Pep Guardiola
Barcelona - Brescia - Roma - Al Ahli - Dorados

Bu arada fotoğraf karesi 1994 Şampiyonlar Ligi finaline ait. Milan, Barcelona'yı 
4-0 ile bozguna uğrattı. Arka planda yerde oturan kaleci Zubizarreta...
Joachim Löw
Freiburg, E.Frankfurt, Karlsruhe
Jurgen Klopp 
Mainz (300 maç, 52 gol)
Laurent Blanc 
Montpellier, Napoli, Nimes,
St. Etienne, Auxerre, Barcelona,
Marsilya, İnter, Man. Unıted
Carlos Bianchi 
Velez, Reims, PSG, Strasbourg,
























Diego Simeone
Velez, Pisa, Sevilla, 
Atletico Madrid
İnter, Lazio, Racing




Louis Van Gaal
Royal Antwerp, Telstar, Sparta Rotterdam, AZ

























Graeme Souness
Middlesbrough, Liverpool,
Sampdoria, Rangers
Arsene Wenger
Mutzig, Mulhouse, Strasbourg


























Sam Allardyce 
Bolton, Sunderland, Millwall, Coventry, Huddersfield, Preston, West Brom

Sir Alex Ferguson 
Queen's Park, St. Johnstone,
Dunfermline Athletic, Rangers, 
 Falkirk, Ayr Unıted

Guus Hiddink
De Graafschap, PSV Eindhoven, N.E.C,
Washington Diplomats, 
San Jose Earthquakes
Antonie Conte
Lecce, Juventus
Claudio Ranieri
Roma, Catanzaro, Catania, Palermo
Leicester City'i Premier Lig şampiyonu
yapması, futbol tarihinde eşine az
rastlanacak muazzam bir başarı.
Manuel Pellegrini
Universidad de Chile

13 yıllık kariyer, tek kulüp ve 451 maç


























Mauricio Pochettino
Newell’s Old Boys, PSG, Bordeaux, Espanyol
Carlo Ancelotti
Parma, Roma, Milan
Kapanışı Jose Mourinho ile, belki de onu ilk defa futbolculuk döneminde göreceğiniz fotoğraf ile yapalım...


1987 - Benfica - Setubal 

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir Peri Masalı : Atletico Madrid


2015 - 2016 sezonu La Liga'da,

38 maç 28 galibiyet, 4 beraberlik, 6 mağlubiyet...

28 galibiyetin 10 tanesi (0,36 ort.) 1-0'lık skorla alındı...

Lig sonunda topladığı 91 puan ile şampiyon olan Barcelona toplamda 112 gol (2,95 ort.), 90 puanla 2.sıralara abone olan Real Madrid 110 gol (2,89 ort.) atarken, ligi 88 puanla üçüncü sonlandıran Atletico Madrid sadece ve sadece 63 gol atabildi (1,66 ort.). Zaten Simeone'li Atletico Madrid, bir sezonda en fazla golü şampiyon oldukları 2013 - 2014 sezonunda 77 gol ile atmıştı...

38 maçın 24'ünde gol dahi yemediler. Oblak'ın sezonun en iyi kalecisi seçilmesinin hiçbir şekilde sürpriz olmadığı bu dönemde toplamda yedikleri 18 gol ile (0,47 ort.), 1993 - 1994 sezonunda Deportivo'ya ait olan 18 gollük rekoru da egale ettiler. Şampiyon Barcelona bu dönemde 29 gol (0,76 ort.), ligi ikinci sırada bitiren Real Madrid ise 34 gol (0,89 ort.) yedi.

6 mağlubiyetin tamamı tek farkla alındı, hiçbir zaman 2 farklı kaybetmediler. Mağlubiyetlerin 2 tanesini Barcelona'ya (ikisi de 2-1) karşı alırlarken, diğerleri Villarreal (1-0), Malaga (1-0) ve S.Gijon (2-1) ve Barcelona'nın şampiyon olması neredeyse kesinleşen saatlerde ligden düşen Levante (2-1, son dakikada golü) deplasmanları...

38 maç sonunda yenemediği takımlar; Barcelona ve Villarreal...

Ezeli rekabet halinde olduğu Real Madrid'den 2 maçta 4 puan alırlarken, 90 dakikalık maçlar üzerinden Galacticos ile oynadıkları (Şampiyonlar Ligi finali hariç) son 12 maçta sadece 1 kez boyun eğdiler, 5'ini kazandılar... Barcelona'yı Şampiyonlar Ligi'nde 3 yıl arayla 2 kez çeyrek finalde eleyip, ikisinde de finale kaldılar.

Atletico Madrid, ligde 38 maçın hiçbirinde kalesinde 2'den fazla gol görmezken, 7 karşılaşmada 3 ve bir karşılaşmada 5 gol atarak fazla gösterişe ve showa dönüştürmeden maçlarını kazanma yoluna girdi...

23 maçının skoru, iddaa tabiriyle ALT sonuçlanırken, 15 maçı ÜST oldu.

.....................

Şampiyonlar Ligi'nde;

Diego Simeone'nin bir anlamda çoğu zaman şoför koltuğunda idare ettiği otobüsü, finale gelene kadar oynadıkları 12 karşılaşmada toplam 16 gol attılar (1,33 ort.), filelerinde ise sadece 7 gol gördüler (0,58 ort.) ve 2009 - 2010 sezonunda İnter ile final maçı dahil olmak üzere 13 maçta 9 gol yiyen Mourinho'nun o ünlü otobüsünü dahi geride bıraktılar. Ayrıca A.Madrid, şampiyonlar liginde oynadığı 12 karşılaşmanın 8'inde (0,67) kalelerini gole kapatmayı başararak erişilmesi zor bir rekora imza attı...

Şampiyonlar Ligi'nde final yolculuğuna kadar 12 maç, 6 takım demek ve Atletico Madrid'e 3 takım gol atabildi. Benfica (3), Barcelona ve Bayern Münih (2'şer kez)...

Toplamda 6 içsaha maçında sadece Benfica'dan gol yedi ve bu aynı zamanda Atletico'nun Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon aldığı  ilk ve tek yenilgisi oldu (1-2)...

Normal sürelerde gol atamadığı tek takım gruplar sonrası ikinci turda eşleştiği PSV Eindhoven. İki maçta 0-0 sona ermiş ve penaltılarla tur atlayan Madrid temsilcisi olmuştu...

Dünyanın 3 futbol 'dev'inden ikisi olan Barcelona ve Bayern Münih'i eleyip finale çıkmak için şanstan öte bir deneyime ve taktik anlayışa sahip olmanız gerekiyor. Tam da burada önemli bir parantez açmak lazım, zira A.Madrid her sene takımda sivrilen minimum 2-3 futbolcunun satışına rağmen Simeone'nin bitmek bilmeyen enerjisi ve heyecanı ile takıma kattığı o özel formüle edilmiş 'ruh'un bu peri masalında çok büyük bir rolü var...


Genel olarak...

Evet artık futbolda savunma yapmak da bir sanat olarak görünebilir. Yunanistan'ın Euro 2004'teki şampiyonluğu, Mourinho'nun Chelsea'sinin park halindeki otobüsü ile kazandığı onlarca kupa elbette ilk akla gelenler arasında. Aynı zamanda her tez, antitezini doğurur. Sonuçta nasıl ki bir zamanlar tiki - takalar ortalığı kasıp kavururken, bir süre sonra onu alt edecek formüller üzerinde defalarca kafa patlatan zihniyetlerin futbolda başarı için değişik taktik şekilleri üzerinde yoğunlaşacağı da muhakkaktı. Kuşkusuz şu an dünyanın en saygın teknik direktörü olan Diego Simeone'nin bu noktada elindeki malzemenin haddini bilerek harmanlaştırdığı savunma ağırlıklı taktiği ile son 3 yılda 2 Şampiyonlar Ligi Finali ve 'dev' bütçeleri ile Barcelona ve Real Madrid'in hegomanyasındaki La Liga'da son 4 sezonda bir kez şampiyonluk, üç kez de üçüncülük yakalamasını sıradan bir şeymiş gibi göstermeye kimsenin hakkı yok. En başta da kendimin. Her ne kadar hücum futbolunu ve göze hoş gelen estetik ve pozisyon ağırlıklı takımları ve taktikleri sevsem de Mourinho'nun öncülük ettiği savunma futbolu stratejisi ve Simeone'nin üzerine yeni güncellemeler yaparak takımına kattığı hava, parolası 'sabır' olan oyun anlayışı, futbolculara her maç aynı konsantrasyonla kendinden büyük 'dev'lere karşı algılattığı "asla kolay lokma olmayan" tavrı ile en büyük övgüyü tüm kamuoyundan almaları gerekiyor...

Bugün belki, henüz daha PSV Eindhoven ile oynanan ikinci tur rövanş karşılaşmasında, Vicente Calderon'da 58.dakikada önce Locadia'nın topu direkte patlamasa, ardından De Jong'un boş kale yerine Filipe Luis'in kafasına topu çarptırmasa belki de bu peri masalı başlamadan bitecekti. Ya da Bayern Münih yarı final rövanş karşılaşmasında 35.dakikada Müller o penaltı vuruşunda maç boyu mükemmel oynayan Oblak'ı avlayabilse, tabeladaki  2-0'dan sonra 'Cholo' lakaplı Simeone'nin işi hiçte kolay olmayacak ve bu özverili futbollarının final ile taçlandırılması belki de mümkün olmayacaktı...

Son 11 yılda 8 yarı final oynayan Barcelona, son 7 yılda 6 kez yarı final oynayan Bayern Münih ve son 6 yılın tamamında yarı final oynayan Real Madrid'in okey masasına artık dördüncü geldi diyebiliriz. Elindeki malzemeyi değerleme, işleme ve parlatma yeteneği en üst seviyede olan 'duvar örme ustası' Simeone ve Atletico Madrid okey masasında bakalım daha hangi özel maceraları ile unutulmaz maçlara imza atacaklar?

Teknik direktörlük deneyiminde ilk Avrupa serüvenine 2011 - 2012 sezonunun devre arasında Catania ile çıkan Simeone, Atletico Madrid ile olan başarısını büyük ölçüde Catania'daki tecrübesine bağlıyor. "Catania, gerçek bir öğrenme eğrisi oldu ve zorluklarla baş edebilme ve cesaretini tamamen oradan alıp, Atletico'ya uyarladım" derken de Çizme'de yaşadıklarının, şimdiki başarılarının anahtarı olduğunu belirtiyor. Kim bilir belki bir gün futbolculuk dönemlerini yaşadığı Lazio veya İnter'in başına da geçebilir...

...........................................

Şampiyonlar Ligi finalini bekleyemeden bu yazıyı yazdım. İlginçtir; Guardiola'yı Şampiyonlar Ligi'nde eleyen her takım o sezon şampiyon olmuş. 2010'da yarı finalde Barca'yı eleyen İnter, Mourinho ile kupaya uzandı. 2012'de yine yarı finalde Guardiola'nın Barca'sını bu defa Di Matteo'nun Chelsea'si dize getirip kupayı müzesine götürdü. 2014'te Real Madrid ve 2015'te Barcelona ise Pep'in Bayern Münih'ini yarı finalde geçip en büyük kupaya sahip olmuşlardı. 2016'da ise bu defa Simeone'nin Atletico'su "yarı final özürlü" Guardiola'yı mat edip finalde Galacticos'un rakibi oldu. Tarih tekerrürleri sever. Sizce?


28 Mart 2016 Pazartesi

Cruyff Felsefesi


2000'li yıllardan önce dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcuları kimlerdir diye sorsanız, o zamanlarda çoğu kimse Pele ve Maradona'nın ardından Hollanda efsanesi Johan Cruyff'un adını söylerdi şüphesiz. Kariyerinin neredeyse tamamını Santos ile Brezilya'da geçiren Pele; Napoli gibi orta sınıf bir takımı birinci torba takımı yapan, Arjantin Milli Takımı'nı en üst klasmana sokan Maradona ve tekniği, zerafeti ve sıradışı yaşantısı ile Avrupa'nın 'sarı fare'si Johan Cruyff. Üç büyük futbol efsanesinin belki de en kolay karşılaştırma yapılıp karara bağlanılacağı kulvar ise teknik adamlık alanında. Barcelona'nın tarihinde ilk kez kazandığı Şampiyon Kulüpler Kupası ve üstüste 4 kez La Ligi şampiyonu olduğu dönemlerde teknik adam koltuğunda hep Cruyff vardı ve hocası olan Rinus Michels'den total futbolu çok iyi şekilde anlayıp üzerine kendi birikimlerini ekleyerek modern futbolun en başarılı teknik adamlarının başı olan Hollandalı, Barcelona'nın 2000'li yıllardan sonra dünyanın en iyi futbol takımı olmasını sağlayacak olan La Masia futbol akademisinin de planlayıcısı ve kurucusudur. Pele teknik adam koltuğuna hiç oturmazken, Maradona'nın bu alanda sadece futbolculuk CV'sini kullandığını ve başarısız olduğunu da eklemeliyiz.

Ajax altyapısında yetişen ve Şampiyon Kulüpler Kupası dahil olmak üzere (üstüste 3 kez) Ajax ile alınacak tüm kupaları kazanan Cruyff için artık daha büyük bir takıma gitme zamanı gelmişti ve başkanı Real Madrid'e vermek istese de o tercihini Barcelona'dan yana kullandı 26 yaşında. Bir de ilk senesinde Bernabeu'da 5-0'lık alınan tarihi galibiyet, belki de kararının ne kadar doğru olduğunu gösteriyordu ki, Barcelona o sezon tam 14 yıl sonra Cruyff ile lig şampiyonluğuna ulaştı.

Pele'nin olmadığı 1974 Dünya Kupası'nın büyük favorilerinden birisi olmalarına rağmen final oynayıp kupayı evsahibi Batı Almanya'ya kaptırmasalar, koleksiyonundaki tek eksik olan kupayı da kazanacaktı. 1978 Dünya Kupası sırasında 31 yaşında olmasına rağmen, siyasi sebeplerden dolayı milli takıma çağrılmadı ve Hollanda finalde yine kaybetti. Arjantin, evsahibi olduğu kupada mutlu sona ulaştı. Kimbilir Cruyff olsaydı maç nasıl olurdu bilinmez. Bu arada Hollanda'nın Dünya Kupası tarihinde bir tek kupasının dahi olmaması ve finallerde kaybetmesi sanırım sadece o zamanlara denk düşen bir durum değil. Zira 2010 Dünya Kupası'nda bu defa da finalde İspanya'ya uzatmalarda kaybettiler ve toplamda 3'te 0 çektiler...

Nasıl ki Microsoft'u Bill Gates kurmuş ve bugünlere getirmişse... Nasıl ki Steve Jobs, Apple gibi bir markayı kurup, tüm dünyayı etkileyen bir marka haline getirmişse... Johan Cruyff da Barcelona futbol akademisi olan La Masia'yı kurup, aynı zamanda akademideki çocukların eğitimlerinin de üstlenilmesi savını özümseyip, bunu total futbol felsefesi ile birleştirdi ve bugün Katalanları dünyanın en iyi ve güçlü (yenilmesi çok zor) futbol kulübü haline getiren altyapının kapısını açmıştır. Cruyff, total futbolu özetleyen şu cümlesinde; "Futbol basit bir oyundur zor olan ise basit futbol oynamaktır" diyerek aslında takım olarak sürekli boş olan yaratacaksın ve rakibe de aynı şekilde boş alan bırakmayacaksın demek istemiş, basit ve sade oynayarak (gereksiz riskten uzak) verimliliğin ve etkinliğin artacağını belirtmiştir. 4-3-3 formatında 'en yakın arkadaşına pası ver ve sonrasında tekrar topu almak için boş bir alana geç' anlayışı ile "tiki taka"nın ilk sinyallerini bu sözleriyle öngörmüştür. Cruyff felsefesi dedikleri aslında onun kendisinin geçmiş tecrübeleri ve kişiliğinin toplamından oluşan bir yansımaydı yeşil sahalara. 'Başka birinin futbol felsefesi le başarısız olacağıma kendi felsefemle rezil olurum' diyebilecek kadar kendine güveni olan bir karakterdi Cruyff. O, hem dünyanın en iyi futbolcularından, hem dünyanın en iyi teknik direktörlerinden ve aynı zamanda dünyanın en iyi futbol filozoflarından biriydi. O kadar açık sözlüydü ki, kendisini eleştirenlere her zaman verilecek bir cevabı vardı ve bu konuda asla taviz vermedi.


Guardiola gibi belki de dünyanın en yetenekli teknik adamının hocası olan Hollandalı efsane, onun gelişiminde de büyük bir rol oynamıştır. Devrinin en iyi ön liberolarından biri olan Guardiola onun için; "Johan Cruyff kiliseyi boyadı ve ondan sonra gelenlere sadece restore etmek yada geliştirmek kaldı" diyerek efsane teknik adama hakkını vermiştir. Luis Enrique, Philip Cocu, Ronald Koeman, Michael Laudrup gibi şimdilerin önemli teknik direktörleri de Cruyff'un el attığı diğer önemli şahsiyetler. Yani Cruyff'un futbol tarihindeki yeri ve önemi herkesin bildiğinin daha da üzerindedir...

Tarihe geçen "Cruyff dönüşü" onun ne kadar teknik bir futbolcu olduğunu ve ikili mücadelelerde kendine özgüven sağladığını gösteren net bir vesikadır. Şık golleri ve üstün futbol zekası ile döneminin futbolcuları arasında sivriliyordu. Her futbolcu gibi onun da zaafları vardı. Onun en büyük zaafı ise sigaraya karşıydı. Hatta öyle bir zaaftı ki bu, Ajax ile Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandığı 1973 yılında bir elinde kupa, diğer elinde sigara ile pozlara takılmış ve bu konudaki zaafiyeti ayyuka çıkmıştı. Barcelona ile olan teknik adamlık macerasında kulübede sürekli sigara içti. Bünyesi zamanla bunu kaldıramadı ve akciğer kanseri olduğunda sigarayı bırakma kararı aldı. Hatta bu konuda "Hayatımı iki şey değiştirdi. biri futbol diğeri ise sigara. Futbol beni hayata bağladı, sigara ise futbol hayatımı bitirdi" sözleri ile kendi durumunu çok güzel özetledi. Pele, George Best, Eusebio, Beckenbauer, Müller gibi kariyerinin sonlarında o da ABD'ye gitti. MLS zaten 1970'lerin sonlarında oldukça gözde bir tatil beldesi idi ve ABD dönüşü ilk kulübü Ajax ile 2 yıl daha oynasa da futbolu bırakacağı son sezon olan 1983 - 1984 sezonunda Feyenoord'a imza attı ve takımını şampiyon yaparak futbolu Ajax'a küskün bir şekilde 37 yaşında bıraktı.

3 Ballon d'Or ödülü olan Cruyff, 24 Mart 2016'da, 68 yaşında hayatını gözlerini yumarken arkasında bıraktığı ve ölümsüzleştirdiği büyük futbol felsefesinden yararlanan takımlar, futbolcular, teknik adamlar ve daha fazlasını bıraktı. Cruyff olmasaydı bugün belki de Xavi, İniesta, Puyol, Messi ve daha birçokları da olmayacaktı. Seni hiçbir zaman unutmayacağız...







İstanbul, 1968


Beckenbauer and Cruyff 1974 World Cup final West Germany and Netherlands.



11 Kasım 2015 Çarşamba

La Masia

























Dünyanın en kapsamlı, en modern, en başarılı ve en büyük futbol okulunun adı...


La Masia'da öğrencilere çabuk düşünüp, zekalarını kullanarak oynamalarını ve topun bir sonraki pasta nerede olacağını sezmeleri öğretiliyor. Yani insanların istediği gibi cezbedici ve etkileyici bir oyun tarzı. Okula seçilecek futbolcu adaylarında zihinsel yeterlilik, sürat ve hızlı çalışan bir futbol beyni gibi kıstaslar aranılan önemli kriterlerden bazıları. Altyapıdaki futbolcular, A takımdan kopuk oynamak yerine sisteme beraber dahil oluyorlar ve bu şekilde genç yaşta A takıma yükseldiklerinde adaptasyon sorunu yaşamıyorlar. La Masia sadece Katalonya odaklı değil, diğer ülkelerden de birçok futbolcu gelebiliyor. 


Barcelona, her sene 4,5 milyon pound gibi bir rakamı La Masia için ayırıyor. Bizim ülkemizde altyapıya verilen önemi (!) düşününce bu rakamın değerini daha iyi anlayabiliyoruz. Ayrıca Barcelona'nın 5 büyük futbol ligine en fazla futbolcu yetiştiren kulüp olması da yatırımlarının net olarak karşılığının alındığının bir göstergesi.

Dünya futboluna armağan ettiği onlarca yıldız futbolcu, bugün Barcelona gibi bir futbol kulübünün 2000'li yılların başından bu yana dünyanın en iyi futbol kulübü olmasını sağladı. Misal; Maradona ve Pele ile kıyaslanan Messi'nin La Masia ve Barcelona kariyerinden önce Katalanlar, sadece 1 kez Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu başarısı elde etmişti. Messi sonrası yani 2005'ten itibaren ise bu sayı toplamda 5'e ulaştı ve özellikle Pep Guardiola ile beraber tam anlamıyla zirveye çıkan takım, hala La Masia'nın meyvelerini yemeye devam ediyor.




Şimdilerin kanser teşhisi koyulduğu efsane futbolcu Johan Cruyff'un önderi olduğu ve bugünlere getirmesine büyük vesile olduğu La Masia, her sene yıldız adaylarını dünya vitrinine sunmaya devam ediyor. Guardiola, Xavi, Puyol, İniesta derken Messi ile beraber Fabregas, Busquets, Pedro, Pique, Thiago, Tello, Bartra ve buraya yazmadığımız niceleri ile bu okul büyüdü, büyümeye devam etti. Munir El Haddadi, Rafael, Sandro, Kaptoum ve Cantalapiedra ise okulun son mezunlarından. Belki son yıllarda Barcelona'da modaya uyup, bir yerde rekabetin bir parçası olmak adına paralarını hunharca saçıp diğer kulüplerden yıldız futbolcular aldı ama (Neymar, Suarez, Rakitic, Arda) takımın iskeleti hiç bozulmadı, sağlam direkler asla sarsılmadı. 

La Masia futbol okuluna giren her gencin en büyük idolü Guardiola. Çünkü La Masia'nın en ünlü mezunu olan Pep, bu okulun büyümesinde ve yayılmasında da büyük etkiler bırakmıştır. Aynı zamanda hocası olan Cruyff'tan çok şeyler öğrenen Guardiola, zamanla kendi metotlarını da sisteme dahil etmiş ve mücadeleci Katalan ruhunu takıma entegre etmiştir. La Masia'ya 8 yaşında giren de var, ilk adımını 18 yaşında atan da var. 


Şu bir gerçek : Barcelona'da kalıcı olmak zordur. La Masia kökenli olmanızın size forma garantisi vermediği bir ortamda takımın değişmez futbolcusu olmak için ancak Messi olmanız gerekir. O yüzden bazı genç futbolcular, rotasyonda kullanılmak yerine diğer takımlara kiralanma yolu ile yurtlarından ayrıldılar. Hatta bazıları bonservisleri ile gittiler ve kendilerine yeni kariyer sayfaları açtılar. Çünkü Barcelona hala dünyanın en başarılı takımı ve orada rekabet 'zor'un da ötesinde...


30 Eylül 2015 Çarşamba

Yok artık : 9 dakikada 5 gol


Yaşı 35'lere gelmiş ve daha üstü olanlar bilirler. Bizim çocukluğumuz mahalle maçlarıyla geçti. Alt sokakla, üst sokakla ya da karşı mahallenin takımı ile sürekli maçlar yapardık. Biz genelde "7 devre 15 biter" der, maçlara öyle başlardık. Kimileri 1 saatte biterdi, kimileri ise bir günde dahi bitmezdi. Hele bir tanesinde maç o kadar kıran kırana geçti ki, ilk gün maçın ortalarında çok da sevmediğimiz ve bizim mahallenin adeta düşmanca duygular beslediği, bize 2-3 kilometre uzaklıktaki mahallenin gençleri maç oynadığımız yeri basmış, biz de korkumuzdan evlerimize dağılmıştık. Korku demişken yaşımız 11-12 civarıydı, sahayı basanların ise 17-20. Derken ikinci gün maçı her zaman oynadığımız sahanın bir üst sokağında, hem de arabaların geçtiği bir ortamda en zor şartlarda oynadık. Bu defa da hava karardı, maçı yine tamamlayamadık. Ama yanlış hatırlamıyorsam maçın bitmesine bir yada iki gol kalmıştı ve üçüncü gün mahallemizin aynı zamanda amatör futbol kulübünün de maçlarını oynadığı toprak sahanın hemen altındaki çimenlerin olduğu yerde maçı tamamladık ve maçı 15-13 kazandık.

Bunu neden anlattım? Çünkü biz çocukluğumuzda bazı kısa süren maçlarda ben de golcü pozisyonunda oynadığım için çok gol atardım. Hiç 9 dakikada 5 gol attım mı bilmiyorum ama bir maçta değil 5 gol, 7-8 tane attığımı da hatırlıyorum. Konu tabii ki kimin daha fazla gol attığı değil ama günümüzün son 10 yıldaki makineleri ve rekortmenleri olan Messi ve Ronaldo'nun dahi erişemeyeceğini düşündüğüm mertebeye bir Polonyalı çıktı. Adı : Robert Lewandowski. Wolfsburg ile oynanan lig maçında 9 dakikada 5 gol attıktan sonra Guardiola gibi bir teknik adamı kendinden geçiren, rüya alemlerinde hissettiren, kısacası tüm dünyanın ağzı açık halde izlediği kusursuz bir golcü...


Maça ikinci yarının başında girmesine rağmen sadece 9 dakikada Wolfsburg filelerini tam 5 kez havalandıran golcü oyuncu, bu alanda en yakın rakibi Jermain Defoe'ye 27 dakika fark attı. Bu seviyeye Ronaldo daha önce 60 dakikada gelebilirken, Messi ise değerlendirme sadece lig maçlarını içerdiği için bu alanda listeye giremedi. Messi bir maçta hiç mi 5 gol atamadı derseniz, tabii ki hayır derim çünkü Messi, Şampiyonlar Ligi maçında Leverkusen'e 59 dakikada 5 gol atmıştı.

Tekrar Lewandowski'ye dönersek... Saha içinde oldukça soğukkanlı olan, çok koşmayan ama bitirici vuruş üstadı olan, sahada kendisini çok iyi saklayan, golü adeta koklayan ve o sahadayken tüm arkadaşlarına güven veren, devrinin en kaliteli 3 santrforundan biri. Diğer ikisi kim derseniz Aguero ve Suarez derim. 8 dakika 58 saniyede 5 gol atıp kırılması neredeyse imkansız bir rekora ulaşan Lewandowski bu maçtan sonra oynadığı bir lig, bir de Şampiyonlar Ligi maçında toplamda 5 gol daha atarak, 1 haftada oynadığı 3 maçta 10 gole ulaştı. Biri ona "dur" demeden sanırım durmayacak. Çok değil 2,5 sene önce Dortmund formasıyla Real Madrid'e Signal İduna Park'ta attığı tam 4 gol de CV'sinin önemli başarılarından biri. Daha önce bir sezonda tüm kupalar dahil en çok golü, aynı zamanda Şampiyonlar Ligi finali de oynadıkları 2012-2013 sezonunda 49 maçta 36 gol ile bulan yıldız golcü, bu yazı kaleme alındığında Bayern Münih formasıyla 10 maçta 14 gole ulaştı. Basit bir kehanetle sezon sonunda kendi rekoru olan 36'yı rahatlıkla geçmesini beklediğimiz Lewandowski aynı zamanda 2015 yılında toplamda 29 gol attı.


Sadece Bundesliga'da 168 maçta 101 gol atan Lewa, bakalım daha hangi rekorları kırmaya devam edecek ve Guardiola'nın ne kadar daha başını döndürecek?

27 Ocak 2015 Salı

Onlar da Futbolcuydu...

Dünyaca ünlü ve saygın olan teknik direktörlerin neredeyse tamamının, zamanında futbolculuktan geldiğini malum hepimiz biliyoruz. Sanırım bu konuda belki de en büyük istisna Jose MourinhoPorto, Chelsea, İnter ve Real Madrid gibi muazzam bir kariyere sahip olan Portekizlinin meslektaşlarıyla atışırken, bazen bu eksikliğinden dolayı ağır eleştiriler alması da sanırım son derece doğal. Kaldı ki futbolculuk dönemlerinin müthiş olduğu teknik adamların da çoğunun bu konuda yetersiz kaldığını Maradona, Van Basten gibi örneklerden net bir şekilde anlayabiliyoruz.

Mourinho'nun açık sözlü ve hazır cevap kimliğinin en güzel örneklerinden biri olan ve kendisi gibi geçmişinde profesyonel futbolcu olarak görev yapmayan, orjinali Arrigo Sacchi'ye ait olan tarihe geçen o unutulmaz sözünü de hatırlamak lazım :

"Teknik direktör olmak için önce futbolcu olmak gerektiğini söylüyorlar. Peki jokey olmak için de önce at mı olmak gerekiyor?" (Gayet mantıklı bir söylem)

                                                                      ***

Şu an ki dönemde aktif olarak teknik direktörlük görevlerini devam ettiren bazı hocaların futbolculuk dönemlerine gidelim istedim. Onları bir de bu yönleriyle görüp değerlendirelim. Yani teknolojinin bu kadar hayatın ve futbolun içinde yer almadığı, çimlerin bu kadar kaliteli, tribünlerin bu kadar konforlu olmadığı, kah siyah - beyaz kah renkli o günleri hatırlamak ve o zamanın futbolcularının hangi zor şartlardan zirveye geldiklerini de iyi analiz etmek lazım.

Şüphesiz dönemin en iyi kariyere sahip olan teknik adamı Pep Guardiola ve onun hem futbolculuk döneminde hem de teknik adamlık boyutunda Barcelona ile yakaladığı başarılar inanılmaz seviyelerde. Yine İtalyan kurt teknik adam Fabio Capello da son 20 yılın en başarılı hocalarından sadece biri. Milan, Chelsea, PSG derken Real Madrid ile de saygı duyulacak kariyere sahip olan bir diğer İtalyan Carlo Ancelotti de diğer misafirlerimizden olacak.

Mourinho'nun hocası taktik dehası Van Gaal ve ele avuca sığmaz Alman Bernd Schuster de bu satırlarda konuğumuz olacak. "Kim daha iyi?" sorusunda Pele'nin baş muhatabı olan Maradona'yı da tabii ki unutmayacağız. Schuster ile Maradona'yı aynı fotoğrafta görünce ise "vay be" diyeceksiniz. Yeni yükselen isimler Montella, Koeman ve Simeone'yi de tabii ki ekleyeceğiz. Bir dönem yolu ülkemizden de geçen Mancini ve Souness'ın aynı karede görünce eminim ki duygulanacaksınız...

O zaman lafı fazla uzatmadan nostalji turumuza başlayalım. Şimdiden iyi seyirler...

Klinsmann (Bayern Münih) & Guardiola (Barcelona)
Bernd Schuster (Barcelona)
Klinsmann (Almanya)















Carlo Ancelotti (Roma)


Laudrup (Barcelona)
















Beckenbauer 1972

Dunga (Brezilya)




















Ronald Koeman
Louis Van Gaal (Sparta Rotterdam)
Maradona (Boca Juniors)
Stoichkov & Mourinho (Barcelona)























Torres & Simeone (A.Madrid)
Montella & Totti (Roma)
Mancini - Vialli - Souness (Sampdoria)
Maradona & Schuster
Dino Zoff & Fabio Capello

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR