Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2017 Cuma

2006 World Cup



Yer : Almanya - 12 farklı stadyum
Final : İtalya 1 - 1 Fransa (Zidane, Materazzi)
Şampiyon : Penaltılar ile İtalya (5-3)
Üçüncü ve Dördüncü : Almanya - Portekiz
Altın ayakkabı : 1. Miroslav Klose (5), 2. Hernan Crespo (3), 3. Ronaldo Lima (3)
Asist Kralı : Juan Roman Riquelme (4)
Altın Top : 1. Zinedine Zidane 2. Fabio Cannavaro 3. Andrea Pirlo
Yashin Ödülü : Gianluigi Buffon
En iyi genç oyuncu : Lukas Podolski
Gol sayısı : 64 maç, 147 gol (ort. 2,30)

All Star kadrosu 23 kişiden oluştu ve ikinci tur maçlarından sonraki performanslara göre belirlendi :

Kaleci : Gianluigi Buffon, Jens Lehmann, Ricardo
Defans : Roberto Ayala, John Terry, Lillian Thuram, Philipp Lahm, Fabio Cannavaro, Gianluca Zambrotta, Ricardo Carvalho
Orta saha : Ze Roberto, Patrick Vieira, Zinedine Vieira, Michael Ballack, Andrea Pirlo, Gennaro Gattuso, Francesco Totti, Luis Figo, Maniche
Forvet : Hernan Crespo, Miroslav Klose, Thierry Henry, Luca Toni

Biz ne yazarsak yazalım, 2006 Dünya Kupası; final maçında önce panenka panaltısı ile gol atan, daha sonra Materazzi'yle yaşadığı söz düellosunda kendisine kafa atıp kırmızı kartla oyundan atılan ve bu aynı zamanda aktif futbolculuk kariyerindeki son maçı olan Zidane ekseninde yazılıp çizilecektir.

*** Hadi şimdi Dünya Kupası defterlerinizi çıkarın ve etiketleme işlemine başlayın. Eksiği olanlar, benden temin edebilirler :))))


12 Temmuz 2016 Salı

Euro 2016 - Portekiz ve birkaç şey daha...


Öncelikle Portekiz'i tebrik ederek başlayalım. Belçika gibi kupanın "gizli favorisi" bile değildiler. Oynadıkları 7 maçın 90 dakikalık bölümlerinde sadece bir kez kazanabildiler. Final maçında en büyük kozu Cristiano Ronaldo'yu kullanamadılar. Rakiplerinin aksine doğru dürüst bitirici bir santrfora dahi sahip olamadılar. Portekiz'in tüm bu handikaplara rağmen 2004'teki ev sahibi olup finalde kaybettiği maçtan tam 12 yıl sonra kupaya uzanması, eminim ki başta Eusebio'nun kemiklerini bir an olsun hareket ettirmiştir. 2004'te hem de Lizbon'da oynanan maçta Luiz Felipe Scolari'nin yönetiminde Ronaldo, Figo, Pauleta, Deco, Maniche, Rui Costa, Nuno Gomes gibi zengin bir kadro ile Otto Rehhagel'in Yunan otobüsünü bir türlü aşamayıp kaybeden Portekiz, bu defa ev sahibi Fransa'yı hem de finalde oynayan 14 futbolcusunun 9'unun Lizbon çıkışlı olduğu futbolcuları ile yenip makus talihlerini değiştirip Avrupa'nın en büyüğü oldular.

Aslında kalecisi Patricio'dan, savunmada inanılmaz oynayan Pepe'ye, ortasahada enerjileri, çift yönlü modern futbollarıyla Renato Sanchez ve Joao Mario'su ve hücumda Nani, Quaresma ve Ronaldo'su ile komple bir takım oyunu oynayan Portekiz'in bu şampiyonluğu, özellikle son 10 yılda dünyanın en iyi iki oyuncusundan biri olarak kabul edilen Ronaldo'nun da koleksiyonunda yer almayan en büyük 2 halkadan birisiydi. Real Madrid ile kazandığı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan yalnızca 1,5 ay sonra bu defa Avrupa Futbol Şampiyonu olmak, muhtemelen Ronaldo'nun 2016 Ballon d'Or ödülünü kazanması ile son bulacak ve Ronaldo belki de kariyerinin en iyi yılını geçirmiş olacak. Hatta kariyerinde hala Copa America ve Dünya Kupası eksikleri bulunan Messi'yi dahi geçip "dünyanın en iyisi" yakıştırmaları dahi yapılacak...

Futbol garip bir oyun. Portekiz, grup aşamasında oynadığı 3 maçın tamamını beraberlik ile sonlandırıp "en iyi üçüncüler" kontenjanından ite kaka kendisini kupanın içinde tutup kupanın sahibi oldu. Belki de kupanın en zevkli maçını Macaristan ile oynamaları da onlar için büyük bir artı. Ayrıca yine grupta Avusturya ile oynadıkları maçın 79.dakikasında kazanılan penaltı atışını Ronaldo gole çevirebilseydi, ikinci turda İngiltere ile eşleşeceklerdi. Geçmeleri halinde çeyrek finalde Fransa ve yarı finalde rakipleri Almanya olacaktı. O kaçan penaltı sonrası finalde Fransa maçına kadar Hırvatistan, Polonya, Galler gibi kağıt üstünde hep eleyebilecekleri takımlarla eşleştiler. Final maçında Payet'in sert faulü sonrası maçın henüz 25.dakikasında hüngür hüngür ağlayarak oyundan çıkmak zorunda kalan Ronaldo'su ile Portekiz Milli Takımı, Euro 2016'da pek çok iz bırakan hikayeler çıkardılar ve şampiyonanın en renkli takımları oldular...

Euro 2016 eminim ki çoğunuza göre sıkıcı gelmiştir. İlk etapta gol yememeyi düstur edinen takımların maçlarında doğal sonuç olan 'az gol izleme' alışkanlığı seyirciler için hiçte iyi olmadı. 3-3'lük Portekiz - Macaristan ve 5-2'lik Fransa - İzlanda maçı "çölde bir vaha" havasındaydı. İlk olarak "kaybetmeyelim" mantalitesi ile bir anlamda korkak bir sistemi futbolcularına kabul ettiren teknik direktörler ve bunu başarı ile uygulayan takımlar çoğu zaman seyir zevkini öldürdüler. Hatta Avrupa Şampiyonası tarihinde final maçında ilk kez taraflardan ikisi de gol atamadan 90 dakikayı bitirdiler. 51 maçın tamamını düşündüğümüzde şampiyona tarihinin belki de en sıkıcı ve kötü şampiyonasına denk geldiğimiz gün gibi gerçek.

4'lü savunma alışkanlığının bir an olsun unutulup zaman zaman 3'lü savunmanın tekrar hayata geçtiği bu turnuvada özelikle genç teknik adamların başarılı olduklarını da dillendirmemiz şart. 2016 - 2017 sezonundan itibaren kendisini tamamen ispatlama şansına sahip olacağı bir ortam olan Ada'da Chelsea'nin başına geçecek olan Conte'nin (46), kadrodaki oyuncularına tek tek bakıldığında son yılların en kötü İtalya'sına oynattığı futbol ve ezber bozan 3'lü savunma anlayışı ile akıllarda çok olumlu izler bıraktı. 2000'de futbolculuk döneminde bu kupayı Zidane, Vieira, Henry, Trezeguet, Lizarazu, Barthez, Thuram gibi efsane bir kadro ile kazanan Didier Deschamps henüz 47 yaşında ve kendi deyimiyle "çok büyük bir şansı" kaçırsa da genel olarak takımına iyi bir futbol oynattı diyebiliriz. Galler'i "bir peri masalı" kıvamında yarı finale taşıyan Chris Coleman da (46) turnuvanın en saygı duyulan teknik direktörü olduğunu da ekleyelim. 300 bin nüfuslu İzlanda ve mütevazi kadrosu ile Galler'in maçların sonlarına kadar verdikleri mücadeleler, "bu oyunda favori olmanız, maçı kazanacağınız anlamına gelmez" düşüncesinin icraata dönüşmüş timsallerinden sadece biriydiler. Almanya'da Thomas Müller, İsveç'ten Zlatan İbrahimovic, İngiltere'den Hary Kane ve Polonya'dan Robert Lewandowski de sahalarda sadece kartvizitlerini kullanmaktan öteye gidemediler. 38'lik efsane Buffon'un çeyrek finaldeki gözyaşları, takımının neredeyse yarısı olan Ramsey'in yarı finalde Portekiz maçında cezalı oluşu, Zlatan'ın milli formadan emekli olması, Gomez'in Fransa maçında sakatlanıp Almanya için o an maçın bitmesi, şampiyon olamasa da turnuvanın en değerli ve efektif futbolcusu Antoine Griezmann (6 gol, 2 asist) ve şu ölü turnuvaya varlığı ile bizlerden kat be kat büyük etki ve renk katacak Hollanda'yı arayan gözler...


Belçika'nın son yılların en iddialı kadrosu ile gelip çeyrek finalde kendisinden güçsüz Galler'e elenmesi, İngiltere'nin her üst düzey organizasyonda olduğu gibi yine sürpriz yapmayıp erkenden havlu atması, her büyük şampiyonanın favorisi Almanların yarı finalde elenmesine rağmen istenilen futbolu sahaya yansıtamaması (en büyük etken, bitirici bir golcünün varlığını Löw'ün sonradan fark etmesi ve Gomez dışında golcüsünün olmamasıydı), İspanya gibi bir 'dev'in sadece adının yer aldığı bu turnuvayı doğal olarak bir sürpriz takımın kazanması gerekiyordu ve Portekiz de bunu layıkıyla yerine getirdi. Unutmadan... Bu Ronaldo, 4 sene sonra 35 yaşında Euro 2020'de de takımının başında kaptan olarak çıkar ve yine canla başla mücadele eder.

Bizim Milli Takımımız? Siz zaten benden daha iyi biliyorsunuz. Anlatmaya gerek var mı? Biz Euro 2016'da daha ilk grup aşamasında elenip, futbolculara 650'şer bin euro dağıtırken, Portekiz neredeyse imkansızı başardı ve 275'er bin euro prim verdi kahraman futbolcularına. Yarı finalist Almanya futbolcularına 300'er bin euro verdi. Ronaldo ve diğerleri hiçbiri 'ego' yapmadı, biz ise başta Arda ve Fatih Terim olmak üzere herşeyimizle 'fos' etkisi yaparak turnuvadan ayrıldık. Neredeyse her takımın bir taktik planı yer alırken, bizim motivasyondan ve 'gaz'dan başka bir silahımız (!) maalesef olmadı. Sahi hani "biz bitti demeden bitmez"di. Biz belki de bu sözle turnuvaya gitmekle baştan kaybettik. Umutlar 2018 Dünya Kupası'na artık. Yeni sloganımız bakalım ne olacak? En çok da bunu merak ediyorum...

14 Haziran 2016 Salı

EURO 2016


Euro 2016 sonrasında yazılarıma kaldığım yerden devam edeceğim. Biraz ara herkese iyi gelir :) Sizler de bu büyük futbol yıldızlarını izlemeye devam edin, keyif almaya bakın.

Herkese iyi tatiller...

..............................................

After Euro 2016, I will continue my writing. A break is good for everyone :) You can also keep track of this great football stars, look to enjoy.

Have a good holiday ...

To be continued...

4 Eylül 2015 Cuma

Mario Gomez - Van Persie / Euro 2012

Çok değil sizleri 3 yıl öncesine götürmek istiyorum, Euro 2012'ye...

Bizim ülke olarak Euro 2008'deki yarı finalimizden sonra hiçbir büyük turnuvaya katılamadığımızı biliyorsunuz. Euro 2012'de bunlardan birisiydi. Yine 4'erli 4 grup vardı şampiyonada. Turnuvanın ağır abisi ve favorilerinden Almanya'nın grubu oldukça güçlüydü. Hollanda, Portekiz ve Danimarka. Hepsi de kağıt üstünde güçlü sayılırdı. Biraz Danimarka sırıtıyor gibiydi ama böylesine üst düzey bir turnuvada kimin ne zaman ne yapacağının belli olmayacağı gerçeğini biz zaten Euro 2008'de Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan karşısında tüm dünyaya göstermiştik.

Almanlar, Cristiano Ronaldo tehditine rağmen Hollanda ile beraber grubun favori iki takımıydı. Grubun ilk maçında Danimarka ile oynayan Almanlar, Lukas Podolski ve Lars Bender'in golleriyle rakibini zor da olsa 2-1 yenerek turnuvaya başlamıştı. Portakallar ise ilk maçtan hayal kırıklığı yaratıyor ve Ronaldo'yu durduramayınca sahadan 2-1'lik yenilgiyle ayrılıyordu. Benim sizlerle asıl paylaşacağım konu ve maç ise grup ikinci maçı. Almanya ile Hollanda grubun kritik maçı için sahnedeydiler. Bert van Marwijk önderliğindeki Portakallar için tamam mı devam mı niteliğinde bir maç oynanacaktı. Almanlar ise beraberliğe asla hayır demezdi.


Joachim Löw, takımına o kadar güveniyordu ki, neredeyse 4 forvetle sahadaydı. Şüphesiz bu taktik düzeninde Hollanda'nın rakibinden korkmaması imkansızdı. Forvette şimdilerin Beşiktaşlısı, o zamanın Bayern Münih'lisi Mario Gomez ve Köln'den Arsenal'e transferi gündemde olan, şimdilerin G.Saray'lısı Lukas Podolski var. Hemen arkalarında kanatlarda Mesut Özil ve Thomas Müller. Orta alanda merkezde ise Sami Khedira ve Bastian Schweinsteiger var. Hollandalıların da böylesine tehlikeli bir rakibine karşı son kozunu oynaması münasebetiyle onlar da 4-2-4 ya da bir nevi 4-2-3-1 düzeni ile sahaya çıktı. İleri uçta o zamanlarda Arsenal'den ayrılması gündemde olan, şimdilerin F.Bahçelisi Robin van Persie, hemen arkasında o zamanın İnter'lisi, şimdilerin G.Saray'lısı Wesley Sneijder, Arjen Robben ve İbrahim Afellay. Orta merkezde ise Mark van Bommel ve de Jong ikilisi var. Hatta 83'te oyuna eski F.Bahçeli Dirk Kuyt'ta dahil oldu. İki takımın da kadroları, hücum güçleri muazzam yeteneklerle doluydu.

Şimdilerde Ada'da M.Unıted forması giyen Schweinsteiger'in 2 usta işi asist yaptığı maçta Mario Gomez rakip fileleri ilk yarıda iki kez havalandırınca, Portakallar için artık yolun sonu oldukça yakın olmuştu. Gomez'in özellikle ilk golde topu alışı, dönüşü ve vuruşu birinci sınıf santrfor işiydi. İkinci yarıda skoru korumaya çalışan bir Almanlar ve erken gol ile umutlanmak isteyen ve saldıran bir Hollanda vardı sahada. Nitekim bu saldırı 73'te cevap verecek ve van Persie kendisine has oldukça usta işi bir gol atacaktı. Fakat kalan dakikalarda sonuç değişmeyecek, Hollanda daha ilk grup aşamasında Avrupa Şampiyonası'na veda edecek, Almanlar ise yarı finalde belalıları İtalya'ya hem de Balotelli'nin iki golü ile boyun eğecekti. Fakat Almanlar bir sonraki üst düzey turnuvada, Brezilya'daki 2014 Dünya Kupası'nda hem de Messi'li Arjantin'i mağlup edecek ve kupa özlemini giderecekti.

.................................

Ülkemize ilk transfer olduklarında Mario Gomez mi Robin van Persie mi? soruları çok soruluyordu. Zaman geçtikçe yine sorulmaya devam edecek. Belki sorunun cevabında asla genel bir uzlaşı olmayacak ama biz yeter ki onları küstürmeyelim ve onların etinden sütünden sonuna kadar faydalanalım. Çünkü onlar gibisi yakın zamanda bir daha gelmeyebilir...

                                           İşte Gomez'li, Van Persie'li o maçın golleri....

9 Haziran 2015 Salı

2014 World Cup Final Four

Bazen kıyıda köşede rastladığım illüstrasyonlar çok hoşuma gidiyor. Çoğunu da saklıyorum aslında, gün gelir de lazım olur diye. Keşke hepsini sizlerle paylaşabilsem ama bazı özel olanları görünce anılar canlanıyor, hikayeler yerlerinden çıkıyor ve o anılar bir bakmışsınız kelimelere, sonra satırlara ve nihayetinde bir yazıya dönüşebiliyor. Aşağıdaki illüstrasyonlar ise tek bir hikayeyi temsil ediyordu, o da 2014 Dünya Kupası yarı finallerini. O halde...

Üzerinden tam 1 yıl geçti ama hafızalardaki yeri hala sağlam. Evsahibi Brezilya, ikinci kez düzenlediği kupada kolay geçen grup maçlarının ardından yarı finale gelen yolda kendisine komşu olan Şili ve Kolombiya maçlarında çok zorlandı ve şansının da yardımıyla kendisini Final Four denilen o çetin yola attı. Hem de nasıl bir atma o? Sonradan "keşke atmasaydık da en azından çeyrek finalde elenseydik" dedikleri eşleşmede rakipleri Almanlardı. 40 yılda bir eşine rastlanacak, mağlup takımın futbolcularını sokağa dahi çıkartamayacak, hatta insana yüz kızartıcı suç işleme muamelesi yaptıracak o tarihi maçta Sambacılar, kendi taraftarı önünde Almanlara 7-1 yenilince adeta yer yerinden oynadı. Bir de üzerine 'Dünya Kupaları tarihinin en golcü futbolcusu' ünvanını maçtan önce elinde bulunduran Ronaldo'nun da rekoru geçildi ve Klose kariyerinin son büyük organizasyonunda bu rekoru eline aldı. Scolari'nin öğrencileri travmatik ve bir o kadar da psikolojk yıkım veren maçın ardından oynadığı üçüncülük maçında da bu defa Hollanda karşısında (3-0) rezil oldular. Turnuvanın genç ve parlaması beklenen yıldızı Neymar ise ardı ardına gelen başarısız sonuçlarla arada kaynadı. Mümkünse Almanlar, Brezilyalılar ile yakın tarihte bir maç daha yapmasalar iyi olacaktı. Lakin bu utanç vesikasını İtalya maçında Chiellini'nin omzunu ısıran Suarez bile örtemeyecekti.

Diğer dev yarı final eşleşmesinde ise büyüleyici kariyerinde Copa America ile beraber en büyük eksikliğinden biri Dünya Kupası Şampiyonluğu olan Messi'nin Arjantin'i, Robben'in komutasındaki Hollanda ile kozlarını paylaşıyordu. Uluslararası arenadaki tek temsilcimiz Cüneyt Çakır'ın kariyer maçını yönettiği karşılaşmada 120 dakika boyunca kontrolü elinde bulunduran iki takım gol atma başarısı gösteremeyince iş penaltılara kalmıştı. Vlaar ve Sneijder'in kaçırdığı penaltılar Messi ve arkadaşlarını finale taşırken mağlubiyete en çok da Hollanda'nın en iyisi Robben üzülüyordu. Portakallar için tek teselli ise Brezilya karşısında rahatlıkla aldıkları 3-0'lık galibiyet ve Dünya 3.lüğü makamıydı. Tangocular ve özellikle Messi artık tarihi bir eşiğe gelmişti. Tarih kitapları bu maçla beraber değişebilirdi...

Arjantin'de Messi'den sonraki en büyük kilit oyuncu Di Maria sakattı ve geçmişte birçok yıldız futbolcunun başına gelen talihsizliği yaşayıp tarihi finali kaçıracaktı. Bu Almanlar için gayet iyi bir haberdi. Messi her zamankinden daha ekstra bir performans göstermek zorunda kalacaktı, tıkır tıkır işleyen Alman savunması karşısında. Almanlar, finale gelene kadar oynadıkları 6 maçın 90 dakikalarında sadece 3 gol yemişlerdi. Hem sadece Messi değildi kupayı isteyen. Almanlar da bu zamana kadar hiçbir Avrupa ülkesinin kazanamadığı Güney Amerika'da şampiyon olmak istiyordu.

Almanlar, turnuva takımı apoletini tüm dünyaya tekrar hatırlattığı maçta Götze'nin uzatma dakikalarında attığı mükemmel golle Arjantin'lileri üzüyor ve tam 24 yıl aradan sonra Panzerleri Dünyanın en büyüğü yapıyordu. Messi'ye ayıp olmasın diye 'Altın Top' ödülü verilirken, son 10 yılın tartışmasız bir numarası Neuer ise 'kupanın en iyi kalecisi' seçiliyordu. Klose tarihe altın harflerle geçerken, Joachim Löw de kupanın getirisi ile '2014'ün en başarılı teknik direktörü' ödülünü alarak haklı gururu yaşıyordu. Messi "umutlar 2018 Dünya Kupası" diyordu ama aradan geçen bir yıl içinde kariyerine öyle bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu sıkıştırıyordu ki, oynadığı ve oynattığı futbolla Barcelona'ya 1 değil 2 değil tam 3 kupa birden kazandırıyordu. Messi Dünya Kupası almasa da artık çoğu futbolsever için dünyanın gelmiş geçmiş en iyisiydi...

************************

Bizde 2014 Dünya Kupası üzerine yazı çok. Okumak isteyenler için :

2014 Dünya Kupası değerlendirme yazısı...
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/07/2014-dunya-kupas-degerlendirme-yazs.html

Utanç Vesikası : Brezilya 1 - 7 Almanya
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2015/02/utanc-vesikas-brezilya-2014.html

Dünya Kupası İkramiyeleri Kimlere Vurdu?
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/08/dunya-kupas-ikramiyeleri-kimlere-vurdu.html

Almanların Başarısının Arkasındaki Sır
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/07/almanlarn-basarsnn-arkasndaki-sr.html

26 Şubat 2015 Perşembe

'Utanç Vesikası' : Brezilya 1-7 Almanya

2014 Dünya Kupası'nın en unutulmaz olayı şüphesiz evsahibi Brezilya'nın ilk 30 dakikasında 5 gol yediği maçta Almanlara 7-1 yenilmesiydi. 2 güçlü futbol ülkesinin karşılaştığı bu unutulmaz maçı resmen ağzımız açık şekilde izlemiş ve neredeyse 40 yılda bir eşine rastlayacağımız türden bir maça tanıklık etmiştik. Turnuvaya Fred, Julio Cesar ve Jo gibi basiretsiz isimleri çağırıp; Kaka, Ronaldinho, Filipe Luis, Miranda, Lucas Moura gibi isimleri dahil etmeyip risk alan Scolari'nin aldığı 'ah'lar belki de kariyerinin en acı mağlubiyetini almasında direkt etkili oldu.

O zamanki kadro ve teknik direktör Scolari'nin yaşadığı beyin sarsıntısı öyle kolay geçmedi. Aylarca o maç dillendirildi, masaya yatırıldı. Türlü şekillerde sosyal medyada resmedildi, dalgası geçildi. Aklıma 1994 Dünya Kupası'nda kendi kalesine gol attığı için taraftarlar tarafından öldürülen Andres Escobar geldi de, Allahtan Brezilyalılar buna benzer kötü bir girişimde bulunmadı. Brezilyalılar bu maç için Mineiraço yani "küçük felaket" deyimini kullandılar kullanmasına ama gerçekte bu başlı başına kocaman bir felaketti...


Yarı finaldeki 7-1'lik utanç vesikası; Dünya Kupalarının en golcü apoletli Brezilya'sının (221) artık bu ünvanı Almanlara (223) devretmesi sonucunu da beraberinde getirdi. Aynı zamanda Miroslav Klose attığı gol sonrası, Dünya Kupaları tarihinde Brezilyalı Ronaldo'yu geçerek 'en golcü' ünvanının da sahibi oldu ve Brezilyalıları başka bir alanda daha hayal kırıklığına uğrattı. Belki de bir devrin sonuydu bu maç. Artık dünyanın yeni 1 numarası Almanlardı ve bunu tüm Brezilyalılar da artık kabullenmiş gözüküyordu.

2002'de takımının başında Dünya Kupası'nı kazanan Luiz Felipe Scolari, "hayatımın en kötü günü" dediği 7-1'lik maçın bir hafta sonrasında yani 15 Temmuz 2014'te görevi bıraktı bırakmasına ama bu maç kadrodaki herkesin siciline, CV'sine silinmeyecek şekilde kazındı. Brezilya Milli Takımı artık ne zaman Almanya ile karşılaşacak olsa bu hatırlamak istemeyecekleri maç, yüzlerine tokat gibi vurulacak, anılar tekrar canlanacaktı. Bu utanç verici mağlubiyeti ancak belki Almanlar karşısında alınacak farklı bir skor biraz yumuşatabilir ama ona da Almanlar izin verir mi? İşte orası çok zor...

Evet, tarih kitapları bu maçı asla unutmayacak. Brezilyalıları futboldan soğutan, Brezilyalıları tabiri caizse yerin dibine iteleyen o efsane maçta Brezilya'nın 23 kişilik kadrosunu da arşivlerde saklamak adına fotoğrafları ile afişe etmek ise benim görevim olsa gerek :)


8 Mayıs 2014 tarihinde Brezilya aday kadrosu belli olduğunda yazdığım yazı... 

14 Temmuz 2014 tarihinde yazdığım 2014 Dünya Kupası değerlendirme yazısı...

15 Temmuz 2014 Salı

Almanların Başarısının Arkasındaki Sır

Bir Dünya Kupası daha biterken Almanlar ne yapıp edip, turnuva takımı apoletli, panzerler lakaplı, tank gibi betimlemeli halleriyle kupayı Güney Amerikalıların elinden almayı başardı. Hem de Güney Amerika'nın 2 büyüğünü birden dize getirerek. Beckenbauer'in dediği gibi, "Bizim ne Messi'miz ne de Ronaldo'muz var, bizde büyük bir yıldız da yok. Bizim yıldızımız, takım ruhumuz" demişti.

Biz de Almanların bu başarısındaki gerçek sırrı aradık ve sonunda sizler için bulduk. 


Meğer Almanların başarısında, onları sürekli destekleyen sevgilileri başroldeymiş, nasıl mı?

İşte böyle :))


















twitter.com/serdarsozkesen

14 Temmuz 2014 Pazartesi

2014 Dünya Kupası / Değerlendirme Yazısı

Dünya Kupalarının olmazsa olmazlarından Ömer Üründül'ün "Bu benim 9. Dünya kupam ve özel işlerimden dolayı final maçını izleyemeden Brezilya'dan ayrılacağım" sözünün verdiği tebessümle bende şöyle bir düşündüm ve 'Brezilya 2014' benim yerinde canlı olarak olmasa da bizzat takip ettiğim 6. Dünya Kupasıydı. İlk olarak futbolcu fotoğraflarının olduğu albümlerle takip ettiğim ve sonrasında büyük bir tutkuya dönüştüğüne şahit olduğum "1994 Amerika Dünya Kupası" ile bugünlere kadar geldik. 



Güney Amerika'da düzenlenen bir Dünya Kupası'nı daha önce hiçbir Avrupa takımı kazanamamıştı. Bu aslında çok çok önemli bir ayrıntıydı ve bir ilki başarmak için İspanya, Almanya, Hollanda ve İtalya kolları sıvamıştı. Diğer büyüklerden İngiltere, ilk defa beklentilerden uzak bir şekilde Brezilya'nın yolunu tutarken; Fransa ise daha en baştan Deschamps'ın "asla favori değiliz, bizden çok güçlüler var" demeci ile kendisinin dahi inanmadığı kupaya gelmişti. Arjantin ya da Brezilya'nın pabucu artık dama atılmalıydı. Ama o da ne? Dakika 1, gol 1. İspanya, daha kupanın ikinci gününde Hollanda'dan 5 yiyince zora gelemedi ve 3 maç sonunda "ben bu yarışta yokum arkadaş" deyip bavullarını hemen hazırladı ve İspanyol federasyonu da bunun üzerine Del Bosque ile yine devam kararı aldı (!)

Hadi İspanyollar son 3 dev organizasyonu kazandıkları için doyuma ulaşmışlardı, artık "tiki taka"yı da çözmüştü tüm takımlar da, ya "ölüm grubu" olarak adlandırılan grupta bırakın puan almayı gol bile atması çok zor denilen Kosta Rika'nın sadece bir gol yiyip İtalya, İngiltere ve Uruguay'ın üzerinde namağlup grup lideri olmasını nasıl anlatacaktık çocuklarımıza?

Messi mi Ronaldo mu? Messi mi Pele mi? Messi mi Maradona mı? sorularına bir cevap bulmak ümidiyle geldiğimiz kupada Cristiano Ronaldo ve arkadaşları da komşu ülke İspanya'yı yalnız bırakmama adına + "şansımı ABD'ye devrediyorum" tavrı takınınca meydan Messi'ye kalmış gibi göründü. Ama Messi bu kadar da rahat olamazdı. Bir yandan turnuva takımı ve 'disiplin' kelimesinin eşanlamlısı Almanlar, diğer yanda adı Messi ve Ronaldo'dan sonra gelen "tipi 40, yaşı 30, oyunu 20 yaşında" olan Robben'li Hollanda ve tabii ki ele avuca sığmaz Neymar'lı evsahibi Brezilya hazır kıta bekliyorlardı... 



Brezilya demişken, şunu da hatırlatmak isterim.  Brezilya, çeyrek finalde keşke Kolombiya'ya elenseydik de bugünleri görmeseydik diyeceği ve ulus olarak asla hatırlamak istemeyeceği tarihi rezilliğe sahne olan yarı final maçında Almanlara 7-1 kaybedince tüm medya ve usta spor yazarları (!) kadronun defosunu tartıştı. Halbuki biz yine bu sayfalarda 2,5 ay önce yazdığımız yazıda ve yazının altında okuyucularla olan yaptığımız yorumlarda Brezilya'nın bugünkü durumunu çoktaaannnn masaya yatırmıştık. Burada yazıyı hatırlayalım, sonrasında devam edelim :) 
http://serdarilefutbol.blogspot.com.tr/2014/05/kakaroni-out.html

Grup maçlarında yaşanan sürprizler sonrası 'oh be kupada değişik takımlar ve performanslar göreceğiz' derken ikinci tur maçlarıyla beraber final maçı dahil oynanan tam 15 maçta 1 tane bile sürpriz yaşanmadı, tamamında favori takımlar ama 90 dakikada ama uzatmalarda ama penaltılarla hep turlayan taraf oldular. Bu sonuç ise, açıkçası istediğimiz bir sonuç değildi, lakin takımların grup maçlarına oranla daha sağlam oynaması, savunmalara önem vermesi, maçları zevksiz hale getirdi...

Dünya futbolunun son 6-7 yılda özellikle Messi ve Ronaldo'nun ekseni etrafında şekillendiği bir ortamda, "Bu Dünya Kupası'nda bakalım hangi futbolcuların parladıklarını göreceğiz?" diye kendime sorarken; yıllardır Fransa'da Ajaccio denilen şehirde saklanan pırlanta kaleci Ochoa tanıttı kendisini tüm dünyaya. Brezilya maçında olağanüstü işler yaptı ve oynadığı 4 maçta da harika performanslar sergiledi. Zaten 2014 Dünya Kupası en başta kalecileriyle anılacaktı. Çeyrek final oynayarak ülkesinde şampiyon gibi ağırlanan başta Kosta Rika kalecisi Navas... Dünya 1 numarası kaleci, defans, libero Manuel Neuer... Belçika maçındaki 15 kurtarışıyla 'Dünya Kupası tarihinde bir maçta en çok kurtarış yapan kaleci' ünvanı ile tarihe geçen Tim Howard... James Rodriguez ile beraber takımını çeyrek finale iten Ospina... Özellikle tangocuların ölüp ölüp dirildikleri İran maçında harikalar yaratan ve Hollanda karşısında kurtardığı penaltılarla takımını finale taşıyan Romero ve tabii ki Van Gaal'in sırf penaltılar için 119.dakikada oyuna aldığı ve takımına maç kurtaran Tim Krul...



2014 Dünya Kupası ile ilgili en çok aklınızda ne kaldı diye sorsalar kesinlikle hiç düşünmeden Almanya'nın Brezilya'ya ilk yarım saatte 5 gol atıp 7-1'lik aldığı fantastik skoru söylerdim. Bilenler bilir ya da hatırlatalım, zaten bu Almanların pek acıması da yoktur tarihte. 2002 Dünya Kupası'nda Suudi Arabistan'ı 8-0 ile geçen panzerler, 2008 Avrupa Şampiyonası eleme gruplarında da San Marino'ya tam 13 gol atmıştı. "Durmak yok, yola devam" klişesi, belki de en çok onların üzerine oturuyordu.

2014 Brezilya Dünya Kupası'nın tüm maçlarının sonuçlarının ve puan durumlarının ayrıntılı olarak işlendiği excel tablosunu da indirin ve arşivinize ekleyin...
http://dosya.altervista.org/download.php?file=db1103973e2e07ecd9e821061dba6ebf

Ayrıca "Altın Ayakkabı" ödünü alan ve adını James değil Hames olarak tüm dünyaya duyuran ve 2014 Dünya Kupası fragmanları yayınlanırken onun Uruguay'a attığı jeneriklik gol ile hatırlanacak olan 22'lik Rodriguez'de en büyük alkışı hak eden bir diğer futbolcuydu. Jeneriklik gol deyince, van Persie'nin İspanya ağlarına attığı uçan kafa golü de unutulmazlar arasına çoktan girdi bile. Evet Messi, "Altın Top" ödülünü aldı ama kimse tatmin olmadı, çünkü bu ödülü hak etmedi, Maradona'nın tabiriyle "FİFA'nın verdiği bu ödül tamamen pazarlama taktiği olarak verildi" ve bir anlamda Messi, teselli edildi...

Kupanın en 'sürpriz' takımı Kosta Rika, en göze hoş gelen futbol oynayan ülkesi Kolombiya, en şanssız ülkesi 88.dakikasına 1-0 önde girdikleri maçta Hollanda'ya 2-1 yenilen Meksika, en komple takımı Almanya, en büyük hayal kırıklığı İspanya, en iyi kaleci tabii ki Neuer ve en iyi hakemi de gururumuz Cüneyt Çakır'dı. Çakır, ülkemizde zaman zaman çaldığı istikrarsız düdükleri Brezilya'da mümkün olduğunca az çaldı ve hakemlerin genel olarak sınıfta kaldığı kupada tüm dünyanın gönlünü alarak 2016 Avrupa Şampiyonası finaline göz kırptı.




Almanya, zaten neden bir turnuva takımı olduğunu Dünya Kupalarındaki muazzam istatistikleri ile belli etmiyor mu? 16 kez katıldıkları Dünya Kupası'nda 8 kez final oynayan, 4 kez şampiyon, 3 kez üçüncü olan ve 4 kez de çeyrek finalde elenen bir Almanya, sanırım bu geldiği yeri sonuna kadar hak ediyor. 2004'de dibi gören takım Löw'ün ellerinde sistemli altyapı ve özverili çalışma düzeniyle tekrar zirveye kuruldu. Kalecisinden savunmasına, orta sahadaki kusursuz düzeninden, Dünya Kupaları tarihinin en golcü ismi Miroslav Klose'ye kadar bu kupayı hak ettiler ve dördüncü yıldızı da taktılar. Yedek oynasalar da Gotze ve Schurrle gibi maçın sonucuna direkt etki etki eden yıldızlarıyla ve Brezilya'ya getirmedikleri İlkay ve Reus'uyla önümüzdeki 4 yıla da damga vuracak gibi görünüyorlar. Joachim Löw, artık dünyanın en iyi 5 teknik adamından biri...

Luis Suarez.... Kazandıkları İtalya maçında dahi rahat durmayıp, Chiellini'nin omzunu ısıran ve kariyerinde kırmızı kart görmeden tam 34 maç ceza alan Suarez sayesinde de 'caps' kültürümüz tavana vurdu :) Şaka bir yana Allah, Barcelona kulübüne sabır versin, bu adamın sağı solu belli olmaz, huylu huyundan vazgeçmez. Gerçi Katalanlar, mutlaka sözleşmeye bu tarz bir madde koydurtmuş ve kendisini sağlama almıştır :))

Kapanışı ise 2018 Rusya'sında göremeyeceğimiz efsaneleri anarak yapalım. Pirlo, Lampard, Gerrard, Klose, Buffon, Eto'o, Drogba... onların son Dünya Kupalarıydı. 

Son söz ise Mauro Camoranesi'den : "Dileğim İtalya - Arjantin finaliydi. Ama İtalya'da sadece 2 futbolcu vardı : Buffon ve Pirlo. O yüzden İtalya finale kalamazdı, güzel bir rüyaydı."

twitter.com/serdarsozkesen

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Yatıştırıcı...


Bastian Schweinsteiger'in Türkçe'deki karşılığı bundan sonra YATIŞTIRICI...

Baksanıza, adamın orta sahadaki görevinden sonra Löw, ona bir görev daha tahsis etmiş. Fakat bu defa 90 dakika içinde değil, maç bitiminde başlıyor bu görev.


Görev içeriği : Kazandıkları her maç sonrası, rakip takımdan kim ağlamaklı ise onun yanına gidilecek ve teselli edecek bir kaç söz söyleyip, hafif sarılır pozisyonda futbolcuyu yatıştıracak :))


Görev başarılı mı evet, e adam daha ne yapsın yani, di mi ama???

2 Haziran 2014 Pazartesi

Brezilya 2014 Dünya Kupası


... ve bir Dünya Kupası daha geldi çattı...

Ülkeler bazında futbolun 1 numarası Brezilya'nın evsahipliği yapacağı bu görkemli turnuvada; Brezilya, Almanya ve İspanya'nın başını çektiği grup mu kupaya uzanacak yoksa Arjantin, Hollanda, İtalya, İngiltere ya da Portekiz'in içinde bulunduğu 'dev'lerden biri mi bu sevinci yaşayacak?

Ya da kimselerin şans vermediği Fransa, Uruguay ve Belçika'dan biri, sürprizin en büyüğünü mü yapacak?

Dünya Kupaları'nın en çok gol atan futbolcusunun bu turnuvaya kadar 'gerçek' Ronaldo (15) olduğu bir ortamda onu geçmesine sadece 2 gol, yakalamasına ise 1 gol kalan Miroslav Klose'yi de izlemek büyük zevk olacak. Şüphesiz bu rekoru yakın zamanda başka bir futbolcunun yakalama olasılığı bir hayli düşük...

Kariyerinde sadece bir Dünya Kupası Şampiyonluğu eksik kalan Lionel Messi'de en olgun çağında böylesine bir şansı kesinlikle çok iyi kullanmaya çalışacak...

Ya Cristiano Ronaldo. Bu sezon tüm kupaları toplayıp rekor üzerine rekor kıran Portekizli, eğer takımı da ona ayak uydurursa en azından bir yarı final oynamak isteyecek...



Almanlar, eğer karşılarına bir türlü yenemedikleri İtalya çıkmazsa yine 'turnuva takımı' apoletini alıp final oynamayı hedefleyecek...
İspanyollar, altın jenerasyonlarının belki de son kez bir Dünya Kupası'nda bir araya gelecekleri bu özel durumu lehlerine çevirip 2010 Dünya Kupası ve 2012 Avrupa Şampiyonluğu'nun üzerine "EFSANE ve ÖLÜMSÜZ TAKIM" sloganı ile anılmaya çalışacak...

Bu zamana kadar Güney Amerika'da düzenlenen kupalarda hiçbir Avrupa ülkesi mutlu sona ulaşamamışken bu geleneğin birgün sonlanacağını düşündüğümüzde acaba o son, bu son mudur sorusuna son ana kadar cevap arayacağımız bu özel ve görsel açıdan coşkulu bir kupa izleyeceğimize benim inancım tam...

Peki sizlerin favorisi hangi takım ve kupaya damga vuracağına inandığınız futbolcular kimler?

Son olarak; aşağıdaki linke tıklayarak, Dünya Kupası maçlarının tamamını takip edeceğiniz EXCEL formatındaki fikstürü de başucunuzdaki bilgisayara indirin ve manuel olarak sonuçları yazıp heyecanı an be an YAŞAYIN!!!

http://getir.us/hah7e

twitter.com/serdarsozkesen

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Euro 2012 Üzerine...

Son 1 senesinde futboldan anlayanın da anlamayanın da sürekli ekrana çıkartıldığı, sosyal medyadan sokaklara kadar sadece 'şaibe'nin konuşulduğu ve böylesine bir ortamda adeta bilgi kirliliğinin nefes alış verişlerimizi dahi etkilediği karanlık günlerin sonuna bir hızır gibi yetişmişti Euro 2012...

Euro 2012'ye haliyle de bir çok anlam yüklemiştik. Ne saha içinde ne saha dışında kimsenin aklına komplo teorisi gelmeyecek, çatır çatır mücadele izleyecek ve gözlerimizin pası silinecek kadar da futbola doyacaktık... 

... ve Almanya ile İspanya'nın baş favori olduğu, çoğu otoriteye göre Dünya Kupası'ndan dahi zor bir turnuva olan Avrupa Şampiyonası 8 Haziran 2012 itibariyle evlerimize konuk oluyordu... Herkes hazırdı, maçları statlarda izleyemesek de evde koltuklarımızda son 1 yılın acı senaryolarını ve hayal kırıklıklarını beynimizden kazıyarak büyük bir heyecanla bekliyorduk... Hem Türkiye'nin 1 numaralı hakemi Cüneyt Çakır da haklı gururuyla şampiyonadaki yerini alacak ve göğsümüzü kabartacaktı...
Evsahibi ülkelerden Polonya'nın Rusya ile beraber favori olarak gösterildiği A grubu... Rusların grubun en güzel futbolunu oynadıkları ve attıkları 5 golle yine grubun en golcü takımı olmalarına rağmen elenişleri sonrası, çeyrek final öncesi 'göze hoş gelen futbol anlayışı'nı destekleyen biz futbolseverleri de bir kaygı almıyor değildi. Savunması ile sonuca gitmeyi artık felsefesi yapmış Yunanistan'ın sıkıcı futbolunu 1 maç daha izlemek bizlere ızdırap gibi geliyordu... 

Ölüm grubunda ise turnuva takımı Almanlar güle oynaya herkesi yenerek çeyrek finale çıkarken, turnuvanın en büyük sürprizinde ise en üst satırda Hollanda yer alıyordu. Portekiz ve Danimarka'ya kaybeden Portakallar '0' çekerek adeta 'utanılacak bir son' ile ülkelerine dönüyorlardı...

Kalan 2 grupta ise sürpriz olmuyor ve İspanya ile İtalya, İngiltere ile Fransa son 8 arasına kalıyorlardı... Polonya'dan sonra bir diğer evsahibi ülke Ukrayna'da hakem Viktor Kassai'nin çizgiyi geçen gollerini vermeyerek önayak olduğu İngiltere maçı sonrası turnuvanın geri kalanını evinden takip etmek zorunda kalıyordu...
Türkiye'nin en büyük spor sitesi www.sporx.com da HAFTANIN BLOG YAZISI seçildi... http://my.sporx.com/blog/euro-2012-uzerineSXBLQ15056SXQ

Çeyrek final takımlarında Hollanda ile beraber sadece Rusya yer alabilirdi, diğerleri ise sürprize izin vermemişti. Portekiz, ölüm grubundan çıkışının mükafaatını 'Çekler'le eşleşerek alıyordu ve turnuvanın tamamında müthiş bir özveriyle harika oynayan Ronaldo ile rakibini geçerek son 4'e kalan ilk takım oluyordu... Olağan favori Almanya ise zayıf rakibi Yunanistan karşısında fazla zorlanmadan yarı final biletini cebine koyuyordu... Turnuva boyunca sadece 3 defa penaltı verilmesi ve bunların ikisinin toplamda 4 maç yapan Yunanlıların lehine çalınması da dikkat çekici bir ‘istatistik’ olarak önümüze çıkıyordu…

Kalan 2 çeyrek final eşleşmesi ise isimleri büyük takımların mücadelelerine sahne oluyordu. İspanya daha önce hiç bir resmi müsabakada yenemediği Fransa ile eşleşiyor ve rakibini 2-0'lık sonuçla ve fazlasıyla rahat bir oyun karşılığı devre dışı bırakarak hem rakibi karşısındaki 'makus talihi'ni değiştiriyor, hem de eşleşeceği Portekiz'i beklemeye başlıyordu... İngiltere ile İtalya eşleşmesi ise karşılaşma öncesinde dahi uzatmaya gitmesi en muhtemel maç olarak görünüyordu. İtalyanlar, tecrübeli ve bir o kadar da kaliteli oyuncuları Pirlo ve Buffon'un etkili oyunlarıyla rakiplerini penaltı atışları sonrası eleyerek yarı finalde Almanların rakibi oluyordu...
Sona kalan 4 takım da kesinlikle geldikleri yeri mücadeleleri, rakiplerine oranla daha pozitif futbol anlayışlarıyla beraber sonuna kadar hak etmişlerdi. Cristiano Ronaldo, geçen sezon Barcelona'nın ipini çeken ve bir yerde Guardiola'nın dahi gidişini direkt etkileyen performansının bir benzerini bu defa Portekiz Milli Takımıyla İspanya karşısında da tekrarlayacak mı sorusu 'İber Yarımadası Derbisi' öncesi fazlasıyla gündemdeydi... Türk hakemliğinin adeta zirve yaptığı maçta Cüneyt Çakır'ın düdük çalması da ayrı bir gururumuzu okşadı. Heyecanlı ve zevkli geçmesi beklenen karşılaşma maalesef beklentilerin altında sıkıcılıkla devam edince İngiltere - İtalya maçı gibi karşılaşma golsüz sonuçlanıp uzatmalara kaldı. İspanya uzatmalarda fizik olarak biten rakibinin üzerine çok gitse de tabelayı değiştirecek skoru bir türlü bulamadı. Penaltı atışları sonucunda ise Boğalar, komşularını göz yaşlarıyla evine gönderiyordu...

Adeta erken final gibi bir eşleşme olan Almanya - İtalya yarı final maçı ise diğer yarı final maçının aksine fazlasıyla heyecanlı ve gerilimli bir mücadeleye sahne oldu. Bir yanda resmi turnuvalarda daha önce İtalya'yı hiçbir zaman eleme başarısı gösteremeyen Almanlar, diğer yanda Avrupa Şampiyonları'ndaki 3 yarı finalinde de gol dahi atamayıp galibiyete hasret İtalya... Uslanmaz, ele avuca sığmaz Gana asıllı yıldız oyuncusu Balotelli'nin turnuvaya damga vurduğu maçta güçlü Almanları mükemmele yakın bir futbolla devirdiler ve yarı final başarısızlıklarını da bitirdiler. Evet İtalya, grup maçlarında ayrı grupta yer aldığı İspanya'nın finalde rakibi olurken, favori Almanların ise elenmesi çoğu otoriteyi ve futbolseveri de açıkçası şaşırtıyordu... Prandelli'nin Gök Mavilileri bu başarıyı kesinlikle hakediyor, en büyük alkışı alıyordu...
Nasıl yüzyılın kalecisi Buffon ise, yüzyılın takımı da Barcelona'ydı... Oynadıkları uzay futbolu ve dünyada alınmadık kupa bırakmayan, tam bir koleksiyon canavarı olan Katalanlar, başarılarıyla doğru orantılı İspanya Milli Takımı ile de yüzyılın milli takımı olmaya kararlıydı. Euro 2008 ve 2010 Dünya Kupası şampiyonluğundan sonra hat-trick yapma zamanı gelmişti. Finalde, mütevazi kadrosu ve geçmiş yılların sıkıcı İtalya'sını bir anlık unutturan ve kaybetse de gönüllerin şampiyonu olacak bir rakip vardı karşılarında. Baştan sona üstün oynadıkları karşılaşmayı da 4-0 gibi net bir skorla kazanıp 3 büyük futbol organizasyonundan da başları dik ayrılıyordu. Bu ne muhteşem bir başarıydı... Tarih onları artık 'yüzyılın takımı' olarak anacaktı. Prandelli'nin İtalya'sı ise turnuvanın başından beri oynadığı futbol, karakter ve duruş ile de her kesimin sevgisini kazanıyordu...

twitter @serdarsozkesen

13 Ekim 2011 Perşembe

2 Süper Güç : İspanya - Almanya...

Dünya futbol  endüstrisine yön veren 2 büyük ülke… İspanya ve Almanya… Yanlarına bir de Hollanda’yı ekleyebiliriz. Bu takımlar, diğer takımlardan sistem olarak, oyun anlayışı olarak birkaç adım öndeler…
Büyük resmi biraz açıp ayrıntılı bir hale getirmek gerekirse;
İspanya… Futbolda, basketbolda, teniste büyük bir devrim yapan İspanyollar… Geçmişinde Avrupa Şampiyonaları ve Dünya Kupaları sahnesinde çok fazla başarılı olamayan bu Batı Akdeniz ülkesi, son 3 yılda ise adeta bir silindir gibi… 2002 Dünya Kupası’nda çeyrek final oynadıktan sonra düşüşe geçen İspanyollar, Euro 2004 de gruplardan çıkamazken, 2006 Dünya Kupası’nda ise 2.turda eleniyordu. Ve dünyanın 1 numaralı futbol ülkesi olacaklarının inşasına başlayacakları Euro 2008… Bu turnuvayı şampiyonlukla kapayan İspanya, son dönem büyük turnuva olan 2010 Dünya Kupası’nı da yine aynı şekilde kazanarak üstüste 2 büyük organizasyondan da başı dik ayrılıyordu…
Bu İspanya’nın son 3 yıldaki olağanüstü başarısında da şüphesiz aslan payı Barcelona’nın. Barcelona’daki futbol kültürünü çok başarılı şekilde İspanya Milli Takımı’na da entegre ettirilen futbol anlayışlarıyla diğer rakiplerinden her zaman bir adım önde olmalarını sağladı… 2010 Dünya Kupası grup elemelerinde de Türkiye’nin yer aldığı grupta 10’da 10 yapan İspanyollar, şimdi de Euro 2012 öncesi grup elemelerini yine 8’de 8 ile tamamlayarak kırılması güç bir rekora imza attılar…

İspanya ve Barcelona konusunu biraz daha açmak gerekirse… Barcelona, şanlı tarihine son 10 yılda Avrupa arenasında; 3 şampiyonlar ligi şampiyonluğu, 3 yarı final ve 1 çeyrek final sığdırarak dünyanın en başarılı kulübü ünvanını kazandı ve bu ünvanını yıllardır da kimselere kaptırmıyor… İspanyolların milli takım olarak dibe vurduğu 2006 Dünya Kupası’ndan sonra çıkışa geçen takım, David Silva, Pedro, İniesta, Busquets, Cazorla ve Pique gibi yeni yüzleri ile gençlikten kurtulup olgunluğa erişen Ramos, Torres  ve Fabregas’ın da takıma oturmasıyla yenilmesi neredeyse imkansız bir uzay takımı haline geldiler… Son Euro 2012 grup eleme maçlarındaki 8 maçı da kayıpsız atlatan İspanya’da yine kadroya seçilen ve oynayan Barca’lı futbolcular fazlasıyla dikkat çekti… Milli takımın aynı zamanda iskeletini oluşturan Pique, Puyol, Xavi, İniesta, Fabregas, David Villa gibi oyuncuların yanı sıra zaman zaman forma şansı bulan Busquets, Pedro, Valdez ve Alcantara gibi gençlerle bol alternatifli bir Barcelona pardon İspanya milli takımı oluşturan takım şu an da tartışmasız dünyanın en iyi milli takımı… Real Madrid’in de iskeletini oluşturan Casillas, Ramos, Xabi gibi oyuncular da takımın her zaman en önemli artılarından…
…………………………………………………………………………………………………
Almanya… Hani derler ya tam bir “turnuva takımı”. Katıldığı her turnuvada minimum çeyrek final oynayan, disiplinleri ile ünlü tam bir sistem takımı… Son 10 yıllık süreçte; Dünya Kupalarında 2002’de final, 2006 ve 2010 da ise yarı final oynadılar… Yani son 3 dünya kupasına 1 final, 2 de yarı final sığdırdılar… Avrupa Şampiyonaları’nda ise 2004’te grup maçlarında elendiler, 2008 şampiyonasında ise final oynadılar. Özetlemek gerekirse, son 5 büyük organizasyonun dördünde en az yarı final yaşamış bir ülke var karşımızda…
Almanların bu son 5 büyük turnuvada bu kadar başarılı olmasında Bayern Münih’inde tabiki payı büyük. Onlarda son 10 yıllık Avrupa Kupaları sürecinde 1 final, 1 yarı final ve 4 çeyrek final oynadılar… Bu da yukarıdaki değerlendirmemize göre 10 yılda en az 6 çeyrek final demekki, bu da vasatın üstünde bir başarıdır… Sözkonusu 5 büyük turnuvada da Alman milli takımının çekirdeğini hep Bayern Münih’in oyuncuları oluşturdu. Son 7 yıllık dönemde ise gerek Klinsmann gerek de Löw kadro seçiminde hep Schweinstiger, Lahm,  Klose ve Podolski  ile sürekli takımın iskeletini oluşturdular. Son dönemlerde ise Badstuber, Mesut, Boateng, Gomez ve kaleci Neuer ile müthiş bir takviye oluşturup herkesin kıskanacağı bir sistemi inşa ettiler… Yaş ortalaması olarak da sürekli rakiplerinden daha genç bir kadro (son dönem genç yıldızları Gotze, Schürrle, Reus) oluşturan Almanlar, bu sayede disiplinli futbol anlayışlarının yanına enerjisi yüksek genç futbolcuları da monte ederek daha dinamik bir takım haline geldiler… Son Avrupa Şampiyonası grup eleme maçlarında Türkiye’nin de olduğu grupta 10 maçın tamamını kazanmaları da hep yukarıda yazdığımız disiplin, sistem, özgüven, takım düzeni gibi sebeplerden dolayı başarılmıştır…

Kısa bir özet : Barcelona’nın ideal 11’inde 8 İspanyol milli oyuncu ( diğerleri, Abidal – Dani Alves - Messi) bulunurken, Bayern Münih’in ideal 11’inde ise 7 Alman milli oyuncu (diğerleri, Rafinha – Gustavo – Ribery - Robben) bulunuyor…
.................................................................
Hollanda milli takımının da çok başarılı bir ülke olduğunu kabul ederek yukarıdaki 2 takımdan farklı olarak belki de sadece; Hollanda da ülke takımlarının Avrupa’da son yıllarda hiçbir başarı sağlayamamasını belirtebiliriz… Yoksa onlar da gayet göze hoş gelen bir futbol oynuyorlar ve sürekli hücum futbolu ile oynayıp göz zevkimizi doruğa çıkartan bir sistem ve anlayışla mücade ediyorlar… Takımdaki birçok yıldız oyuncu yurtdışında oynuyor . Başta Robben, Sneijder, van der Vaart, Huntelaar, Kuyt, van Persie gibi birçok as oyuncusu Almanya, İngiltere ve İtalya gibi üst düzey liglerde forma giyiyor… Hollanda milli takımı, son 5 büyük organizasyonun ise birine katılamazken, en büyük sıçramayı en son 2010 Dünya Kupası’nda İspanya ile final oynayarak elde etti. Bunda tabiki en büyük pay, yukarıda yazdığım ve aynı zamanda takımın değişilmezlerinden olan altın jenerasyonun (ismi geçen 6 futbolcu). Bundan sonraki Euro 2012 onlar için aynı başarıyı sağlamak için büyük bir fırsat… Bekleyip göreceğiz…
Şu an itibariyle Avrupa Futbol Şampiyonası’nın en büyük favorileri tartışmasız sırasıyla; İspanya, Almanya ve Hollanda… Yurtdışı bahis sitelerinde Euro 2012 şampiyonluğu için açılan oranlarda da zaten herşey, yukarıdaki örneklemelerimizde ve verdiğimiz bilgilerle örtüşüyor… İspanya’nın şampiyonluğu için verilen oran 3,75 iken Almanya için belirlenen oran 4,25…. Daha sonra bu iki takımı 7,00 oranıyla Hollanda ve 10,00 oranıyla İngiltere takip ediyor…

Sözün özü, milli takımlarda başarı için; ülkenin en formda oyuncularını bir araya getirebilme becerisi, onları sürekli oynanan bir sistemin içine başarılı bir şekilde monte edebilme yetisi ve kadronun en az 5-6 oyuncusunu sürekli oynaması (yani çekirdek oyuncuların) gibi kriterleri – tabi biraz da sabır - sıralayabiliriz…

10 Ekim 2011 Pazartesi

7 Ekim 2011 Milat Olmalı...

7 Ekim 2011 Cuma günü umarım A Milli Takımımız için bir milat olur. Neden mi böyle başladım yazıma ? Çünkü tek yapabildiğimiz eleştirmek, eleştirmek yine eleştirmek…  Peki neden hiç kimse çözüm yolu üretmez yada elini taşın altına koymayı denemez ? Bizim halk olarak, taraftar olarak en iyi yaptığımız şeydir, her başarısız sonucun ardından futbolu en iyi biz biliyormuşçasına ahkam kesmek ve birilerini küfür boyutuna varıncaya kadar aşağılamak, hırpalamak…
Tabiki Hiddink’i savunacak değilim, asla yapmam da… Ammaaa…  A Milli Takımı ve Hiddink’i, sadece Almanya maçı ile değil grup maçlarının tamamında eleştirmek / yargılamak gerekir diye düşünüyorum. Neden mi ? Almanya maçına kadar grupta 8 maç yapmışız ve hemen hemen tamamında silik bir futbol oynamışız. Avusturya ve Belçika kesinlikle Türkiye’nin sikletinde rakipler değillerdi ve hiçbirinde de onlara yenilmedik. Ama bu yenilmemelerimiz, bizim büyük ve iyi takım olmamızdan değil, rakiplerin beceriksizliğindendi. Yani bizim milli takımımız aslında Avusturya deplasmanında hiç iyi oynamamıştı, Azerbaycan deplasmanında kötüydü ve Seyrantepe’deki Kazakistan maçında da rezaletti. Ama Almanya maçı çok kritik bir maça denk geldiği için haliyle daha bir eleştirir olduk Hiddink’i ve teknik yönetimi…

Anlatmak ve sıklıkla vurgulamak istediğim konu, Türkiye’nin grubun hiçbir maçında gerek skor olarak gerek oyun olarak, gerek de mücadele olarak rakiplerine karşı bir baskı oluşturamamasıdır. Biz Avusturya deplasmanında da çok kötü oynarken neden yenilmedik? Çünkü rakibimiz bir Almanya değildi…
Almanya bize karşı aman aman bir futbol mu oynadı ? Kesinlikle hayır… Adamlar standart futbollarını sahaya yansıttılar. En formda oyuncularını getirdiler, sahaya sürdüler ve net bir galibiyet elde ettiler. Yani onların bir sistemleri var ve kim oynarsa oynasın, asla sistemlerinden, disiplinlerinden ve maçın son anına kadar konsatrelerinden asla taviz vermiyorlar… Peki biz ? Maçın içerisinde çok kırılgan, disiplinden uzak, mücadeleden bunalmış ve kafaları başka yerlerde olan bir sürü yıldız (!) oyuncu…

Sonuçta ilk 11’imizi de eleştiriyoruz ve bunda da kesinlikle haklıyız. Kadromuza bakıyoruz… Neredeyse tamamen İstanbul takımlarından oluşan bir karma. Savunmamızda Egemen, Servet ve Hakan Balta… Üç tane tank gibi adam, yani düz futbolcular. Sağ bekte ise Sabri… Onun önünde ise Gökhan Gönül (gerçek mevkisinden ve verimliliğinden uzak) sakatlıktan yeni kurtulduğu için formsuz… Orta alanda ise 35’lik Aurelio ve bir diğer sağ kanat oyuncusu Hamit… Kim ne derse desin bu takım tamamen beraberliğe oynatılan bir kadro… Kadro dizilişleri herkese göre farklılık gösterebilir ama esas olan bu kadronun maçın başından Almanya'ya karşı olumlu bir sonuç alamayacağı çok aşikardı... Sağ kanatta yığınla adam... Sol kanat ise tamamen Hakan Balta’ya emanet...
Kadrosundaki 11 oyuncusunun 7 tanesi Almanya’nın şu an en formda takımı Bayern Münih’den oluşunca onları yenmeyi bırakın puan almak da bir o kadar zordu. Zira bu takımı şu an ancak İspanya ve Hollanda yenebilir gibi gözüküyor. Sistemleri, disiplinleri, konsantreleri oyunun her dakikasında aynı. Yani dakikalar 85-90’ı gösterdiğinde bile aynı ciddiyetle ve anlayışla sahaya yayılıyorlar, mücadelelerini sürdürüyorlar. Bunu da rakip ayırmadan, skorun ne olduğuna bakmaksızın yapıyorlar…

Araya bi dip not iliştirelim : Löw'ün bize karşı sahaya sürdüğü ilk 11'in yaş ortalaması 24,50 iken bizim yaş ortalamamız ise 28...
Kalecisi Neuer’den, savunmasındaki Lahm, Boateng’e ve orta sahasındaki Scweinsteiger ve Müller’e kadar komple bir takım olan Almanlar’ın grubun son maçında da Belçika karşısında zorlanmadan galip geleceğini düşünüyorum. Zaten Löw de bu maç için; "10’da 10 yapmak istiyoruz ve maçı çok ciddiye alıyoruz" tarzında açıklamalarda bulundu. Ama şunu bir kez daha gördükki, biz eleme gruplarında her zaman ya son anda ikinci olabiliyoruz yada birilerinin yardımıyla play off oynamaya hak kazanıyoruz… Bu gerçek asla değişmedi, esas sorgulamamız gereken de bence budur… Yoksa sırf Almanya maçındaki ezik futbolumuzu, mücadele ve kazanma isteğimizin yok edilmiş olmasını değil, bu süreci başından sonuna kadar değerlendirmemiz gerekir...

Bir dip not daha : Almanya milli takımında 26 yaşındaki Podolski, 85 den fazla milli olurken, bizde bu alanda en tecrübeli diyeceğimiz Servet (30) 60 kez milli formayı terletmiştir...

Unutmadan şunu da kabul edelim : Alt yapıdan oyuncu yetiştiremiyoruz, yeni oyuncular kazandıramıyoruz ve kadro seçiminde hep tecrübeli diye yaşlı oyuncularımızı kadroya dahil ediyoruz ama yine biz kaybediyoruz. Almanlar, Gotze (19) ve Schurrle (21) gibi son dönemde 2 yıldız adayını vitrine sokarken biz hala yerimizde sayıyoruz... Zamanında Emre, Hamit, Tuncay, Volkan, Gökhan Zan, Aurelio, Servet, H.Balta, Sabri gibi futbolculardan iyi bir jenerasyon yakalıyıp ara ara başarılı sonuçlar aldık ama artık bu jenerasyonun da sonunun geldiğini (hepsi olmasa da çoğunun) düşünüyorum. O yüzden 7 Ekim 2011 Cuma günü bizim için bir milat olması gerekir. Geçmişe çizgi çekip yarınımızı düşünmeliyiz…
ve umarım yarınki Azerbaycan maçı ile bunun startını veririz...

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR