Mario Gomez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mario Gomez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2016 Salı

Euro 2016 - Portekiz ve birkaç şey daha...


Öncelikle Portekiz'i tebrik ederek başlayalım. Belçika gibi kupanın "gizli favorisi" bile değildiler. Oynadıkları 7 maçın 90 dakikalık bölümlerinde sadece bir kez kazanabildiler. Final maçında en büyük kozu Cristiano Ronaldo'yu kullanamadılar. Rakiplerinin aksine doğru dürüst bitirici bir santrfora dahi sahip olamadılar. Portekiz'in tüm bu handikaplara rağmen 2004'teki ev sahibi olup finalde kaybettiği maçtan tam 12 yıl sonra kupaya uzanması, eminim ki başta Eusebio'nun kemiklerini bir an olsun hareket ettirmiştir. 2004'te hem de Lizbon'da oynanan maçta Luiz Felipe Scolari'nin yönetiminde Ronaldo, Figo, Pauleta, Deco, Maniche, Rui Costa, Nuno Gomes gibi zengin bir kadro ile Otto Rehhagel'in Yunan otobüsünü bir türlü aşamayıp kaybeden Portekiz, bu defa ev sahibi Fransa'yı hem de finalde oynayan 14 futbolcusunun 9'unun Lizbon çıkışlı olduğu futbolcuları ile yenip makus talihlerini değiştirip Avrupa'nın en büyüğü oldular.

Aslında kalecisi Patricio'dan, savunmada inanılmaz oynayan Pepe'ye, ortasahada enerjileri, çift yönlü modern futbollarıyla Renato Sanchez ve Joao Mario'su ve hücumda Nani, Quaresma ve Ronaldo'su ile komple bir takım oyunu oynayan Portekiz'in bu şampiyonluğu, özellikle son 10 yılda dünyanın en iyi iki oyuncusundan biri olarak kabul edilen Ronaldo'nun da koleksiyonunda yer almayan en büyük 2 halkadan birisiydi. Real Madrid ile kazandığı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan yalnızca 1,5 ay sonra bu defa Avrupa Futbol Şampiyonu olmak, muhtemelen Ronaldo'nun 2016 Ballon d'Or ödülünü kazanması ile son bulacak ve Ronaldo belki de kariyerinin en iyi yılını geçirmiş olacak. Hatta kariyerinde hala Copa America ve Dünya Kupası eksikleri bulunan Messi'yi dahi geçip "dünyanın en iyisi" yakıştırmaları dahi yapılacak...

Futbol garip bir oyun. Portekiz, grup aşamasında oynadığı 3 maçın tamamını beraberlik ile sonlandırıp "en iyi üçüncüler" kontenjanından ite kaka kendisini kupanın içinde tutup kupanın sahibi oldu. Belki de kupanın en zevkli maçını Macaristan ile oynamaları da onlar için büyük bir artı. Ayrıca yine grupta Avusturya ile oynadıkları maçın 79.dakikasında kazanılan penaltı atışını Ronaldo gole çevirebilseydi, ikinci turda İngiltere ile eşleşeceklerdi. Geçmeleri halinde çeyrek finalde Fransa ve yarı finalde rakipleri Almanya olacaktı. O kaçan penaltı sonrası finalde Fransa maçına kadar Hırvatistan, Polonya, Galler gibi kağıt üstünde hep eleyebilecekleri takımlarla eşleştiler. Final maçında Payet'in sert faulü sonrası maçın henüz 25.dakikasında hüngür hüngür ağlayarak oyundan çıkmak zorunda kalan Ronaldo'su ile Portekiz Milli Takımı, Euro 2016'da pek çok iz bırakan hikayeler çıkardılar ve şampiyonanın en renkli takımları oldular...

Euro 2016 eminim ki çoğunuza göre sıkıcı gelmiştir. İlk etapta gol yememeyi düstur edinen takımların maçlarında doğal sonuç olan 'az gol izleme' alışkanlığı seyirciler için hiçte iyi olmadı. 3-3'lük Portekiz - Macaristan ve 5-2'lik Fransa - İzlanda maçı "çölde bir vaha" havasındaydı. İlk olarak "kaybetmeyelim" mantalitesi ile bir anlamda korkak bir sistemi futbolcularına kabul ettiren teknik direktörler ve bunu başarı ile uygulayan takımlar çoğu zaman seyir zevkini öldürdüler. Hatta Avrupa Şampiyonası tarihinde final maçında ilk kez taraflardan ikisi de gol atamadan 90 dakikayı bitirdiler. 51 maçın tamamını düşündüğümüzde şampiyona tarihinin belki de en sıkıcı ve kötü şampiyonasına denk geldiğimiz gün gibi gerçek.

4'lü savunma alışkanlığının bir an olsun unutulup zaman zaman 3'lü savunmanın tekrar hayata geçtiği bu turnuvada özelikle genç teknik adamların başarılı olduklarını da dillendirmemiz şart. 2016 - 2017 sezonundan itibaren kendisini tamamen ispatlama şansına sahip olacağı bir ortam olan Ada'da Chelsea'nin başına geçecek olan Conte'nin (46), kadrodaki oyuncularına tek tek bakıldığında son yılların en kötü İtalya'sına oynattığı futbol ve ezber bozan 3'lü savunma anlayışı ile akıllarda çok olumlu izler bıraktı. 2000'de futbolculuk döneminde bu kupayı Zidane, Vieira, Henry, Trezeguet, Lizarazu, Barthez, Thuram gibi efsane bir kadro ile kazanan Didier Deschamps henüz 47 yaşında ve kendi deyimiyle "çok büyük bir şansı" kaçırsa da genel olarak takımına iyi bir futbol oynattı diyebiliriz. Galler'i "bir peri masalı" kıvamında yarı finale taşıyan Chris Coleman da (46) turnuvanın en saygı duyulan teknik direktörü olduğunu da ekleyelim. 300 bin nüfuslu İzlanda ve mütevazi kadrosu ile Galler'in maçların sonlarına kadar verdikleri mücadeleler, "bu oyunda favori olmanız, maçı kazanacağınız anlamına gelmez" düşüncesinin icraata dönüşmüş timsallerinden sadece biriydiler. Almanya'da Thomas Müller, İsveç'ten Zlatan İbrahimovic, İngiltere'den Hary Kane ve Polonya'dan Robert Lewandowski de sahalarda sadece kartvizitlerini kullanmaktan öteye gidemediler. 38'lik efsane Buffon'un çeyrek finaldeki gözyaşları, takımının neredeyse yarısı olan Ramsey'in yarı finalde Portekiz maçında cezalı oluşu, Zlatan'ın milli formadan emekli olması, Gomez'in Fransa maçında sakatlanıp Almanya için o an maçın bitmesi, şampiyon olamasa da turnuvanın en değerli ve efektif futbolcusu Antoine Griezmann (6 gol, 2 asist) ve şu ölü turnuvaya varlığı ile bizlerden kat be kat büyük etki ve renk katacak Hollanda'yı arayan gözler...


Belçika'nın son yılların en iddialı kadrosu ile gelip çeyrek finalde kendisinden güçsüz Galler'e elenmesi, İngiltere'nin her üst düzey organizasyonda olduğu gibi yine sürpriz yapmayıp erkenden havlu atması, her büyük şampiyonanın favorisi Almanların yarı finalde elenmesine rağmen istenilen futbolu sahaya yansıtamaması (en büyük etken, bitirici bir golcünün varlığını Löw'ün sonradan fark etmesi ve Gomez dışında golcüsünün olmamasıydı), İspanya gibi bir 'dev'in sadece adının yer aldığı bu turnuvayı doğal olarak bir sürpriz takımın kazanması gerekiyordu ve Portekiz de bunu layıkıyla yerine getirdi. Unutmadan... Bu Ronaldo, 4 sene sonra 35 yaşında Euro 2020'de de takımının başında kaptan olarak çıkar ve yine canla başla mücadele eder.

Bizim Milli Takımımız? Siz zaten benden daha iyi biliyorsunuz. Anlatmaya gerek var mı? Biz Euro 2016'da daha ilk grup aşamasında elenip, futbolculara 650'şer bin euro dağıtırken, Portekiz neredeyse imkansızı başardı ve 275'er bin euro prim verdi kahraman futbolcularına. Yarı finalist Almanya futbolcularına 300'er bin euro verdi. Ronaldo ve diğerleri hiçbiri 'ego' yapmadı, biz ise başta Arda ve Fatih Terim olmak üzere herşeyimizle 'fos' etkisi yaparak turnuvadan ayrıldık. Neredeyse her takımın bir taktik planı yer alırken, bizim motivasyondan ve 'gaz'dan başka bir silahımız (!) maalesef olmadı. Sahi hani "biz bitti demeden bitmez"di. Biz belki de bu sözle turnuvaya gitmekle baştan kaybettik. Umutlar 2018 Dünya Kupası'na artık. Yeni sloganımız bakalım ne olacak? En çok da bunu merak ediyorum...

15 Aralık 2015 Salı

3 büyüklerin kısa tarifi...

3 büyükler olarak lanse edilen Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın son yıllardaki görüntülerinin kelimelere dönüşmüş hallerini çok güzel özetleyen bu yazıyı görünce hemen sizlerle paylaşayım istedim. 3 büyüklerin saha içi karakteristik özelliklerinin bu denli basit sözlerle direkt olarak insanlara aktarılması takdire şayan ve alkışı hakediyor.


Tariflerin esprili olması ise işin daha özel tarafı. Kimse yanlış anlamasın, maksat biraz gülmek :)

Siz katılır mısınız bilmem. Yorum sizlerin...




28 Eylül 2015 Pazartesi

Lanetleri büyük oyuncular sonlandırır!


Önce Başakşehir gibi ters gelen takıma karşı üstün futbol ve attığı 2 gol...

Ardından son 20 derbide sadece 2 kez kazanabilen bir takımın oyuncusu olarak Fenerbahçe derbisinde attığı 2 gol...

Büyük maçları büyük futbolcular kazandırır. Aynı Hagi gibi, Sergen gibi, Alex de Souza gibi...

Geldiği ilk günden beri yazıyoruz onu...

Süper Mario Gomez...

O bir dünya yıldızı ve Beşiktaşlılar onun gibi bir golcüye sahip olduğu için çok şanslı...

Sakatlanmazsa ve sürekli forma giyerse (Cenk Tosun'a da yazık oluyor ama o da bu konuda çok şanssız) sezon sonunda 25 golü rahatlıkla bulacaktır...

14 Eylül 2015 Pazartesi

Beşiktaş şampiyon olabilir mi?

Böyle bir soru belki size abes gelebilir, hatta ligin 3 büyüğünden biri olan Beşiktaş'ın tabii ki her zaman şampiyonluk yarışında olacağını söyleyebilirsiniz ama son 20 yılda sadece 3 şampiyonluk görmüş ve sonuncusunu altı sene önce yaşamış bir takımdan bahsettiğimizi de unutmayalım. Böyle bir girişten sonra son yıllarda sıklıkla insanlardan duyduğumuz bir nota kulak verelim. Birkaç yıldır sezonun başında ya da sezonun ortasında devamlı bir şekilde hem spor yazarlarının hem de hangi takım taraftarı olursa olsun genelinin söz birliği etmişcesine söyledikleri / yazdıkları bir söylem var :

"Beşiktaş, ligin en iyi futbol oynayan, seyri en hoş takımı ve dikine oynayabilen, yaratıcı oyuncularıyla da ligin en kollektif takımı. Hatta bunu sürdürebilirlerse de şampiyonluğun en güçlü adayı."

Nedense medya - yazar - taraftar üçgeninde bu kadar övülen, futbolcuları ve teknik adamı göklere çıkarılan bu takım ilerleyen haftalarda - özellikle ligin son düzlüğünde - tökezliyor ve şampiyonluğu ezeli rakiplerine kaptırıyor. Bırakın kaptırmayı lig ikinciliği de gidiyor ve sezonu üçüncülük - beşincilik arası bir yerde tamamlıyor. Bununla birlikte Şampiyonlar Ligi treni kaçırılıyor, devamlı olarak UEFA kontenjanından Avrupa yolları aşındırılıyordu ( 2013-2014 sezonunda ligi üçüncü sırada bitirdi ama F.Bahçe'nin cezası sebebiyle Şampiyonlar Ligi'ne katıldı). Beşiktaş'ın son şampiyonluğunun üzerinden tam 6 sene geçti. Bu altı sene içerisinde Beşiktaş ligi üç kere 3., iki kere 4. ve bir kere de 5.sırada bitirerek tam bir hayal kırıklığı yaşattı taraftarlarına. Onun da ötesinde tüm tahmincileri yanılttı.


2015 - 2016 sezonuna, yıllarını futbola vermiş ve Türk futbol tarihinin en başarılı 3 teknik adamından biri olan Şenol Güneş ile iddialı bir şekilde giren Beşiktaş, ilk 4 haftası geride kalan ligde Fenerbahçe ve Trabzonspor'un bir puan gerisinde 3.sırada olmasına rağmen yine çoğunluğa göre ligin en pozitif oynayan takımı ve geçmiş iki senelik Bilic tecrübesine göre daha saldırgan, daha golü koklayan ve isteyen bir takım hüviyetinde. Zira Slaven Bilic ile ilk sezonunda 53, geçen sezon ise toplamda sadece 55 gol atıp 1,60 gol ortalaması tutturabilen Beşiktaş'ın bu sezon ligin ilk dört haftasında attığı 12 gol ile maç başı 3 gol ortalamasına sahip olması hem kendilerine özgüven sağladı, hemde rakiplerinin gözlerini korkutmaya yetti. İlk dört haftalık periyotta rakiplerinden Galatasaray 2, Fenerbahçe ise 1,5 ortalamada kaldı. Ligin sonunda ne olur bilinmez ama bu defa Beşiktaş'ın hem teknik direktörünün tecrübesi, hem takımdaki kadro kalitesinin 'son yılların en iyisi' olması gibi etkenlerle beraber sezon sonunda ipi göğüsleme şansının daha fazla olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Slaven Bilic ile iki yılda tek bir derbi kazanamamasının direkt olarak şampiyonluğa etki etmesi, Şenol Güneş'in üzerinde en çok kafa patlatacağı ve üstesinden gelmesi gereken dersi olacak. Şenol Güneş, her ne kadar Bilic gibi takımın stadı olmaması gibi bir handikapı yaşayacak olsa da stadın hazır hale geleceği ligin ikinci yarısı ile beraber bu açığı lehine çevirebilecek bir joker hakkına da sahip.

Beşiktaş taraftarının son 20 yılda gelen sadece 3 şampiyonluk sonrası (1995, 2003 ve 2009) şampiyonluğa aç olması, İnönü stadının yeniden inşasıyla görkemli bir arenaya sahip olacak olması ve ligin ofansif anlamda en üretken yapıda bir kadroya sahip olması gibi etkenler Beşiktaş'ı özlediği şampiyonluğa pekala itebilir. Slaven Bilic ile olan 1-0'dan sonra geriye yaslanma, skoru koruma hastalığına gerekli teşhisi koyup, 'Güneş etkisi' ile resmen kabuk değiştiren bir yapıda 2-0, hatta gerekirse 3-0'ı yakala mantığını başarılı bir şekilde takıma empoze eden Şenol Güneş ve ekibi bu tarihi fırsatı nasıl değerlendirecek, hep beraber göreceğiz.


Takımın yeni maestrosu Oğuzhan'ı, bitmek bilmez enerjisi ile Olcay'ı, çilingir Sosa'sı, akıllanmış bir Q7'si ve sadece futbola konsantre olan Gökhan Töre'si ile... Beşiktaş'a gelmiş geçmiş en iyi nokta santrfor olduğunu düşündüğüm 'bitirici vuruş harikası' Mario Gomez'i, fırsat bulduğunda bir gol kralı olabilecek kapasiteye sahip olan Cenk Tosun'u ile... Geçen sezona göre daha iyi yer tutan ve güven veren Tolga Zengin'i ile... Ligin ikinci yarısında transfer yapılmasa bile yeni transfer kıvamında olacak Veli Kavlak ve Tolgay Arslan'ı ile... Geçmiş yıllara nazaran yedek kalsa da bu defa daha üretken ve ısıran Kerim Frei ile... Takımda şimdilik tek alternatifi olmayan ve her maça taraftarlarının nazar boncuğu / duasıyla çıkan görev adamı Atiba'sı ile... Savunmada her ne kadar tam oturmasalar da çok da açık vermeyen Rhodolfo ve Ersan'ı ile... Geçmişte sürekli SOS verdikleri savunmanın beklerinde 'kademe' bilgileri ile istikrarlı futbol oynayan Tosic ve Beck'i ile Beşiktaş şampiyonluğu yine sonuna kadar kovalayacaktır.

Rakiplerinden özellikle Fenerbahçe'nin oldukça geniş ve rotasyonlu kadrosunun varlığı Beşiktaş'ı en zorlayacak takım görüntüsü veriyor. Zira en önemli dezavantajlarının ülke futbolunu yeteri kadar tanımayan Pereira olsa da bunu oldukça kaliteli ayaklara sahip olan Van Persie, Nani, Markovic, Volkan Şen, Fernandao  ve Ozan Tufan gibi direkt sonuca etki eden futbolcularıyla örtmeye çalışan ve bunda da kısmi şekilde başarılı olan Fenerbahçe'nin ilerleyen haftalarda vitesi daha yükselteceği de net bir gerçek.

Geçen sene sonradan açılan Galatasaray'ın ne yapacağını şimdilik kestirmek güç ama onlar da Sneijder ve Muslera gibi iki şampiyon adamın artacak performanslarının yanına en az iki ekstra performans gösterecek (geçen sezon Yasin + Selçuk) futbolcu bulabilirlerse yarışta sonuna kadar bende varım diyecektir. Melo'nun boşluğu, Hamza Hoca'nın yeteri kadar kendini takıma verememesi, Dursun Özbek ve taraftar arasındaki soğukluk, Şampiyonlar Ligi'nin getireceği psikolojik ve mental yorgunluk gibi parametreler onlar için ligin önemini belirleyici etkenler olacaktır.

4 Eylül 2015 Cuma

Mario Gomez - Van Persie / Euro 2012

Çok değil sizleri 3 yıl öncesine götürmek istiyorum, Euro 2012'ye...

Bizim ülke olarak Euro 2008'deki yarı finalimizden sonra hiçbir büyük turnuvaya katılamadığımızı biliyorsunuz. Euro 2012'de bunlardan birisiydi. Yine 4'erli 4 grup vardı şampiyonada. Turnuvanın ağır abisi ve favorilerinden Almanya'nın grubu oldukça güçlüydü. Hollanda, Portekiz ve Danimarka. Hepsi de kağıt üstünde güçlü sayılırdı. Biraz Danimarka sırıtıyor gibiydi ama böylesine üst düzey bir turnuvada kimin ne zaman ne yapacağının belli olmayacağı gerçeğini biz zaten Euro 2008'de Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan karşısında tüm dünyaya göstermiştik.

Almanlar, Cristiano Ronaldo tehditine rağmen Hollanda ile beraber grubun favori iki takımıydı. Grubun ilk maçında Danimarka ile oynayan Almanlar, Lukas Podolski ve Lars Bender'in golleriyle rakibini zor da olsa 2-1 yenerek turnuvaya başlamıştı. Portakallar ise ilk maçtan hayal kırıklığı yaratıyor ve Ronaldo'yu durduramayınca sahadan 2-1'lik yenilgiyle ayrılıyordu. Benim sizlerle asıl paylaşacağım konu ve maç ise grup ikinci maçı. Almanya ile Hollanda grubun kritik maçı için sahnedeydiler. Bert van Marwijk önderliğindeki Portakallar için tamam mı devam mı niteliğinde bir maç oynanacaktı. Almanlar ise beraberliğe asla hayır demezdi.


Joachim Löw, takımına o kadar güveniyordu ki, neredeyse 4 forvetle sahadaydı. Şüphesiz bu taktik düzeninde Hollanda'nın rakibinden korkmaması imkansızdı. Forvette şimdilerin Beşiktaşlısı, o zamanın Bayern Münih'lisi Mario Gomez ve Köln'den Arsenal'e transferi gündemde olan, şimdilerin G.Saray'lısı Lukas Podolski var. Hemen arkalarında kanatlarda Mesut Özil ve Thomas Müller. Orta alanda merkezde ise Sami Khedira ve Bastian Schweinsteiger var. Hollandalıların da böylesine tehlikeli bir rakibine karşı son kozunu oynaması münasebetiyle onlar da 4-2-4 ya da bir nevi 4-2-3-1 düzeni ile sahaya çıktı. İleri uçta o zamanlarda Arsenal'den ayrılması gündemde olan, şimdilerin F.Bahçelisi Robin van Persie, hemen arkasında o zamanın İnter'lisi, şimdilerin G.Saray'lısı Wesley Sneijder, Arjen Robben ve İbrahim Afellay. Orta merkezde ise Mark van Bommel ve de Jong ikilisi var. Hatta 83'te oyuna eski F.Bahçeli Dirk Kuyt'ta dahil oldu. İki takımın da kadroları, hücum güçleri muazzam yeteneklerle doluydu.

Şimdilerde Ada'da M.Unıted forması giyen Schweinsteiger'in 2 usta işi asist yaptığı maçta Mario Gomez rakip fileleri ilk yarıda iki kez havalandırınca, Portakallar için artık yolun sonu oldukça yakın olmuştu. Gomez'in özellikle ilk golde topu alışı, dönüşü ve vuruşu birinci sınıf santrfor işiydi. İkinci yarıda skoru korumaya çalışan bir Almanlar ve erken gol ile umutlanmak isteyen ve saldıran bir Hollanda vardı sahada. Nitekim bu saldırı 73'te cevap verecek ve van Persie kendisine has oldukça usta işi bir gol atacaktı. Fakat kalan dakikalarda sonuç değişmeyecek, Hollanda daha ilk grup aşamasında Avrupa Şampiyonası'na veda edecek, Almanlar ise yarı finalde belalıları İtalya'ya hem de Balotelli'nin iki golü ile boyun eğecekti. Fakat Almanlar bir sonraki üst düzey turnuvada, Brezilya'daki 2014 Dünya Kupası'nda hem de Messi'li Arjantin'i mağlup edecek ve kupa özlemini giderecekti.

.................................

Ülkemize ilk transfer olduklarında Mario Gomez mi Robin van Persie mi? soruları çok soruluyordu. Zaman geçtikçe yine sorulmaya devam edecek. Belki sorunun cevabında asla genel bir uzlaşı olmayacak ama biz yeter ki onları küstürmeyelim ve onların etinden sütünden sonuna kadar faydalanalım. Çünkü onlar gibisi yakın zamanda bir daha gelmeyebilir...

                                           İşte Gomez'li, Van Persie'li o maçın golleri....

14 Ağustos 2015 Cuma

2015 - 2016 Süper Lig Tahminler

2015 - 2016 futbol sezonu başlıyor. Oldukça iddialı transferlerle bu sezon her zamankinden daha farklı ve özel olacak. Özellikle 3 büyükler şampiyonluk yolunda kesenin ağzını açtı ve sağlam yatırım yaptılar. Nani, Podolski, Gomez, Van Persie, Eto'o gibi uluslararası yıldızlar Avrupa'nın dahi dikkatini çekerek büyük yankı uyandırdı. İş artık Avrupa kupalarında gösterilecek başarılara kaldı. Hedef; Şampiyonlar Ligi'nde gruplardan çıkmak ve çeyrek finale kadar yürümek, UEFA'da ise en az yarı finale kadar uzanmak. Artık bekleyip göreceğiz.

Ben TFF'nin "Spor Toto Süper Lig Hasan Doğan sezonu" olarak adlandırdığı sezonda futbolcu bazında bir bahis sitesinden aldığım tercihlere göre uzun vadede tahminlerde bulundum. Sizler de tahminlerime eşlik edebilir, kendi görüşlerinizi aşağıdaki yorum kısmında paylaşabilirsiniz. Bakalım sezon sonu en çok kim doğru tahminde bulunmuş, hep beraber göreceğiz :))


TAHMİNLERİM...

(İddaa da, bahiste duygusallık olmaz, hatırlatayım dedim...)

Samuel Eto'o, arkadaşlarından gerekli yardımı sağlar diye düşünerek sezon boyunca 13 golü aşar.

Lukas Podolski, biraz asabi olması sebebiyle bir sezonda 4'ten fazla sarı kart görür.

Lukas Podolski, sürekli 11'de oynarsa bu sezon toplamda rahatlıkla 8'den fazla gol atar.

Felipe Melo, 34 haftalık lig maratonunda 10'dan fazla sarı kart görür.

Wesley Sneijder, bu formuyla toplamda 10 golü geçer.

Robin Van Persie, kalitesi ile (sakatlanmazsa) 16 golden daha fazla gol atar.

Mario Gomez de "Uçan Hollandalı" gibi bir sezonda 16 gol barajını aşar. 20'yi geçerse de şaşırmam.

Mario Gomez aynı zamanda ilk yarı sonunda 8 golü geçecektir.

Ricardo Quaresma, futbolunun akıllanacağını düşünerek toplamda en az 7 gol atacaktır.

Emre Belözoğlu, hırçın futbolu ile toplamda 8'den fazla sarı kart görecektir.

Sizlerin de bu konuda tahminlerini beklerim. Sezon sonu karşılaştırma yapar, en çok doğru tahmin yapana bir hediye veririz...

Tahminler için en son 21 Ağustos 215 tarihine kadar zamanınız var. Tek yapmanız gereken aşağıdaki "Yorum Gönder" kısmına ad, soyad, mail ve tahminlerinizi girmeniz.

Hadi bakalım :)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Süper Mario Kardeşler...

Bir akımdır gidiyor. Son yıllarda MARİO adında o kadar çok futbolcu türedi ki, fazlasıyla trend durumda. Neredeyse Avrupa'nın her ülkesinde Mario adında ünlü bir futbolcu var. Hani bazı adlar vardır ya, sadece kendi ülkesinde görülür, diğer ülkelerdeki sayıları son derece sınırlıdır. 

Örneğin; Hollanda'da "van" ile başlayan bir çok isim vardır. Nistelrooy, Bommel, der Sar, Persie, der Wiel, der Vaart vb... Arjantin'lilerde "Javier" ile başlayan Zanetti, Mascherano, Saviola ve Pastore gibi... Yada İspanyollara özgü "Raul" bile başlayan Gonzalez, Meireles, Bravo, Albiol, Tamudo ve Garcia gibi...

Konumuzun başında da dediğim gibi Mario ismi, şu aralar çok popüler durumda ve artık her ülke için "unısex" olarak kullanılmakta... Özellikle Götze transferinden sonra Bayern Münih'teki "Süper Mario"lar da fazlasıyla çoğalmış durumda. 


İşte Dünyanın en iyi Mario kardeşlerinden oluşmuş ilk 11'i :


SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR