A Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ekim 2016 Çarşamba
Fatih Terim Paradoksu
A Milli Takım, yıllardır kanayan yaramız. Saman alevi gibi parladığımız iki - üç başarının arkasına sığındığımız ama dikkatli ve olgun bir düşünce ile artık bunlardan da medet ummamamız gerektiğinin farkındayız. 2002 Dünya Kupası üçüncülüğü ve 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finali dışında ele avuca gelecek bir başarımız da, gayretimiz de, havamız da yok. 'Yok oğlu yok' kısacası. 2004 ve 2012 Avrupa Şampiyonalarının yanı sıra 2006, 2010 ve 2014 Dünya Kupalarına katılamayan sıradan bir takımız artık. Ulus olarak bizleri 'umutsuz vaka' kategorisine sokan, 70 milyon nüfusundan; onlarca takım arasından başarılı, istikrarlı ve ne oynadığını / oynamasını bilen bir kadro çıkaramayanların şapkayı önüne koyması gereken zamanlardayız. Ego, kibir, entrika ne ararsan var bizim milli takımımızda. Ekranlardaki dizilerden bir farkımız yok. Yıllardan beri dibe vuruşumuzda, arkasına sığınacağımız bir mazeretimiz de kalmadı.
330 bin nüfuslu ve 2 yıl öncesine kadar San Marino, Malta, Faroe Adaları kategorisinin sadece bir 'tık' üstünde yer alan İzlanda'nın; elinde tecrübeli kontenjanında bulunan Arda Turan, Caner Erkin, Selçuk İnan, Mehmet Topal, Volkan Şen, Hakan Balta, Burak Yılmaz gibi oyuncuların yanı sıra; genç ve gelecek vaad eden sınıfındaki Emre Mor, Hakan Çalhanoğlu, Cenk Tosun, Oğuzhan Özyakup, Ahmet Çalık, Tolga Ciğerci, Enes Ünal, Yunus Mallı, Ozan Tufan gibi bir kadro derinliği bulunan Türkiye karşısında fazlasıyla rahat kazandığını büyük bir hayretle ve şaşkınlıkla izliyoruz. Evet sadece izliyoruz. Bizler ekran karşısında, teknik heyet ve başta Fatih Terim bizzat sahanın içinde, en güzel yerde izliyor balığın balinayı yuttuğunu. Her oynanan maçtan sonra yaptığı bariz hatalar sonrası eleştirildikçe, sürekli şapkadan tavşan çıkartma gayreti içerisinde kendi oyununa devam ediyor. "Taht oyunları" serisi daha çok uzayacak gibi görünüyor. Seri bitti bitecek derken, belki de yine 'gizli bir el' bekleniyor. Aynen 2016 Avrupa Şampiyonası'na giderken 7 ihtimalin birden birleşerek Voltran'ı tamamlamasına yardım eden ve oyunun baş kahramanına sonsuz kredi açtıran o 'gizli el' yada eller. Yok yok, bu defa zor. Onun bunun yardımı da olmayacak artık, herkes kendi biletini kendi kesecek. Son yılların en kötü ve zayıf Ukrayna'sı dahi gelip mabedinde at koşturuyor, biraz becerikli olsa 3-0'ı yakalayıp 4'e, 5'e gideceğine senin sadece adından çekinip duruyorsa, imparatorun bundan büyük bir ders çıkarması gerekiyordu. Belki tek tek bakıldığında aman aman heyecan verici bir kadromuz yok ama İzlanda ve Ukrayna bizden çok mu güçlüler ki, biz hep onlar karşısında dahi boynumuzu yere eğiyoruz?
"Kendi sahandaki bütün maçları kazanmalısın der" bu oyunu iyi bilenler. Senden güçlü bir takım varsa da içsahada en azından ona yenilmemen gerekir. Oysa bizim için bu kontenjanın baş muhatabı takım Hırvatistan'dı. Yani taraftarımız önünde sadece onlarla berabere kalabilirdik. Ukrayna bizi rüyadan uyandırdı. İzlanda'da parola minimum 1 puan idi ama imparator, çıkardığı takım ile "biz bu maçı sadece oynamaya geldik, biz diğer maçları düşünüyoruz" mesajı vererek maçı daha başlamadan kaybetti. Sıradaki 3 maçımız (Kosova, Finlandiya, Kosova) kağıt üstünde 9 puanı çağırıyor ama maç öncesinde ve sonrasında herhangi bir planı olmayan, hatta buna ihtiyaç dahi duymayan, kendisini eleştirenlere karşı bir çocuk ergenliğinde 'inat' yapmaya devam eden, futbolculuk zamanında olduğu gibi hala aşırı agresif bir tutum sergileyen sayın Fatih Terim ile bizim bu grupta işimiz çok zor. 3 gün önce çift forvetle başladığın ve başarısız olduğun bir maçtan sonra, gruptaki geleceğinle ilgili zor bir maça çıkarken forvetsiz başlamak başlı başına bir intihardır. Sence'si bence'si yoktur bu işin. Hangi büyük futbol organizasyonuna rahat gidebildik Allah aşkına? Bu defa baraj maçı da yok. İlk 2'ye kapak atsak tamamdır. Öyleyse nedir bu, bir doğru varken, farklı arayışlar içerisine girme lüksü?
Karşımızda tam anlamıyla bir Fatih Terim paradoksu var. Dökülen futbolcularla, döktüren futbolcuları ayırt etme yeteneğini iyice kaybeden ve artık yaşlanan, modern futbolun gereklerini özümsemeye yeterli zaman harcamayan bir imparator (!) var başımızda. 'Motivasyon dahi'si olarak anılacağı günler de mazide kaldı artık. Futbol artık akıl ve bedenin ortak hareket edilerek sahaya takım halinde topyekün bir 'ruh' ortaya koyularak oynanan bir oyun. Yani zihinsel niteliğin çok büyük bir önemi var sportif başarılarda. Futbolculara psikolojik desteğin verilmediği, kaybede kaybede takım içinde güvensiz bir ortamın oluştuğu, yeniden yapılanmanın sadece bir söz dizisi olarak görüldüğü nahoş bir tablo var karşımızda.
Sorun sadece Fatih Terim'in kadroya aldığı / almadığı futbolcular yada onca başarısız sonuca rağmen kazandığı astronomik maaş da değil. Sorun onun bunca bolluğa, futbolcu havuzuna ve arkasında dimdik duran TFF'ye rağmen; takımına sistemsizlik ve plansızlık üzerinden oynatmaya çalıştığı futbol yalanının farkına varamamasında.
17 Kasım 2014 Pazartesi
Şimdilik Yeni Bir Şey Yok!
Takımın üzerindeki ölü toprağın atılması için Kazakistan gibi bir takımla hem de taraftarımız önünde karşılaşmak başta Fatih Terim için ve futbolcuların kendine güveni için + taraftarların da taşan sabrını bir an olsun dizginlemek adına büyük bir şanstı. Kazanacağımızdan kimsenin kuşkusu dahi yoktu ama iyi futbol, istekli futbol bekleniyordu 'Milli ruh' adına... Gruptaki diğer rakiplerimizden Hollanda'nın da bizim gibi 3 maçta aldığı 1 puandan sonra reaksiyon gösterme adına sahasında Letonya engelini 6-0'la aştığını gördüğümüzde açıkçası bizim de buna benzer alacağımız farklı bir galibiyetle moral seviyelerini zirveye çekeceklerini düşünmüştüm...
Maçın başlamasına az bir zaman kala gördüğüm seyircinin en az 30.000 olduğunu ve Milli takımın bu denli kötü olduğu bir ortamda gelen bu kadar taraftar sayısının beni oldukça şaşırttığını da eklemeliyim. Kötü günde dahi gelen onbinlerin istediği tek şey ise atak futbol, istekli futbol ve skor tabelasında farklı bir skor. Belki de en önemlisi 2002 ruhu, 2008 ruhu...

Maç öncesinde tam da bizim önümüzde Volkan Demirel ile kale arkası tribün arasında yaşanan küfürleşme ile beraber, Volkan'ın taraftarlara yaptığı 'sus' işareti ve ardından eldivenlerini çıkartıp, kaleci antrenörünün ikazlarına rağmen yaptığı değişiklik işareti ile maçta oynamayacağının haberini verdi. Küfür, ülkedeki her futbol severin karşı çıktığı ama kulüp bazında kimin sahasında oynanıyorsa diğer rakibin futbolcularına yaptığı alışageldiğimiz kötü bir manzara. Ne var ki, sahaya ısınmak için çıktığı ilk dakikadan itibaren gelecek eleştirilere karşı kulağını tıkamak ve 'neden sadece ben?', 'neden sadece bana küfrediyorlar?' tarzı bir özeleştiri ile Volkan gibi 34'üne gelmiş profesyonelliğin zirvesindeki bir kaleciye bu 'talihsiz vesika' yakışmadı. Hele ki, geçmişinde küfür konusunda kendisinin de bizzat acı tecrübeleri olmasına rağmen... Maç boyunca Burak Yılmaz'a da nahoş kelimeler kullanılıyor ama profesyonellik işte tüm bunları göze almaktır, kulağını tıkamak ve arkana bakmamayı öğretir futbolculara...
Herkes benim gibi düşünmeyecektir, saygım var ama ısınma turlarını dahi tam da kale arkası tribünün önünde yapan, ilk çıktığı dakikadan itibaren herkesin görüp, "az sonra kesin tribünle münakaşa yaşayacak" diye düşündüğü bir kalecinin bence artık Milli Takım kariyeri bitmiştir. Bu başta kendisi için de Milli Takım için de daha yararlı olacaktır. Volkan Demirel'in artık birçok alternatifi var ve belki de tarihimizde bu kadar zengin kaleci bolluğunun olduğu dönemde Volkan'ın artık Milli formayı giymemesi tüm kamuoyunun lehine olacaktır...
Sahaya çıkan 11, rakip Kazakistan olunca baya bir ofansif bir dizilişteydi. Terim, belli ki erken gollerle rakibin gardını düşürüp maçı garantilemek istiyordu. Burak Yılmaz, yine inanılmaz golleri kaçıracak, Umut Bulut her zamanki gibi arı gibi çalışıp rakip defansı presle boğacaktı. Maç başladı ve ilk 20 dakikada gördük ki, geçmiş maçlarda yaşananlar bir bir bir gerçekleşmeye başladı. Üretkenlik yok, rakibi abluka altına almak yok. Nasılsa kazanırız havasında geçen ilk 20 dakikanın ardından kazanılan penaltı atışından gelen gol ve hemen ardından Burak Yılmaz'ın kendisinin ve takımının ikinci golünü attığında dahi Kazaklar, yarı sahalarında hapsolmuş durumda, "nasıl daha az gol yeriz" havasında sahalarından çıkmak istemiyorlardı. Biz ise 2.viteste normal seyrimizi devam ettiriyorduk...
Kazakları eleştiremeyiz, onların cürümü bu kadardı sonuçta. Biz ise sonuç odaklı oynuyorduk. Tek hedefimiz, bu maçı kazanmaktı. Kazaklar, ilk kez 44'te kalemize gelme cesaretini gösterdiler ve ilk şutları da bu dakikada geldi. Aslında ilk yarı tam da istediğimiz gibi sonuçlanmış, soyunma odasına "artık tamam" havasında girmiştik. En önemlisi rakibe de bunu kabullendirmiştik.
Hollanda gibi ikinci yarıda vitesi artıracağımızı düşünmekle beraber, diğer yandan da yıllar yılı bitmeyen hastalığımız olan 'geriye çekilme', 'rölanti futbol' gibi sonunda her zaman üzüldüğümüz, maç bitsin diye dua ettiğimiz kahır dakikaları başladı. Takım anlamsızca sanki karşısında Hollanda varmışcasına kapanmaya, geri çekilmeye zorlandı. Kazaklar güçleri ölçüsünde kalemize gelmeye başladılar. Sağlı sollu bindirmelerle pozisyon bulmaya çalıştılar. böylesine bir rakip karşısında sahamızda hem de 2-0'ı bulmuşken yaşadığımız acziyet için yazacak bir kelime bulamıyorum : UTANÇ VERİCİ...
Belki Kazaklar, gollük pozisyonlar bulamıyordu ama ikinci yarının ilk 15 dakikalık bölümünde bizi neredeyse sahamıza hapsetmişti. Fatih Terim ayarında bir teknik adamın bu duruma seyirci kalmamasını ve oyuncu değişikliğine gitmesini bekledik dakikalarca. Futbolcuların neredeyse tamamı 'uyku modunda' oynamaya devam ediyor, sol kanadımızda kulüplerinde gayet iyi futbol oynadıklarına aşina olduğumuz Caner - Olcay kanadı bir türlü işleyemiyordu. Arda Turan, zor dakikalarda topu çok iyi saklıyor, akıllıca faul aldırtıyor ama yine futbolu tatmin edilebilir düzeyde olmuyordu. Genç Ozan Tufan yine sağlam oynuyor, Serdar Aziz - Semih Kaya ikilisi ise en rahat maçlarından birinde mücadele ediyordu...
Dakikalar 70'i gösterdiğinde stat hoparlöründen gelen seyirci sayısının 27.549 olduğu söylenince tahminimin tuttuğunu gördüm. Ne var ki, seyirci asla tatmin olmuyordu, olamazdı da. Fatih Terim, ilk değişikliğini taa 74'te hem de Umut Bulut - Mehmet Topal ile yapınca vaziyetimiz daha bir su yüzüne çıkıyordu : "Skoru koru ve maçı bitir"... Bu arada 71.dakikadaki 2 dakika süren "Yeterrrr, Yıldırım Demirören yeteeerrr" tezahüratı da yine dikkat çekti.
Selçuk İnan - Frikik... Gol mü değil mi?
İlk yarıda 3 korner bulduğumuz maçta, ikinci yarıda 3.golü bulduğumuz pozisyon öncesi kazandığımız tek korner ile 3.golü bulduğumuzda dakikalar 83'ü gösteriyordu. Bu şans golü ile beraber nihayet tabelada istenilen farklı galibiyet imajını hafiften gösteriyorduk. Caner Erkin'in adam akıllı ilk defa soldan bindirmesini golden 1 dakika öncesinde (82'de) Olcay'ın onu görmediği pozisyonda gördük. Ne var ki, ikinci yarıda attığı 6 kornerle kalemizi bunaltan + Volkan Babacan'ın % 100 2 tane gollük pozisyonu kurtarması dahi, Kazakların bir gol atmasının futbolun hala adil olduğunu gösterir nitelikteydi. Penaltıdan yediğimiz golü Kazaklar kesinlikle hak etmişti. Durağan oynayan, üretkenlikten uzak Milli takımımızın gol yemesini şahsen çok yadırgadım, bize yakışmadı. Acaba oynadığımız bu etkisiz ve nahoş futbol karşısında karşımızda İzlanda olsa ne olurdu, düşünmek dahi istemiyorum...
Sikletimiz olmayan Kazakistan karşısında dahi rakibin gördüğü tek sarı karta karşılık gördüğümüz 3 sarı kart ile dahi nasıl bir anlayışla futbol oynadığımızın temel bir göstergesiydi. Kaldı ki Arda Turan'ın gördüğü sarı kart sonrası cezalı olması da en fazla Fatih Terim'in planlarını alt üst etti...
Tek kazanılan 3 puandı, gerisi teferruat. Ölü toprak şimdilik atıldı ama Mart ayında Hollanda deplasmanı ile başlanacak olan zorlu süreç öncesi hiçbir ışık görülmedi, hissedilmedi...
Maçın başlamasına az bir zaman kala gördüğüm seyircinin en az 30.000 olduğunu ve Milli takımın bu denli kötü olduğu bir ortamda gelen bu kadar taraftar sayısının beni oldukça şaşırttığını da eklemeliyim. Kötü günde dahi gelen onbinlerin istediği tek şey ise atak futbol, istekli futbol ve skor tabelasında farklı bir skor. Belki de en önemlisi 2002 ruhu, 2008 ruhu...

Maç öncesinde tam da bizim önümüzde Volkan Demirel ile kale arkası tribün arasında yaşanan küfürleşme ile beraber, Volkan'ın taraftarlara yaptığı 'sus' işareti ve ardından eldivenlerini çıkartıp, kaleci antrenörünün ikazlarına rağmen yaptığı değişiklik işareti ile maçta oynamayacağının haberini verdi. Küfür, ülkedeki her futbol severin karşı çıktığı ama kulüp bazında kimin sahasında oynanıyorsa diğer rakibin futbolcularına yaptığı alışageldiğimiz kötü bir manzara. Ne var ki, sahaya ısınmak için çıktığı ilk dakikadan itibaren gelecek eleştirilere karşı kulağını tıkamak ve 'neden sadece ben?', 'neden sadece bana küfrediyorlar?' tarzı bir özeleştiri ile Volkan gibi 34'üne gelmiş profesyonelliğin zirvesindeki bir kaleciye bu 'talihsiz vesika' yakışmadı. Hele ki, geçmişinde küfür konusunda kendisinin de bizzat acı tecrübeleri olmasına rağmen... Maç boyunca Burak Yılmaz'a da nahoş kelimeler kullanılıyor ama profesyonellik işte tüm bunları göze almaktır, kulağını tıkamak ve arkana bakmamayı öğretir futbolculara...
Herkes benim gibi düşünmeyecektir, saygım var ama ısınma turlarını dahi tam da kale arkası tribünün önünde yapan, ilk çıktığı dakikadan itibaren herkesin görüp, "az sonra kesin tribünle münakaşa yaşayacak" diye düşündüğü bir kalecinin bence artık Milli Takım kariyeri bitmiştir. Bu başta kendisi için de Milli Takım için de daha yararlı olacaktır. Volkan Demirel'in artık birçok alternatifi var ve belki de tarihimizde bu kadar zengin kaleci bolluğunun olduğu dönemde Volkan'ın artık Milli formayı giymemesi tüm kamuoyunun lehine olacaktır...
Sahaya çıkan 11, rakip Kazakistan olunca baya bir ofansif bir dizilişteydi. Terim, belli ki erken gollerle rakibin gardını düşürüp maçı garantilemek istiyordu. Burak Yılmaz, yine inanılmaz golleri kaçıracak, Umut Bulut her zamanki gibi arı gibi çalışıp rakip defansı presle boğacaktı. Maç başladı ve ilk 20 dakikada gördük ki, geçmiş maçlarda yaşananlar bir bir bir gerçekleşmeye başladı. Üretkenlik yok, rakibi abluka altına almak yok. Nasılsa kazanırız havasında geçen ilk 20 dakikanın ardından kazanılan penaltı atışından gelen gol ve hemen ardından Burak Yılmaz'ın kendisinin ve takımının ikinci golünü attığında dahi Kazaklar, yarı sahalarında hapsolmuş durumda, "nasıl daha az gol yeriz" havasında sahalarından çıkmak istemiyorlardı. Biz ise 2.viteste normal seyrimizi devam ettiriyorduk...

Hollanda gibi ikinci yarıda vitesi artıracağımızı düşünmekle beraber, diğer yandan da yıllar yılı bitmeyen hastalığımız olan 'geriye çekilme', 'rölanti futbol' gibi sonunda her zaman üzüldüğümüz, maç bitsin diye dua ettiğimiz kahır dakikaları başladı. Takım anlamsızca sanki karşısında Hollanda varmışcasına kapanmaya, geri çekilmeye zorlandı. Kazaklar güçleri ölçüsünde kalemize gelmeye başladılar. Sağlı sollu bindirmelerle pozisyon bulmaya çalıştılar. böylesine bir rakip karşısında sahamızda hem de 2-0'ı bulmuşken yaşadığımız acziyet için yazacak bir kelime bulamıyorum : UTANÇ VERİCİ...
Belki Kazaklar, gollük pozisyonlar bulamıyordu ama ikinci yarının ilk 15 dakikalık bölümünde bizi neredeyse sahamıza hapsetmişti. Fatih Terim ayarında bir teknik adamın bu duruma seyirci kalmamasını ve oyuncu değişikliğine gitmesini bekledik dakikalarca. Futbolcuların neredeyse tamamı 'uyku modunda' oynamaya devam ediyor, sol kanadımızda kulüplerinde gayet iyi futbol oynadıklarına aşina olduğumuz Caner - Olcay kanadı bir türlü işleyemiyordu. Arda Turan, zor dakikalarda topu çok iyi saklıyor, akıllıca faul aldırtıyor ama yine futbolu tatmin edilebilir düzeyde olmuyordu. Genç Ozan Tufan yine sağlam oynuyor, Serdar Aziz - Semih Kaya ikilisi ise en rahat maçlarından birinde mücadele ediyordu...
Dakikalar 70'i gösterdiğinde stat hoparlöründen gelen seyirci sayısının 27.549 olduğu söylenince tahminimin tuttuğunu gördüm. Ne var ki, seyirci asla tatmin olmuyordu, olamazdı da. Fatih Terim, ilk değişikliğini taa 74'te hem de Umut Bulut - Mehmet Topal ile yapınca vaziyetimiz daha bir su yüzüne çıkıyordu : "Skoru koru ve maçı bitir"... Bu arada 71.dakikadaki 2 dakika süren "Yeterrrr, Yıldırım Demirören yeteeerrr" tezahüratı da yine dikkat çekti.
İlk yarıda 3 korner bulduğumuz maçta, ikinci yarıda 3.golü bulduğumuz pozisyon öncesi kazandığımız tek korner ile 3.golü bulduğumuzda dakikalar 83'ü gösteriyordu. Bu şans golü ile beraber nihayet tabelada istenilen farklı galibiyet imajını hafiften gösteriyorduk. Caner Erkin'in adam akıllı ilk defa soldan bindirmesini golden 1 dakika öncesinde (82'de) Olcay'ın onu görmediği pozisyonda gördük. Ne var ki, ikinci yarıda attığı 6 kornerle kalemizi bunaltan + Volkan Babacan'ın % 100 2 tane gollük pozisyonu kurtarması dahi, Kazakların bir gol atmasının futbolun hala adil olduğunu gösterir nitelikteydi. Penaltıdan yediğimiz golü Kazaklar kesinlikle hak etmişti. Durağan oynayan, üretkenlikten uzak Milli takımımızın gol yemesini şahsen çok yadırgadım, bize yakışmadı. Acaba oynadığımız bu etkisiz ve nahoş futbol karşısında karşımızda İzlanda olsa ne olurdu, düşünmek dahi istemiyorum...
Sikletimiz olmayan Kazakistan karşısında dahi rakibin gördüğü tek sarı karta karşılık gördüğümüz 3 sarı kart ile dahi nasıl bir anlayışla futbol oynadığımızın temel bir göstergesiydi. Kaldı ki Arda Turan'ın gördüğü sarı kart sonrası cezalı olması da en fazla Fatih Terim'in planlarını alt üst etti...
Tek kazanılan 3 puandı, gerisi teferruat. Ölü toprak şimdilik atıldı ama Mart ayında Hollanda deplasmanı ile başlanacak olan zorlu süreç öncesi hiçbir ışık görülmedi, hissedilmedi...
![]() |
Maç sonu :) |
14 Kasım 2014 Cuma
Türkiye - Kazakistan - Maç önü -
Evet A Milli Takımımız tamamen dibe vurmuş haldeydi. İzlanda'ya kaybettik, Çek Cumhuriyeti karşısında aciz kaldık, Letonya gibi sikletimiz olmayan bir ülke karşısında dahi kazanamadık. Bir futbol ülkesi olamayışımızın olağan sonuçlarıydı bunlar. 'A Milli Takım taraftarlığı' diye bir olgu var ki, biz bu terime de fazlasıyla yabancıydık. Fanatik derecede kulüp taraftarlığımızın sonucu olarak, diğer kulüp taraftarlarına olan hıncımızı öfkemizi A Milli maçın oynanacağı stadın kapısından içeri soktuğumuz için sahadaki futbolculara da o desteği, hissi, güveni veremedik. Topyekün Milli olamadık, koro halinde aynı besteleri mırıldanamadık. Sahadaki futbolcularımız da 'Milli ruh' denen olmazsa olmaz zırhlarını bir türlü giyemediler. Kulüp bazındaki iç çekişmelerimizin birebir Milli Takıma yansımalarıydı tüm yaşananlar. Türk Futbolundaki derin çatlakların sayısı o kadar fazlaydı ki bir yerde o çatlaklardan sızan suların zamanla tüm kulüpleri ve Milli takımın içine kadar sirayet etmesi inanın kimse için şaşırtıcı olmadı.
Chelsea'li Oscar'la G.Saray'lı Selçuk İnan'ın yıllık aldığı ücretlerin aynı olduğu adaletsiz ortamda tek suçlu Fatih Terim'de değildi elbette. 2 sene önce Dünya Kupası grup eleme maçlarında da benzer bir senaryo ile 6 maçta topladığı 7 puanın ardından "artık Dünya Kupası imkansız" diye gönderilen Abdullah Avcı sonrasında görevi alan ve grubun son maçında güçlü Hollanda'yı yenebilseydi baraj maçı oynayacak olan takımın başında Terim yok muydu? Bu ülke Guus Hiddink gibi uluslararası bir markayı da gördü, peki ne değişti, başarılı olabildi mi?
Tüm bu olumsuz şartlarda Kazakistan maçına gitmeye karar verdim. Herkesin demokratik bir hakkı var, kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Hatta Milli Takımı da desteklemek zorunda olmayabilirsiniz ama Milli Takım kaybetsin diye de beklemenin hoş olmadığı kanaatindeyim. Evet bunun bilincinde olarak en kötü gününde A Milli Takımın yanında olmak istedim. Evet taraftar iyi olanı alkışlar, kötü olanı da eleştirir, yuhalar ama konu 'Milli' olunca başta siyaset alanında herkes kadar milliyetçi olan safta yer alan biri olarak bunu futbolda da göstermek adına Milli formamı giyip destek olmak için orada olacaktım. Hem her şeyden önce takımın üzerine serpiştirilen ölü toprağı üstümüzden kaldırma maçıydı bu maç...
Özgüveni kaybolan Semih Kaya'ya destek olmak için gidecektim.
Selçuk İnan'ın G.Saray'a geldiği ilk yıllardaki şaşalı futbolunu tüm kamuoyuna hatırlatmak ister diye tribünde yerimi alacaktım.
Atletico Madrid'deki futbolunun yarısını dahi Milli Takıma veremeyen Arda Turan'ın sorumluluk alıp takımını uçuracağını beklediğim için Arena'ya gidecektim.
Gökhan Töre'nin şahsı adına çıkan onca olumsuz haberden sonra hırs yapıp, kariyerindeki en iyi A Milli maçını oynayacağını hayal ettiğim için bu anı canlı izlemek adına orada olacaktım.
Caner'in Gökhan Gönül'ün sağlı sollu bindirmelerine şahit olmak için, Mevlüt Erdinç'in "artık benim zamanım geldi" cümlesinin sahaya yansımasını izlemek için 12.adam olarak bende galibiyetin bir parçası olmak adına bu ana tanıklık etmek istedim.
19 yaşındaki genç yetenek Ozan Tufan'ın enerjisini bir de canlı izlemek ayrı bir keyif olacaktı şüphesiz.
Belki de en önemlisi özellikle Brezilya hezimetinden sonra konu A Milli Takım olunca yine de desteğini çekmeyen iyi günde de kötü günde de takımın yanında olan insanlarla aynı havayı koklamak için gidecektim. Asla ve asla rakibimiz dahi olmayacak Kazakistan'ı belki farklı yenecektik ama bundan sonrası için, güzel yarınları düşleme ve planlama adına bu galibiyete çok ihtiyacımız var. Evet ben Türk Telekom Arena'da olacağım ve maç sonu yazımı da gene buradan paylaşacağım...
Chelsea'li Oscar'la G.Saray'lı Selçuk İnan'ın yıllık aldığı ücretlerin aynı olduğu adaletsiz ortamda tek suçlu Fatih Terim'de değildi elbette. 2 sene önce Dünya Kupası grup eleme maçlarında da benzer bir senaryo ile 6 maçta topladığı 7 puanın ardından "artık Dünya Kupası imkansız" diye gönderilen Abdullah Avcı sonrasında görevi alan ve grubun son maçında güçlü Hollanda'yı yenebilseydi baraj maçı oynayacak olan takımın başında Terim yok muydu? Bu ülke Guus Hiddink gibi uluslararası bir markayı da gördü, peki ne değişti, başarılı olabildi mi?
Tüm bu olumsuz şartlarda Kazakistan maçına gitmeye karar verdim. Herkesin demokratik bir hakkı var, kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Hatta Milli Takımı da desteklemek zorunda olmayabilirsiniz ama Milli Takım kaybetsin diye de beklemenin hoş olmadığı kanaatindeyim. Evet bunun bilincinde olarak en kötü gününde A Milli Takımın yanında olmak istedim. Evet taraftar iyi olanı alkışlar, kötü olanı da eleştirir, yuhalar ama konu 'Milli' olunca başta siyaset alanında herkes kadar milliyetçi olan safta yer alan biri olarak bunu futbolda da göstermek adına Milli formamı giyip destek olmak için orada olacaktım. Hem her şeyden önce takımın üzerine serpiştirilen ölü toprağı üstümüzden kaldırma maçıydı bu maç...
Özgüveni kaybolan Semih Kaya'ya destek olmak için gidecektim.
Selçuk İnan'ın G.Saray'a geldiği ilk yıllardaki şaşalı futbolunu tüm kamuoyuna hatırlatmak ister diye tribünde yerimi alacaktım.
Atletico Madrid'deki futbolunun yarısını dahi Milli Takıma veremeyen Arda Turan'ın sorumluluk alıp takımını uçuracağını beklediğim için Arena'ya gidecektim.
Gökhan Töre'nin şahsı adına çıkan onca olumsuz haberden sonra hırs yapıp, kariyerindeki en iyi A Milli maçını oynayacağını hayal ettiğim için bu anı canlı izlemek adına orada olacaktım.
Caner'in Gökhan Gönül'ün sağlı sollu bindirmelerine şahit olmak için, Mevlüt Erdinç'in "artık benim zamanım geldi" cümlesinin sahaya yansımasını izlemek için 12.adam olarak bende galibiyetin bir parçası olmak adına bu ana tanıklık etmek istedim.
19 yaşındaki genç yetenek Ozan Tufan'ın enerjisini bir de canlı izlemek ayrı bir keyif olacaktı şüphesiz.
Belki de en önemlisi özellikle Brezilya hezimetinden sonra konu A Milli Takım olunca yine de desteğini çekmeyen iyi günde de kötü günde de takımın yanında olan insanlarla aynı havayı koklamak için gidecektim. Asla ve asla rakibimiz dahi olmayacak Kazakistan'ı belki farklı yenecektik ama bundan sonrası için, güzel yarınları düşleme ve planlama adına bu galibiyete çok ihtiyacımız var. Evet ben Türk Telekom Arena'da olacağım ve maç sonu yazımı da gene buradan paylaşacağım...
15 Ağustos 2013 Perşembe
İstikrar = A Milli Takım
Lafı hiç dolandırmaya gerek yok, futbolda başarının anahtarı, olmazsa
olmazı nedir? Tabii ki İSTİKRAR… O zaman Türkiye Milli Takımı için
değerlendirme yapacak olursak herkesin hep bir ağızdan BAŞARILI demesi gerekir…
Üzülme Türkiye, üzülme Abdullah Avcı ve üzülmeyin siz futbolcular...
Bir tek siz değilsiniz kötü, bir tek siz değilsiniz önde iken maçı kaybeden
yada kazanamayan...
Dün gece; Bosna Hersek, ABD karşısında ilk yarıyı 2-0 önde kapatmasına
rağmen maçı 4-3 kaybetti... Şimdi Bosna düşünsün, biz değil. Çünkü biz en
azından kaybetmedik...
Yani anlayacağınız beterin beteri de var, biz yine önümüzdeki maçlara
bakmaya devam edelim...
Bizim felaket tellalcıları ise Gana maçından sonra yine hortladı, yok
efendim Dünya Kupası bizim neyimizeymiş, tek rakimiz San Marino ve
türevleriymiş vs... İyi de tellalcılar, bizim çizgimiz hep aynı, değişiklik hiç
yapmadık ki. Kazanamama serimizi sürdürdük. Gerçi Milli Takımdan galibiyet uman birkaç yüz kişiye ayıp da olmadı değil... Ya, sonuçta hazırlık maçı değil
miydi sanki? Kazansan ne olur, kaybetsen ne olur? Önemli olan istikrar değil
midir? Son 6 hazırlık maçımıza baksanıza :
15.08.2012 Avusturya 2 - 0 Türkiye
14.11.2012 Türkiye 1 - 1 Danimarka
06.02.2013 Türkiye 0 - 2 Çek Cumhuriyeti
28.05.2013 Türkiye 3 - 3 Letonya (İlk yarı 2-0)
28.05.2013 Türkiye 3 - 3 Letonya (İlk yarı 2-0)
31.05.2013 Türkiye 0 - 2 Slovenya
14.08.2013 Türkiye 2 - 2 Gana (İlk yarı 2-0)
Şimdi bu tabloda İSTİKRAR adına ne kadar çok materyal var değil mi? Zaten başka da bir sonuç çıkmaz bu istatistikten. Son 6 hazırlık maçı ve 3 beraberlik, 3 mağlubiyet. Peki Abdullah Avcı yönetiminde son hazırlık maçı galibiyetini 5 Haziran 2012'de Ukrayna karşısında 2-0'lık skorla alan Milli Takımın o tarihten bu yana yani 14 aylık süreçte oynadığı RESMİ MAÇLARDAKİ (2014 Dünya Kupası eleme grupları) performansını da hatırlayalım mı?
Şimdi bu tabloda İSTİKRAR adına ne kadar çok materyal var değil mi? Zaten başka da bir sonuç çıkmaz bu istatistikten. Son 6 hazırlık maçı ve 3 beraberlik, 3 mağlubiyet. Peki Abdullah Avcı yönetiminde son hazırlık maçı galibiyetini 5 Haziran 2012'de Ukrayna karşısında 2-0'lık skorla alan Milli Takımın o tarihten bu yana yani 14 aylık süreçte oynadığı RESMİ MAÇLARDAKİ (2014 Dünya Kupası eleme grupları) performansını da hatırlayalım mı?
07.09.2012 Hollanda 2 - 0 Türkiye
11.09.2012 Türkiye 3 - 0 Estonya
12.10.2012 Türkiye 0 - 1 Romanya
16.10.2012 Macaristan 3 - 1 Türkiye
22.03.2013 Andorra 0 - 2 Türkiye
26.03.2013 Türkiye 1 - 1 Macaristan
Tablodan çıkan sonuç, yine çok net : İSTİKRAR...
6 maçta alınan sadece 2 galibiyet ve alınan galibiyetler de, dünyada esamesi dahi okunmayan Estonya ve Andorra karşısında. Estonya, 19.dakikada 10 kişi kalmasa maç nasıl olurdu bilinmez, Andorra maçında ise ilk yarıdan 2-0'ı bulduk, ikinci yarı ise tam bir kahır mektubu gibiydi.
Tablodan çıkan sonuç, yine çok net : İSTİKRAR...
6 maçta alınan sadece 2 galibiyet ve alınan galibiyetler de, dünyada esamesi dahi okunmayan Estonya ve Andorra karşısında. Estonya, 19.dakikada 10 kişi kalmasa maç nasıl olurdu bilinmez, Andorra maçında ise ilk yarıdan 2-0'ı bulduk, ikinci yarı ise tam bir kahır mektubu gibiydi.
Tek derdiniz, Milli Takımın galibiyeti olsun, o yüzden tez elden 6 Eylül'deki Andorra maçını bekleyin. Korkmayın maç Kayseri'de, yani sahamızda :)
Ha, unutmadan :) 17 Ekim 2012 tarihli Milli Takım yazım :
twitter.com/serdarsozkesen
27 Mart 2013 Çarşamba
Milli Hüzün...
Yazmayayım, zaten herkes yazar, yazacak da, birileri
günah keçisi ilan edilecek diye düşündüm. 2 gün sonra hiçbir şey olmamış gibi
yine herşeyi unuturuz, kendi ligimize döneriz pardon takımımıza döneriz diye de
ekledim sonra… Ama baktım olmuyor, moral bozukluğu ile birşeyler karalayayım da
rahatlayayım diye kalemi elime aldım…
..........
Bu saatten sonra ne desek boş.
“Önümüzdeki turnuvalara bakacağız” klişesini mi yazalım,
teknik adamın mevcut düzende kadroya aldıklarını / almadıklarını mı
eleştirelim?
Yoksa kadroya alıp da oynatmadıklarına mı? Yoksa teknik
adamın yeterlilik düzeyini mi sorgulayalım?
Yok, yok en iyisi neden dünya sıralamasındaki yerimiz
belli iken bu kadar yüksek hedeflerle yola çıktığımızdan başlayalım... Yoksa,
saha içi beceriksizliğimizi mi masaya yatıralım?
Benim için en kötüsü ise tuttuğu takımın dışındaki
takımlarda forma giyen futbolculara bol keseden sallayanlar, onların en ufak
hataları üzerinden Milli takımı değerlendirme gafletinde bulunanlar, bence onlar dünyanın en komik ve aciz insanları...
Şu takımda, topu üçüncü bölgeye yani hücum bölgesine
atacak, golcülere pozisyon hazırlayacak bir tek ARDA TURAN var, gerisi yalan.
İlk yarı Alper, bu anlamda iyiydi ama nereye kadar? Koskoca ülke, - kendisi
için en kritik maç öncesi, yani mutlaka gol yada goller atmamız gereken maç
öncesinde - OFANSİF ORTA SAHA yetiştiremiyor yada hali hazırda olanları da
Belediye antrenörü pardon Milli Takım antrenörü
göremiyorsa VAH BİZİM HALİMİZE...
Biz zaten Brezilya'yı hak etmedik, Olimpiyatları da hak
etmedik. Zaten taç atışından gol yiyene Olimpiyat da verilmez, hiçbir şey
verilmez...
Oysa futbolun çok basit kuralları vardı, Milli Takım yada
kulüp takımları için de değişmez bir kuraldı bu :
Kendi
sahandaki tüm maçları kazan, deplasmandaki maçlardan 2-3 beraberlik çıkar,
yeter!
Peki bunu ne zaman yaptık? Yapmaya yaklaştık? Hep son
anda bir yerlere dahil olduk, film başladı başlayacakken son bir hamle ile rica,
minnet filme dahil olduk…
….......
Her maç; gerek içinde gerek de sonunda ayrı bir ders
barındırır, hem teknik adama, hem futbolculara, hem de taraftarlara… Bundan
sonrasında umarım Milli takımımız için herşeyin hayırlısı olur.
Acizane doktor reçetesi :
Önce haddimizi bileceğiz, yerimizi iyi tespit edip,
gerçekçi hedefler belirleyeceğiz. İspanya, Almanya, Hollanda gibi takımlarla
asla kendimizi bir tutmayacağız.
Ekol futbol oluşturma adına planlar yapacağız.
Takımlarında sık sık forma giyen ve takımına yararlı,
formda isimleri Milli takıma çağıracağız.
Egolarından arınmış teknik adamlarla mesai yapacağız.
Gerekirse bizden hem kadro kalitesi olarak, hem ülke
nüfusu olarak hem de ülke takımlarının Avrupa arenasındaki başarısının bizden
az olduğu Karadağ, Belçika, Bosna Hersek ve Bulgaristan gibi ülkelerin Milli
takımlarına verdikleri önem, deneyim ve yapılandırma çalışmaları incelenip
benzer yöntemler geliştirilecek.
İçinde milli coşku kalmamış futbolculardan arındırılarak
daha genç, daha dinamik ve başarıya aç futbolcular daha çok kadroda yer
alacaklar.
..........
.......
....
Yazımı, dün Almanya’nın Kazakistan’ı 4-1 yendiği maç
sonrası Löw’ün kendisine sorulan “Neden maça forvetsiz çıktınız?” sorusuna
verdiği mükemmel cevap ile bitiriyorum :
"Gezmeye hep
Mercedes'le gitmezsiniz, bazen Smart da yetiyor." (Sanırım bu
cevap, Abdullah Avcı’nın neden Andorra maçında kadroya çağırdığı halde
oynatmadığı / milli formaya ısındırma gayretinde bulundurmadığı Olcay Şahan,
Kerim Frei için de düşünülebilir… )
twitter.com/serdarsozkesen
17 Ekim 2012 Çarşamba
Sonu Baştan Belli Acı Bir Hikaye...
Milli takım yönetmek, sanattır... Her futbolcuya eşit mesafede durmak, beceridir... Maç içinde oyunu okumak, tecrübedir... Rakibi başarılı bir şekilde etüt etmek, hünerdir... Egolarından arınıp, sağ duyulu seçim yapmak ise hepsinden zordur...
Biz, Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden (!) Estonya karşısında sidik zoruyla maç kazanalım, sonra da federasyon kişi başı 30.000 USD ikramiye dağıtsın, futbolcuların gururları okşansın ve şımarsın... Hollanda gibi bir dev karşısında kora kor bir futbol ve kaçırılan % 100 en az 5 pozisyon... Sonrasında Estonya karşısında rakibin kırmızı kart sonrası zorla gelen galibiyet. Romanya maçını ise yazmaya gerek yok, üretkenlik 0, pozisyon 0, baskı 0, herşey kocaman bir sıfırdı... En basitinden yapılan 39 ortanın sadece 2 tanesinin isabetli olması bile gerekli sonucu bizlere gösteriyordu...
Yani tüm alametler, Macaristan maçı öncesi bize maçın şifrelerini veriyordu. Yine üretkenlikten uzak olacaktık, saman alevi gibi parlayan akınlarımız olacaktı. Yine ileride çoğalamayacak, bir - iki kişinin gününde olursa özel yeteneklerine muhtaç kalacaktık. Takım futbolunu kompak şekilde asla oynayamayacaktık. Gereksiz top kayıpları yapacak, aslında en büyük rakibimizin kendimiz olacağını asla göremeyecektik. Heyecandan zerre hisse almamış oyuncularla, ruhsuz, maç bitse de eve gitsek havasında zaman geçirmeye çalışacak, bize güvenenleri asla akıllarımıza getirmeyecektik...
Biz zaten Brezilya takıntısı olan bir milletiz. Brezilyalılara da ülkesini de pek alışamadık. Alex gibi bir efsaneyi 8 senenin ardından 8 dakika bile olmadan kapı dışına ittiriverdik. 1958 Dünya Kupası'na sırf mali konulardan dolayı hak ettiğimiz halde gitmedik, gidemedik... Varsın yine gidemeyelim Brezilya'ya, ne fark eder ki? Ne kadar koyar ki bize? Biz zaten her acının tiryakisi olmuşuz, bunu da unuturuz...
Son kullanma tarihi geçen futbolcularla yola çıkmak, yüzlerine bakıldığında net bir şekilde öz güveni kaybolmuş oyunculara tahammül etmek... Başarısız olacağım korkuları ve çaresizlik. Hep aynı senaryo, sonu baştan belli acı bir hikaye... ve eleme fobisi, play off fobisi... Kalibre olarak en az 2 kat aşağımızdaki takımlara verilen gereksiz imtiyaz, fazlasıyla gösterilen misafirperverlik... Şapkadan tavşan çıkartmak için teknik direktörlerin anlamsız iç çekişmeleri... Kadroya seçilen oyuncuların asla bilinmeyen seçilme yöntemleri. "Formda ve sürekli oynayan kadroya seçilir" mantalitesinin asla bir gösterge olmaması, bir laftan ibaret olması...
Evet son tren de kaçtı, umutlar ikibin bilmem kaç Dünya Kupası'na... Olsun, biz yine hiç bir Avrupa takımı ile eşleşmeden Dünya üçüncüsü olduğumuz 2002 Dünya Kupası'nın ve 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinin olduğu kasetleri izleyelim de biraz kendimize gelelim. Bir Dünya Kupası'nı daha evlerimizden ahlarla vahlarla seyredelim...
twitter.com/serdarsozkesen
Biz, Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden (!) Estonya karşısında sidik zoruyla maç kazanalım, sonra da federasyon kişi başı 30.000 USD ikramiye dağıtsın, futbolcuların gururları okşansın ve şımarsın... Hollanda gibi bir dev karşısında kora kor bir futbol ve kaçırılan % 100 en az 5 pozisyon... Sonrasında Estonya karşısında rakibin kırmızı kart sonrası zorla gelen galibiyet. Romanya maçını ise yazmaya gerek yok, üretkenlik 0, pozisyon 0, baskı 0, herşey kocaman bir sıfırdı... En basitinden yapılan 39 ortanın sadece 2 tanesinin isabetli olması bile gerekli sonucu bizlere gösteriyordu...
Yani tüm alametler, Macaristan maçı öncesi bize maçın şifrelerini veriyordu. Yine üretkenlikten uzak olacaktık, saman alevi gibi parlayan akınlarımız olacaktı. Yine ileride çoğalamayacak, bir - iki kişinin gününde olursa özel yeteneklerine muhtaç kalacaktık. Takım futbolunu kompak şekilde asla oynayamayacaktık. Gereksiz top kayıpları yapacak, aslında en büyük rakibimizin kendimiz olacağını asla göremeyecektik. Heyecandan zerre hisse almamış oyuncularla, ruhsuz, maç bitse de eve gitsek havasında zaman geçirmeye çalışacak, bize güvenenleri asla akıllarımıza getirmeyecektik...
Biz zaten Brezilya takıntısı olan bir milletiz. Brezilyalılara da ülkesini de pek alışamadık. Alex gibi bir efsaneyi 8 senenin ardından 8 dakika bile olmadan kapı dışına ittiriverdik. 1958 Dünya Kupası'na sırf mali konulardan dolayı hak ettiğimiz halde gitmedik, gidemedik... Varsın yine gidemeyelim Brezilya'ya, ne fark eder ki? Ne kadar koyar ki bize? Biz zaten her acının tiryakisi olmuşuz, bunu da unuturuz...
Son kullanma tarihi geçen futbolcularla yola çıkmak, yüzlerine bakıldığında net bir şekilde öz güveni kaybolmuş oyunculara tahammül etmek... Başarısız olacağım korkuları ve çaresizlik. Hep aynı senaryo, sonu baştan belli acı bir hikaye... ve eleme fobisi, play off fobisi... Kalibre olarak en az 2 kat aşağımızdaki takımlara verilen gereksiz imtiyaz, fazlasıyla gösterilen misafirperverlik... Şapkadan tavşan çıkartmak için teknik direktörlerin anlamsız iç çekişmeleri... Kadroya seçilen oyuncuların asla bilinmeyen seçilme yöntemleri. "Formda ve sürekli oynayan kadroya seçilir" mantalitesinin asla bir gösterge olmaması, bir laftan ibaret olması...
Evet son tren de kaçtı, umutlar ikibin bilmem kaç Dünya Kupası'na... Olsun, biz yine hiç bir Avrupa takımı ile eşleşmeden Dünya üçüncüsü olduğumuz 2002 Dünya Kupası'nın ve 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinin olduğu kasetleri izleyelim de biraz kendimize gelelim. Bir Dünya Kupası'nı daha evlerimizden ahlarla vahlarla seyredelim...
twitter.com/serdarsozkesen
6 Nisan 2012 Cuma
Futbolun Unutulan Yüzü : FAİR PLAY...
Fair play… " Sporda kurallara uymaktan da öte belli bir davranış biçimini sergileyen bir terim." (Wikipedia)
Bu terimi belki de hayatımda ilk defa 1996’daki Avrupa Futbol Şampiyonası’nda o ünlü Türkiye – Hırvatistan milli maçında son dakikalarda gole giden Vlaovic’i düşürmeyen Alpay Özalan vasıtası ile duymuştum… O zamanlar belki futbol, şu an yaşadığımız futboldan biraz daha ‘iyimser’di. Kin, nefret, holiganlık sanki biraz daha alt seviyedeydi. Yaşamımızda zaman zaman kullandığımız ‘insanlık ölmedi’ deyiminin spora yansıyan kareleri hala mevcuttu belki de. Yada “futbol, sadece futbol değildir” düsturunun meşaleleri hala yanıyordu bir yerlerde…
11 Haziran 1996… Avrupa Şampiyonası’ndaki grup ilk maçımızda Suker’li, Bilic’li, Stanic’li, Prosinecki’li, Boban’lı ve Boksic’li süper bir kadro karşısında Hırvatistan ile karşılaşıyoruz ve sonuna kadar da çok iyi mücadele ediyoruz. Dakikalar 87’yi gösterdiğinde ise Hırvat kontratağında Vlaovic kendi sahasından kalemize doğru hızlı bir sprint atıyor. Arkasında Alpay var sadece ve hızıyla ona yetişmesi çok da zor olmuyor. Kaleye yaklaşık 30 metre varken rakibini yakalayan Alpay, saliseler içinde verdiği kararla Vlaovic’e herhangi bir müdahale etmekten kaçınıyor. O an rakibini düşürse Alpay kırmızı kart görecek ve Hırvatlar kaleye 30 metre uzaklıktan serbest atış kullanacak. Dolayısıyla da maçın geri kalan bölümünde yapacağımız savunma ile de bir puanı almamız çok da zor olmayacak. Fakat Alpay Özalan, rakibine yetiştiği halde Vlaovic’i düşürmez ve Vlaovic golü atar. Evet Hırvatlar 1-0 kazanır ve maçtan sonra herkes Alpay’ı suçlar, rakibini neden düşürmedin diye…
Alpay o gün iyi mi yaptı kötü mü yaptı bir kenarda dursun, Alpay bundan 16 sene önce bu hareketi ile hala hafızalarda kendine yer buluyor. Neden? Çünkü Euro 96’da sahadaki bu yapmadığı davranışıyla turnuva sonunda Avrupa Fair Play Ödülü’ne mazhar oldu ve bir anlamda göğsümüzü kabarttı, her ne kadar yıllar sonra rakibini düşürmediği için pişmanlığını dile getirdiyse de… Çünkü o pozisyonda Alpay, bir anlamda A Milli Takımımızın 1 puanına mani olmuş ve turnuvayı 0 puan ve 0 golle tamamlayarak kupaya veda etmiştik…
Zaman içerisinde Alpay’ın yaptığının / yapamadığının etik mi değil mi, doğru mu yanlış mı olduğu sürekli kamuoyunu meşgul etti. Biz yıllar sonra bu konuyu kapatıp, Alpay’ın sayesinde hatırladığımız yada ilk defa duyduğumuz ‘Fair Play’ ruhuna ne kadar vakıfız, ne kadar içindeyiz ve ne kadar uygulayabiliyoruz onu düşünmemiz lazım…
http://www.sporxtv.com/futbol/EURO%202012/alpaya-odul-turkiyeye-huzun-%7C-turkiye-1SXTVQ27875SXQ?ref=ggl
(Yukarıdaki linki tıklayın ve o maçı -toplam 1:30 dk- tekrar hatırlayın..)
Şimdilerde takımlar gruplara ayrılmış, taraftarlar arasındaki ‘dostluk’ ortamları bitmiş, yöneticisinden kulüp başkanına kadar herkesin sadece kendi takımlarını savunmak ve kendi taraftarlarına hoş görünmek adına karşı takımı ve taraftarını hedef alan açıklamalar yaparak ortamı gerdiği zamanlardayız… Zaten taraftarın durumu içler acısı, bir de sen çıkıp taraftarını tahrik edici sözler sarf edersen, çarşaf çarşaf bildiriler yayınlarsan kendi taraftarının yapacağı her türlü çirkin eylemlere de sonuna kadar katlanmalısın!! Her zaman söylemişimdir, “Türkiye’yi siyasetten ziyade futbol böler” diye. Çünkü futbol, bu ülke insanı için maalesef hayatının neredeyse ilk önceliğinde yer almakta ve diğer rakiplerinin en ufak yanlışında ortalığı deyim yerindeyse savaş alanına dönüştürecek bir potansiyel hala var bu ülkede.
Evet bu güzel temenniler mümkün… Yeterki isteyelim, yeterki futbolu hayatımızın birinci önceliği olarak görmekten vazgeçelim, futbolu bir oyun olarak görelim, rakibe sonuna kadar saygı duyalım ve sonunda kim kazanırsa da onu ‘gönülden’ tebrik edelim…
FUTBOL BASİT BİR OYUNDUR, ONU ZORLAŞTIRAN NE VARSA HAYATINIZDAN ÇIKARMAYA BAKIN…
(Yazıyı Cuma günü kaleme almıştım ama Pazar günü oynanan Dardanelspor - Erzurum Belediyespor maçındaki FAİR PLAY örneğini görünce bu videoyu da konunun önemine binaen 'cuk' diye oturduğu için paylaşıyorum...)
twitter @serdarsozkesen
(Yazıyı Cuma günü kaleme almıştım ama Pazar günü oynanan Dardanelspor - Erzurum Belediyespor maçındaki FAİR PLAY örneğini görünce bu videoyu da konunun önemine binaen 'cuk' diye oturduğu için paylaşıyorum...)
11 Kasım 2011 Cuma
Tek Parola : Galibiyet...
Kaleme alınması gecikmiş bir yazı benimkisi...
O yüzden maddeler halinde yazıp yorumlayacağım...
*** Bu akşam Hırvatistan ile tarihimizin en önemli karşılaşmalarından birini oynayacağız...
*** İşin 'bahis' tarafından bakarsak, turu atlayıp şampiyonaya katılacak takım Hırvatistan olarak dikkat çekiyor. Bu akşamki maçta ise Türkiye için 2,30 gibi yüksek bir orandan söz ediliyor. Maçlar çift maçlı eleminasyon sistemine göre oynanacağı için Hırvatların turu atlama oranı 1,60 seviyelerinde iken Türkiye için verilen oran 2,20... Buradan şu mantığada ulaşabiliriz. Bu maçın sonucu Türkiye'nin kazanması ve beraberliği ile sonuçlanırsa rövanş maçındaki oranlarda Hırvatların kazanma oranı 1,80 - 1,90 civarında olacaktır...
*** Aslında takımların tek tek kadro kalitelerine baktığımızda, Hırvatlar bizden bir adım önde...
*** Hırvatların lejyonerleri bizden daha fazla ve lejyonerlerin oynadıkları takımlar da bir o kadar iyi (Bayern Münih - Tottenham - S.Donetsk - Hamburg - Wolfsburg - Sevilla... )
*** Bizim takımımızın duygusal yönü maalesef Hırvatlardan daha üst düzeyde. Böylesi maçlarda duygusallık kazanmaz, mücadele ve taktik anlayışı kazanır...
*** Türkiye'nin tur atlaması için herkesin bildiği üzre, "Gol yemeden kazanması gerekiyor". 1-0'lık skor hiç de kötü değil... Gol yersek en az 3 gol atmalıyız. 2-1'lik galibiyet, ibreyi Hırvatlar lehine çevirir...
*** Hırvatlar, grubunda son maçlarda Yunanistan deplasmanına çıkmışlar ve onlar için 'kader' maçıydı. ama 2-0 kaybettiler. O zaman neden bizde kazanmayalım?
*** Burak ve Arda... Hücum anlamındaki 2 özel yetenekli futbolcularımız... Bugün belkide herkes onların performasını merakla bekleyecek ama Hırvatlarda bu 2 oyuncumuza önlem alacağına göre orta sahadan sürpriz oyuncuların iyi performanslarına ihtiyacımız olacak. Selçuk gibi, Emre gibi, Hamit gibi...
*** Biz kazanmaya, onlar kaybetmemeye oynayacağına göre ilk 11'imiz biraz hücuma dönük olmalı. Yani ortasahayı da tamemen defansif oyunculardan oluşturmamalıyız. Misal, orta alanda Emre - Selçuk - Sabri - Hamit gibi bugün bir gazetede muhtemel 11 okudum ki, şaşırdım... Emre, Selçuk ve Hamit tamamdır ama bu oyuncuların yanına Sabri'yi de eklerseniz takımın ofansif gücü çok azalır ve pozisyona girmekte zorlanırız...
*** Benim ideal 11'imde ; Volkan - İsmail - Egemen - Giray - G.Gönül - Emre - Selçuk İ. - Hamit - Caner (Ozan İ.) - Arda ve Burak var... Tabi Hiddink daha tecrübeli diye sol bekte takıma hiçbir katkı sağlayamayan Hakan Balta ve savunmanın göbeğinde Servet'e de şans verebilir. Bunun dışında benim ideal kadromda yer verdiğim Caner'in yerine ise Mehmet Topal da oynayabilecek muhtemel adaylardan...
*** Maçın sonucunu 'inanmak' değil kararlı bir mücadele ve akıllı bir taktik belirleyecektir. Bir de tabiki olmazsa olmaz 'üst düzey konsantre'...
*** İlk maçın sonucu ne olursa olsun, rövanş mücadelesi zor geçecektir... O yüzden ilk maç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ümidimizi kaybetmememiz gerek...
*** Bizim için belki de en büyük tehlike 'sarı kart' sorunu. Tam 9 oyuncumuz kart sınırında ve bu maçta da kart görmeleri halinde Salı günü Zagreb'de olamayacaklar. Bu, takımımızın saha içinde her zamankinden daha sakin bir anlayışla mücadele etmesini sağlayacak. Çünkü kart sınırındaki oyuncularımız, takımın en kilit oyuncuları arasında yer alan; Burak, Emre, Hamit, Servet, H.Balta ve Sabri...
*** İlk golü biz atmalıyızki, rakibi sonrası için de hataya zorlayalım. İlk golü yiyen Hırvatlar oyunun sonlarında risk alacak ve bu da bizim lehimize olacaktır. Kontrataklarla ikinci golü de bulabiliriz... İlk golü biz yersek ise işimiz çok zorlaşır. Çünkü rakip de kontratak için çok tehlikeli oyuncular mevcut...
Sözü fazla uzatmadan A Milli Takımımıza bol şanslar dileyerek yazımı sonlandırıyorum...
"Sabır, Kararlılık ve Konsantrasyon..."
Twitter adresim : https://twitter.com/#!/serdarsozkesen
O yüzden maddeler halinde yazıp yorumlayacağım...
*** Bu akşam Hırvatistan ile tarihimizin en önemli karşılaşmalarından birini oynayacağız...
*** İşin 'bahis' tarafından bakarsak, turu atlayıp şampiyonaya katılacak takım Hırvatistan olarak dikkat çekiyor. Bu akşamki maçta ise Türkiye için 2,30 gibi yüksek bir orandan söz ediliyor. Maçlar çift maçlı eleminasyon sistemine göre oynanacağı için Hırvatların turu atlama oranı 1,60 seviyelerinde iken Türkiye için verilen oran 2,20... Buradan şu mantığada ulaşabiliriz. Bu maçın sonucu Türkiye'nin kazanması ve beraberliği ile sonuçlanırsa rövanş maçındaki oranlarda Hırvatların kazanma oranı 1,80 - 1,90 civarında olacaktır...
*** Aslında takımların tek tek kadro kalitelerine baktığımızda, Hırvatlar bizden bir adım önde...
*** Hırvatların lejyonerleri bizden daha fazla ve lejyonerlerin oynadıkları takımlar da bir o kadar iyi (Bayern Münih - Tottenham - S.Donetsk - Hamburg - Wolfsburg - Sevilla... )
*** Bizim takımımızın duygusal yönü maalesef Hırvatlardan daha üst düzeyde. Böylesi maçlarda duygusallık kazanmaz, mücadele ve taktik anlayışı kazanır...
*** Türkiye'nin tur atlaması için herkesin bildiği üzre, "Gol yemeden kazanması gerekiyor". 1-0'lık skor hiç de kötü değil... Gol yersek en az 3 gol atmalıyız. 2-1'lik galibiyet, ibreyi Hırvatlar lehine çevirir...
*** Hırvatlar, grubunda son maçlarda Yunanistan deplasmanına çıkmışlar ve onlar için 'kader' maçıydı. ama 2-0 kaybettiler. O zaman neden bizde kazanmayalım?
*** Biz kazanmaya, onlar kaybetmemeye oynayacağına göre ilk 11'imiz biraz hücuma dönük olmalı. Yani ortasahayı da tamemen defansif oyunculardan oluşturmamalıyız. Misal, orta alanda Emre - Selçuk - Sabri - Hamit gibi bugün bir gazetede muhtemel 11 okudum ki, şaşırdım... Emre, Selçuk ve Hamit tamamdır ama bu oyuncuların yanına Sabri'yi de eklerseniz takımın ofansif gücü çok azalır ve pozisyona girmekte zorlanırız...
*** Benim ideal 11'imde ; Volkan - İsmail - Egemen - Giray - G.Gönül - Emre - Selçuk İ. - Hamit - Caner (Ozan İ.) - Arda ve Burak var... Tabi Hiddink daha tecrübeli diye sol bekte takıma hiçbir katkı sağlayamayan Hakan Balta ve savunmanın göbeğinde Servet'e de şans verebilir. Bunun dışında benim ideal kadromda yer verdiğim Caner'in yerine ise Mehmet Topal da oynayabilecek muhtemel adaylardan...
*** Maçın sonucunu 'inanmak' değil kararlı bir mücadele ve akıllı bir taktik belirleyecektir. Bir de tabiki olmazsa olmaz 'üst düzey konsantre'...
*** İlk maçın sonucu ne olursa olsun, rövanş mücadelesi zor geçecektir... O yüzden ilk maç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ümidimizi kaybetmememiz gerek...
*** Bizim için belki de en büyük tehlike 'sarı kart' sorunu. Tam 9 oyuncumuz kart sınırında ve bu maçta da kart görmeleri halinde Salı günü Zagreb'de olamayacaklar. Bu, takımımızın saha içinde her zamankinden daha sakin bir anlayışla mücadele etmesini sağlayacak. Çünkü kart sınırındaki oyuncularımız, takımın en kilit oyuncuları arasında yer alan; Burak, Emre, Hamit, Servet, H.Balta ve Sabri...
*** İlk golü biz atmalıyızki, rakibi sonrası için de hataya zorlayalım. İlk golü yiyen Hırvatlar oyunun sonlarında risk alacak ve bu da bizim lehimize olacaktır. Kontrataklarla ikinci golü de bulabiliriz... İlk golü biz yersek ise işimiz çok zorlaşır. Çünkü rakip de kontratak için çok tehlikeli oyuncular mevcut...
Sözü fazla uzatmadan A Milli Takımımıza bol şanslar dileyerek yazımı sonlandırıyorum...
"Sabır, Kararlılık ve Konsantrasyon..."
Twitter adresim : https://twitter.com/#!/serdarsozkesen
10 Ekim 2011 Pazartesi
7 Ekim 2011 Milat Olmalı...
7 Ekim 2011 Cuma günü umarım A Milli Takımımız için bir milat olur. Neden mi böyle başladım yazıma ? Çünkü tek yapabildiğimiz eleştirmek, eleştirmek yine eleştirmek… Peki neden hiç kimse çözüm yolu üretmez yada elini taşın altına koymayı denemez ? Bizim halk olarak, taraftar olarak en iyi yaptığımız şeydir, her başarısız sonucun ardından futbolu en iyi biz biliyormuşçasına ahkam kesmek ve birilerini küfür boyutuna varıncaya kadar aşağılamak, hırpalamak…
Tabiki Hiddink’i savunacak değilim, asla yapmam da… Ammaaa… A Milli Takımı ve Hiddink’i, sadece Almanya maçı ile değil grup maçlarının tamamında eleştirmek / yargılamak gerekir diye düşünüyorum. Neden mi ? Almanya maçına kadar grupta 8 maç yapmışız ve hemen hemen tamamında silik bir futbol oynamışız. Avusturya ve Belçika kesinlikle Türkiye’nin sikletinde rakipler değillerdi ve hiçbirinde de onlara yenilmedik. Ama bu yenilmemelerimiz, bizim büyük ve iyi takım olmamızdan değil, rakiplerin beceriksizliğindendi. Yani bizim milli takımımız aslında Avusturya deplasmanında hiç iyi oynamamıştı, Azerbaycan deplasmanında kötüydü ve Seyrantepe’deki Kazakistan maçında da rezaletti. Ama Almanya maçı çok kritik bir maça denk geldiği için haliyle daha bir eleştirir olduk Hiddink’i ve teknik yönetimi…
Anlatmak ve sıklıkla vurgulamak istediğim konu, Türkiye’nin grubun hiçbir maçında gerek skor olarak gerek oyun olarak, gerek de mücadele olarak rakiplerine karşı bir baskı oluşturamamasıdır. Biz Avusturya deplasmanında da çok kötü oynarken neden yenilmedik? Çünkü rakibimiz bir Almanya değildi…
Almanya bize karşı aman aman bir futbol mu oynadı ? Kesinlikle hayır… Adamlar standart futbollarını sahaya yansıttılar. En formda oyuncularını getirdiler, sahaya sürdüler ve net bir galibiyet elde ettiler. Yani onların bir sistemleri var ve kim oynarsa oynasın, asla sistemlerinden, disiplinlerinden ve maçın son anına kadar konsatrelerinden asla taviz vermiyorlar… Peki biz ? Maçın içerisinde çok kırılgan, disiplinden uzak, mücadeleden bunalmış ve kafaları başka yerlerde olan bir sürü yıldız (!) oyuncu…
Sonuçta ilk 11’imizi de eleştiriyoruz ve bunda da kesinlikle haklıyız. Kadromuza bakıyoruz… Neredeyse tamamen İstanbul takımlarından oluşan bir karma. Savunmamızda Egemen, Servet ve Hakan Balta… Üç tane tank gibi adam, yani düz futbolcular. Sağ bekte ise Sabri… Onun önünde ise Gökhan Gönül (gerçek mevkisinden ve verimliliğinden uzak) sakatlıktan yeni kurtulduğu için formsuz… Orta alanda ise 35’lik Aurelio ve bir diğer sağ kanat oyuncusu Hamit… Kim ne derse desin bu takım tamamen beraberliğe oynatılan bir kadro… Kadro dizilişleri herkese göre farklılık gösterebilir ama esas olan bu kadronun maçın başından Almanya'ya karşı olumlu bir sonuç alamayacağı çok aşikardı... Sağ kanatta yığınla adam... Sol kanat ise tamamen Hakan Balta’ya emanet...
Kadrosundaki 11 oyuncusunun 7 tanesi Almanya’nın şu an en formda takımı Bayern Münih’den oluşunca onları yenmeyi bırakın puan almak da bir o kadar zordu. Zira bu takımı şu an ancak İspanya ve Hollanda yenebilir gibi gözüküyor. Sistemleri, disiplinleri, konsantreleri oyunun her dakikasında aynı. Yani dakikalar 85-90’ı gösterdiğinde bile aynı ciddiyetle ve anlayışla sahaya yayılıyorlar, mücadelelerini sürdürüyorlar. Bunu da rakip ayırmadan, skorun ne olduğuna bakmaksızın yapıyorlar…
Araya bi dip not iliştirelim : Löw'ün bize karşı sahaya sürdüğü ilk 11'in yaş ortalaması 24,50 iken bizim yaş ortalamamız ise 28...
Araya bi dip not iliştirelim : Löw'ün bize karşı sahaya sürdüğü ilk 11'in yaş ortalaması 24,50 iken bizim yaş ortalamamız ise 28...
Kalecisi Neuer’den, savunmasındaki Lahm, Boateng’e ve orta sahasındaki Scweinsteiger ve Müller’e kadar komple bir takım olan Almanlar’ın grubun son maçında da Belçika karşısında zorlanmadan galip geleceğini düşünüyorum. Zaten Löw de bu maç için; "10’da 10 yapmak istiyoruz ve maçı çok ciddiye alıyoruz" tarzında açıklamalarda bulundu. Ama şunu bir kez daha gördükki, biz eleme gruplarında her zaman ya son anda ikinci olabiliyoruz yada birilerinin yardımıyla play off oynamaya hak kazanıyoruz… Bu gerçek asla değişmedi, esas sorgulamamız gereken de bence budur… Yoksa sırf Almanya maçındaki ezik futbolumuzu, mücadele ve kazanma isteğimizin yok edilmiş olmasını değil, bu süreci başından sonuna kadar değerlendirmemiz gerekir...
Bir dip not daha : Almanya milli takımında 26 yaşındaki Podolski, 85 den fazla milli olurken, bizde bu alanda en tecrübeli diyeceğimiz Servet (30) 60 kez milli formayı terletmiştir...
Unutmadan şunu da kabul edelim : Alt yapıdan oyuncu yetiştiremiyoruz, yeni oyuncular kazandıramıyoruz ve kadro seçiminde hep tecrübeli diye yaşlı oyuncularımızı kadroya dahil ediyoruz ama yine biz kaybediyoruz. Almanlar, Gotze (19) ve Schurrle (21) gibi son dönemde 2 yıldız adayını vitrine sokarken biz hala yerimizde sayıyoruz... Zamanında Emre, Hamit, Tuncay, Volkan, Gökhan Zan, Aurelio, Servet, H.Balta, Sabri gibi futbolculardan iyi bir jenerasyon yakalıyıp ara ara başarılı sonuçlar aldık ama artık bu jenerasyonun da sonunun geldiğini (hepsi olmasa da çoğunun) düşünüyorum. O yüzden 7 Ekim 2011 Cuma günü bizim için bir milat olması gerekir. Geçmişe çizgi çekip yarınımızı düşünmeliyiz…
Unutmadan şunu da kabul edelim : Alt yapıdan oyuncu yetiştiremiyoruz, yeni oyuncular kazandıramıyoruz ve kadro seçiminde hep tecrübeli diye yaşlı oyuncularımızı kadroya dahil ediyoruz ama yine biz kaybediyoruz. Almanlar, Gotze (19) ve Schurrle (21) gibi son dönemde 2 yıldız adayını vitrine sokarken biz hala yerimizde sayıyoruz... Zamanında Emre, Hamit, Tuncay, Volkan, Gökhan Zan, Aurelio, Servet, H.Balta, Sabri gibi futbolculardan iyi bir jenerasyon yakalıyıp ara ara başarılı sonuçlar aldık ama artık bu jenerasyonun da sonunun geldiğini (hepsi olmasa da çoğunun) düşünüyorum. O yüzden 7 Ekim 2011 Cuma günü bizim için bir milat olması gerekir. Geçmişe çizgi çekip yarınımızı düşünmeliyiz…
ve umarım yarınki Azerbaycan maçı ile bunun startını veririz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR
-
Aşağı yukarı 22-23 yıldır futbolu yakından takip ederim ve sürekli içindeyim. Bazı anlar vardır yıllar geçse de asla unutulmaz. Nesilden nes...
-
Yeri geldiğinde küçük çaplı takımınıza büyük başarılar sığdırıp kariyerimize unutulmaz şampiyonluklar kazandıran takımınızın kilit oyuncular...
-
Aralık 2019’da ortaya çıkan ve etkisi yavaş yavaş tüm dünyaya yayılan koronavirüs salgını, binlerce insanın canına mâl olurken, NBA ...
-
Tüm dünya genelinde futbol ve basketboldan sonra en fazla izlenen, en fazla sponsoru olan, reklam ve pazarlama alanında çok önemli rakamla...
-
"O Şampiyonlar Ligi kupasını istiyorum. Bu son senem. Ronaldo ve arkadaşları kağıt üstünde bizden daha iyi olabilir ama bu sene her ş...