3 Ocak 2013 Perşembe

10'lara Olan Özlem...

90’lı yılların tamamı ve 2000’li yılların ilk 7-8 yıllık sürecinde daha çok 10’lar konuşuldu, 10'lardı gazetelerin manşetleri, 10'lardı transfer dedikodularının ilk kıvılcımları… Takım arkadaşları ve rakip futbolculara nazaran daha az koşup daha az savunma yapmalarına rağmen skor tabelasını değiştirmek hep 10'ların işiydi. Kimi zaman atacakları golle kimi zaman da asistleri ile… Bazen de gole giden yolda takımlarını kusursuz yöneten bir maestro gibi… Biz futbolu 10'lar sayesinde daha bir sevdik, daha bir meraklı gözlerle izledik 10’ları ve şimdilerde 10’ları gerçekten özlüyoruz

Futbolun bu sihirli ayaklarının yakın zamanda ülkemizdeki en meşhur örnekleri Hagi, Sergen ve Alex’tir… Takımını sahada bir teknik direktör edasıyla yöneten, arkadaşlarına her daim güven veren, ateşleyici bir o kadar da teknik, ‘Karpatların Maradonası’ Gheorghe Hagi değil miydi Galatasaray’ın tarihe geçen performanslarındaki baş aktör? Ya da futbol topunun ayağına en yakışanı, futbol topunun 10'dan bir türlü ayrılmak istemediği, o muhteşem sol ayağını futbol zekasıyla birleştiren fakat bu yeteneğini bir türlü Avrupa’ya taşıyamayan Sergen Yalçın… ve tüm zamanların en iyi istatistikçisi, yine bir sol ayak, mütevazi kişilik, bir Fenerbahçe efsanesi Alex de Souza… Onları asla unutmayacağız…



Şimdi gelelim Avrupa ve Dünya Futbolundaki 10’lara…

Şimdilerde yeşil sahalarda son volelerini vuran, en formda olduğu zamanlarda dahi kulübünü asla bırakmayacak kadar sadık olan bir Roma efsanesi cengaver Francesco Totti…  CV’sinde Boca, Parma, Lazio, M.Unıted, Chelsea, İnter gibi ‘dev’lerin olduğu bir dönemin transfer rekortmen AMC’si Juan Sebastian Veron… Yine bir döneme damga vuran, hafızalardan silinmeyecek Ş.Ligi Finali’nde Leverkusen’e olduğu yerde sabit tekme savuran futbol cambazı Zinedine Zidane… Arjantin’in Veron’dan sonra yetiştirdiği belki de en iyi 10 numara olan Boca ile özdeşleşmiş Juan Roman Riquelme… Diğer Arjantin’liler ‘baby face’ lakaplı Pablo Aimar ve bir türlü beklenen patlamayı yapamayan ama özünde fazlasıyla yetenekli, Championship Manager tutkunlarının müdavimi Andres D’Alessandro

En kritik anlarda gemilerini kurtarırlar, orta saha ve hücum hattının pas trafiklerini yönetirlerdi. Forvetin hemen arkasında, bazen sağa bazen sola mevzilenerek her noktadan kaleye şut gönderebilirler ve arkadaşlarını tek dokunuşlarıyla kaleciyle karşı karşıya bıraktıracak kadar da milimetrik pasları rahatlıkla atacak olan futbol mühendisleri tabiiki yukarıdaki isimlerle sınırlandırılacak kadar az değiller (aklıma gelmeyenler için kusura bakmayın)…

2001’den 2008 yıllarına kadar olan 7 yıllık süreçte 7 şampiyonluk kazanıp tek başına Fransa’ya ambargo koyan Lyon’un baş aktörü, dünyanın sayılı frikikçilerinden Juninho Pernambucano… ‘Çok gezen çok bilir’ atasözünün futbol temsilcisi olmaya aday, ‘no istikrar’ deyiminin açıklayıcısı, 27 yaşında olmasına rağmen yeşil sahaların seyyahı (Santos, Porto, Bremen, Juventus, A.Madrid, Wolfsburg) Diego… ve yine bundan 11 sene öncesine kadar ülkelerindeki Santos takımında Diego ile takım arkadaşı olan, ilk Avrupa deneyimini Lucescu’nun Shakhtar Donetsk’i ile yapıp ada ‘dev’i M.City’ye imza atan ve sonrasında CV’sine G.Saray’ı da eklemeyi başaran Elano Blumer


Son 15 yılda Juventus deyince Buffon ile beraber akla gelen 2 isimden biri, müthiş frikikçi, takımı 2.lige düşse de gemisini asla terk etmeyen, bayraktar oyuncu ve bir o kadar da buram buram kalite kokan ve şu an emekliliğini ‘kanguru diyarı’nda sefalandıran ‘Pinturicchio’ lakaplı nam-ı diğer Alessandro Del Piero

Dünyada her duygu, her sistem, her düzen nasıl değişiyorsa futbolda da bazı şeyler günün birinde değişecekti ve 10’ların daha bir önde olduğu futbol düzeni, sistemi de Messi, Ronaldo gelince, total futbolun öncülerinden Barca ile beraber daha bir değişti ve artık makine gibi işleyen, oyunun tüm alanında mücadele edilen, bir tek oyuncunun önderliğinde değil takım olarak maçların kazanıldığı bir düzeneğe dönüşüverdi… Bugün belki Messi ve Ronaldo’nun yaptıkları konuşuluyor ama onlara bu rahatlığı, özgüveni veren Xavi, İniesta, Xabi, Mesut ve diğerlerinin rolü de yadsınamaz boyutlarda… Haa unutmadan, bir de Tabata vardı, o ünlü 10,5 numara :)

twitter.com/serdarsozkesen

25 Aralık 2012 Salı

CM 01-02 : Veteranlar Savaşı...

Bugün gelin gündemdeki futbolu değil de hatıralardan bir demet yapalım ve çoğu futbolseverin henüz genç yaşlarda tanışmış olduğu efsane bir futbol oyunundan söz edelim...

Evet herşey 2001'in Kasım ayında başladı... O sıralar Edirne'de üniversite eğitimine devam ettiğim yıllarda bir internet kafede tanışmıştım o renkli oyunla... Heyecanla monitörüne baktığım kişiyi tanımıyordum ama oynadığı oyun fazlasıyla dikkatimi çekmişti. Evet adam resmen Galatasaray'ın teknik direktürü gibi davranıyor, oyuncu alıp, oyuncu satıyordu. Her maça değişik taktikler yapıyor, kaybedince çok sinirleniyordu. Bu oyun şüphesiz beni çok etkilemişti. Oyunun adını sordum heyecanlı bir ses tonuyla. "Championship Manager 01-02" dedi...


O günden sonra oyunu baya bir hatmedip, hangi oyuncuların gelecekte parladığını, oyun stratejilerini öğrenip, tatbik edip farklı takımlarla sayısız kupa kazandım. Nihayetinde oyunu İstanbul'da oturduğum yerdeki internet kafeye getirdim. İlk başlarda tabiiki insanlar tuhaf gözle karşıladılar ama sonrasında 1-2-3 kişi derken onlarca kişiye oyunu tanıtıp, iyi birer teknik direktör yaptım hepsini :)




İşin en ilginç ve dikkat çekici noktası ise, oyunu yapan kişilerin çok çok mükemmel bir şekilde futbolcu izleyip muhteşem öngörüş yetenekleriyle geleceğin yıldız oyuncu adaylarını ortaya çıkarmaları oldu. Ha, patlamaya yapamayıp elde patlayan yıldız adayları da olmadı mı, tabiiki oldu : Aghahowa, Tsigalko, Okoronkwo, Kerr vd... En basitinden şunu sorayım sizlere : Siz bundan 11 yıl önce Robben, Terry, Tevez, Mexes, J.Cole, Kallstrom, Aimar vd. gibi oyuncuların sadece bir kaç sezon sonra dünyanın en yetenekli futbolcuları arasında olacağını yada büyük kulüplere imza atacağını tahmin edebilir miydiniz?


Bundan tam 11 sene önce, geleceğin büyük yıldızları olacak yada büyük takımlara imza atacak yada 20'li yaşlarının başında fakat her daim adından söz ettirecek futbolcuların şimdilerde kariyerlerinin sonlarına yaklaştığını görüyoruz. Bende nacizane daha çok efsane oyun CM 2001'den tanıdığım - sevdiğim - hayran kaldığım ve hala aktif futbol yaşantılarına devam eden büyük futbolcuları sıraladım. Toplamda 22 oyuncu seçtim ve bununla beraber 2 takım oluşturdum. Seçimlerimi yaparken aktif profilleriyle beraber Avrupa'da futbol hayatlarına devam etme kıstaslarını ekledim. Açıkçası 22 oyuncuyu seçerken fazlasıyla zorlandım ve ortaya böyle bir tablo çıktı. Tabiiki herkesin seçimleri farklılık gösterebilir. Fakat bu veteran kadroyu hangi lige koyarsan koy, sanki şampiyonluğa oynar gibi görünüyor :)


AS KADROM : 2000'li yılların efsane taktiği 4-4-2 ile mücadele edeceğiz...




Buffon 34 - Juventus                         

Carragher 34 - Liverpool
Ferdinand 34 - M.Unıted
Puyol 34 - Barcelona
Zanetti 39 - İnter

Gigs 39 - M.Unıted

Pirlo 33 - Juventus
Van Bommel 35 - PSV
Totti 36 - Roma

Milito 33 - İnter

Klose 34 - Lazio


YEDEK KADROM : Efsane hoca Capello'nun 4-4-2'si kolay kolay bozulmaz :)




Abbiati 35 - Milan                            

Yepes 36 - Milan
Samuel 34 - İnter
Gallas 35 - Tottenham
Neville 35 - Everton

Scholes 38 - M.Unıted

Lampard 34 - Chelsea
Ambrosini 35 - Milan
Aimar 33 - Benfica

Pizarro 34 - B.Münih

Toni 35 - Fiorentina



CM 01-02'de etkileyici bir kariyer hikayesi okumak için mutlaka ziyaret edin. Geniş fotoğraf albümü ile bir yıllık CM hikayesi... goo.gl/UzHW8R


twitter.com/serdarsozkesen

17 Aralık 2012 Pazartesi

Son Dünya (Maya) Derbisi (!)

Bir sözde dünya derbisini daha (Yurt dışından sadece 18 basın mensubunun izlediği) atlattık kazasız belasız... Maya takvimine göre son dünya derbisi olması münasebetiyle de bir hayli dikkat çekici bir maçtı...

Kalemimden bu maça yansıyan notlarım ise şu şekilde:

Maç öncesi teknik adamların takımlarını oynatma biçimleri, kadro derinliği, saha avantajı gibi sebeplerden dolayı Galatasaray'ın bir adım önde maça başlayışı...

Tribünlerdeki kareografinin mükemmelliği...

Volkan Demirel'in artık klasik haline gelen G.Saray deplasmanlarındaki olağanüstü performansının sekteye uğraması...

Selçuk İnan'ın bir Fenerbahçe maçında daha frikikten gol atması...

Bekir'in akıllardaki yerini koruyan muhteşem röveşata golünden sonra yine aynı güzellikteki kafa golü, fakat bu defa yanlış adrese...

Fenerbahçe'nin Alex'ten sonra gözle görülen lider oyuncu eksikliğinin direkt maça etkisi... Arkadaşlarını yönlendirecek, sahadaki uyur -gezer mücadeleye isyan edecek bir futbolcunun olmaması, kritik anlarda kimsenin sorumluluk alamaması...


Fatih Terim'in küçük - büyük rakip dinlemeden her maçına çift forvetle çıkması ve kendisi için her önemli / kritik maçtan (Manu, Braga, Cluj) alnı ak çıkması... Buna karşılık artık 11-12 yaşındaki çocukların dahi ezbere bildiği bir ilk 11 ile sahaya çıkan, risk almayı ve ezber bozmayı sevmeyen Aykut Kocaman'ın klasik 4-2-3'i (pratikte 8-1-1'i)...

F.Bahçe'nin deplasman fobisi ve hep ilk golü yedikten sonraki 'kıpırdanma' havası... Sahadaki ruhsuz oyun sonrası, en azından "Forma kazanır" diyen taraftarların haklı tepkisi... Deplasmandaki 8.maç sonucunda hala alınan tek galibiyet. (Lig sonuncusu Akhisar

F.Bahçe'nin Kuyt ve Sow'dan başka tabelayı değiştirecek derecede yaratıcı oyuncu eksikliğinin sezon başından beri olduğu gibi pozisyon eksikliğine sebep olması ve kaçınılmaz son... F.Bahçe'nin orta saha 4'lüsünün (Cristian - M.Topal - Meireles - Caner) ceza alanına attığı 12 'top'a karşılık rakibi G.Saray'ın (Selçuk - Melo - Amrabat - Hamit ) bu alanda 25 rakamına ulaşması... Sow'un neden 3 büyükler arasında en az topla buluşan santrfor olduğunun net bir şekilde sahaya yansıması...

Genel olarak beklentilerin aşağısında bir futbol anlayışı... Rakipleri Beşiktaş'ın iştahlı, pozitif oynayan ve rakibini de oynatan futbol rengine 2 takımın da yaklaşamaması... 

Burak Yılmaz gibi bir santrforun yaptığı 7 faulle açık ara maçın en çok faul yapan futbolcusu olmayı başarması... Burak - Umut ikilisinin gol atamadığı 3. maç olması...

Hasan Ali Kaldırım'ın futbol hayatındaki ilk resmi golünü bir G.Saray maçında ve sağ ayakla atması...


Meireles gibi bu lige 'fazlasıyla profesyonel' bir futbolcunun oyundan çıkarken hakeme yaptığı 'çirkin' hareketler ve kulübüne, kariyerine, taraftarlara ve en başta futbola ihanetin fotokopisi...

G.Saray'ın son 2 yılda derbi maçlarda aldığı sonuçlarla F.Bahçe üzerindeki psikolojik baskı ve başarısız sonuçlarının silinmesi (Son 6 maçta 3G, 2B, 1M) ve sonuç olarak tablonun F.Bahçe aleyhine dönmesi...

... ve vasatın üzerine çıkmayan / çıkamayan 2 takımın mücadelesinde rakibinden biraz daha olumlu işler yapan G.Saray kazandı ve ilk yarıyı lider bitirmeyi garantiledi...

twitter.com/serdarsozkesen

10 Aralık 2012 Pazartesi

'Hatalıyım' Demek Büyük Bir Erdem...

Tarih 17 Kasım 2012... Eskişehirspor - Fenerbahçe mücadelesi...Hani günlerce konuşulan Fırat Aydınus'un Caner'i haksız yere oyundan attığı ve 1-1'lik sonuçla biten maç... Hani, maç 0-0 devam ederken 26.dakikada Eskişehir'li Veysel ile Fenerbahçe'li Caner'in ikili mücadelesinden sonra Veysel'in faule maruz kaldığını düşünerek, "Bunu da mı vermeyeceksin lan" sözünü edip pozisyondan uzaklaşması ve hakem Fırat Aydınus'un bu sözü duyduktan sonra arkasına baktığında olay yerinde sadece Caner'i görüp tamamen kendi inisiyatifiyle F.Bahçe'li oyuncuya kırmızı kartı çıkardığı an...

Çok tartışıldı, yazıldı, çizildi... Fırat Aydınus, 4.hakeme neden sormadı, o söze kırmızı kart çıkarılmalı mıydı? Hakemin Caner'e takıntısı mı vardı? Komplo teorileri uzadı da gitti. Sonuç çok net: Kamuoyu hiç bir şekilde tatmin olmadı...

................

Tarih 8 Aralık 2012... Yani söz konusu maçtan 3 hafta sonrası. Yer Signal Iduna Park. Dortmund, sahasında Wolfsburg'u ağırlıyor ve maçtan önce net bir şekilde favori olan taraf. Henüz 6.dakikada öne geçer ev sahibi. Maçın kıvılcımını yakacak o talihsiz pozisyon ise 35.dakikada yaşanacaktır. O dakikada Dortmund'lu Schmelzer'in çizgi üstünde topa elle dokunduğu yorumunu yapan orta hakem Wolfgang Stark, penaltı kararı verir ve maç 1-1 olur. 10 kişi kalıp morali bozulan Dortmund, ilk yarı bitmeden ikinci golü de kalesinde görür. İkinci yarı 2-2'yi yakalasa da 73'te bir gol daha yer ve maçı 3-2 kaybederek Bayern'in tam 14 puan gerisinde şampiyonluk hayallerini Kaf Dağı'nın ötelerine bırakır...
Maçı izleyen her insan, kararın % 100 hatalı olduğunun ve maçın kırılma anının olduğu konusunda hemfikir. Peki Dortmund 1-0 öndeyken olan bu hatalı karar ve sonrasında 10 kişi kalan takımın hakkı yenmemiş midir? Tabiiki öyle ama hakem de hata yapar evet, onlar da bizler gibi insanlar. Herkes gibi onlar da hata yapmaya meyillidirler. Bizim bazen TV başındayken tekrar tekrar izlediğimiz ve 3-4 dakikada bile net yorum sahibi olamadığımız pozisyonlara 'an'lık kararlar vermeleri gerekiyor... Şüphesiz hakemlik her açıdan ÇOK ZOR bir meslek...

Burada Stark'ın nasıl bir hakem olduğunu sorgulayacak değilim. Sadece hatırlatma babında şunu ekleyebilirim; 19 Eylül'de Old Trafford'daki M.Unıted - G.Saray mücadelesinde Umut'un pozisyonuna penaltı çalmayan ve maç boyu kararlarında tutarsızlık gösteren ve hatta Almanya dahil birçok ülkede de acımasızca eleştirilen hakemdi kendisi...

Çok eleştirilse de / eleştirsek de maç sonrası Stark'ın açıklamaları ise başta bizim ülkemizdeki hakemlere ve tüm dünyaya ders verecek ve kamuoyunu da fazlasıyla rahatlatacak düzeydeydi. Stark, maçtan hemen sonra, Fırat Aydınus'un yapamadığını yaparak "Soyunma odasında pozisyona tekrar baktım ve ne yazık ki gördüğümü yanlış yorumlamışım. Gerçekten üzgünüm. Böyle bir hata olmamalıydı. Kırmızı kart ve penaltı tamamen yanlış bir kararmış." diye konuştu. Bu açıklamadan sonra Almanya Futbol Federasyonu'da kırmızı kart gören Schmelzer'e ceza verilmeyeceğini açıkladı. 

Nereden nereye işte... Bir yanda hatasını hemen kabul eden ve özür dileyen bir hakem... Diğer yanda ise sus pus olan TFF, Merkez Hakem Kurulu ve konuşma yasağı olan Fırat Aydınus... Artık zincirleri kırmak lazım, bu kötü gidiş polemikleri, tartışmaları, kavgaları her zaman fitilleyecektir ve sonunda da her zamanki gibi Türk Futbolu kaybedecektir...



twitter.com/serdarsozkesen

29 Kasım 2012 Perşembe

Ertuğrul Sağlam, Di Matteo...

Tarih 07.10.2008... Beşiktaş, ligin 6.haftasında Hacettepe engelini 2-1 ile geçtikten bir gün sonra teknik direktör Ertuğrul Sağlam, "Kendime olan saygım, Beşiktaş'a olan Sevgim ve Türk antrenörlüğünün saygınlığı için istifa ediyorum” diyerek Beşiktaş defterini sonlandırıyordu...

Daha sezonun başı... 6 haftada alınan 4 galibiyet, 2 beraberlik... F.Bahçe'nin 8, G.Saray'ın 3 puan önünde bir puan tablosu ile herşey yolunda... Fakat UEFA'da 1-0 kazandıkları Metalist Kharkiv maçının rövanşında Ukrayna'da alınan 4-1'lik mağlubiyet ve Avrupa'ya erken veda... 'Bir maç' uğruna, bir başarısız sonuç sonrası bir daha geri dönüşü olmayan yola götüren karar... Ligde bu kadar başarılıyken, o maça kadar Avrupa'da esamesi okunmayan, hatta bu maç sonrası tanınmaya başlayacak olan Metalist takımına eleniş ve sonrasında camiadan ve medyadan gelen tepkilerin , çatlak seslerin önüne geçilemeyecek kadar çığ gibi yükselmesi...

'Adam gibi adam' cümlesinin baş muhatabı, Liverpool zaferi ve hezimetinin sahibi genç teknik adam, şüphesiz bu ağır yükü kaldıramadı ve Metalist maçı sonrası Yıldırım Demirören yönetiminin vakit kaybetmeden arkasından hemen teknik adam arayışlarına başladığını da ekleyerek, "Yüzüme karşı böyle bir görüşme olmadığı dense de arkandayız dense de bu kadar inandırıcı olmayan söylemleri duyduktan sonra artık burada olmamız mümkün değil. Türkiye'de yerli hocayla yabancı hocaya yapılan çifte standardın ortadan kaldırılmasını istiyorum” diyerek bir Türkiye gerçeğini de sağlam bir duruşla şekilde ortaya koymuş ve dile getirmiş oldu...

Yıllar geçse de hala her İnönü'ye gelişinde taraftarın sahiplendiği ve her fırsatta sevgisini dile getirdiği Ertuğrul Hoca; son olarak, "Taraftarlarımız geldiğim günden bu yana bana destek verdi. 'Adam gibi adam Ertuğrul Sağlam' dediler. Görevime adam gibi başladım, adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum” diyerek noktayı koydu...

........................................

Abramovich'in adeta diktatör edasıyla yönettiği Chelsea'den nasibini almış ve tescilli kovulmuş son teknik adamı Di Matteo... Rus milyarderin en büyük hayali olan Şampiyonlar Ligi Kupası'nı Londra'ya getiren bir teknik adam dahi olsanız, Chelsea'de işiniz asla garanti değildir ve bir gün o hazin sonu mutlaka yaşayacaksınız demektir...

3 Mart 2012'de Villas Boas yönetiminde alınan WBA mağlubiyeti sonrası, yaptığı en iyi iş olan 'teknik adam kovma' görevini başarıyla uygulayan Abramovich, aynı zamanda eski Chelsea futbolcusu İtalyan Di Matteo'yu göreve getirdi. Bir başka deyişle ateşin tam ortasına attı... Mourinho sonrası geçen 5,5 yıldaki altıncı teknik adam olarak tarihe geçiyordu İtalyan futbol adamı... Ayağının tozuyla 2,5 aylık dönem içerisinde takımına FA Cup şampiyonluğu getiren genç teknik direktör, Rus milyarderinin tam 9 sene boyunca hasretini çektiği, o kupa için milyar dolarlarını saçmaktan asla imtina etmediği Şampiyonlar Ligi Kupası'nı da kimselerin ihtimal vermediği bir anda hem de rakibinin sahasında Beyern Münih'ten alıyor ve tarihe geçiyordu...

Tarih, 20 Kasım 2012. Juventus ve Shakhtar Donetsk ile kıyasıya bir yarış içerisinde yer aldığı Şampiyonlar Ligi grubunda İtalya'da Juventus'a konuk olan Mavi - Beyazlılar sahadan 3-0'lık mağlubiyetle ayrıldı ve Abramovich, gözünü dahi kırpmadan, en büyük hayalini kurduğu kupayı kendisine veren teknik adamı Di Matteo'ya maçtan saatler sonra kapıyı gösterdi. Hem de Premier Lig'de lider M.City'nin sadece 4 puan gerisinde iken... Demekki Rus patron, olası Juventus mağlubiyetini düşünerek kafasında zaten silmişti Di Matteo'yu... 42 yaşındaki Matteo ise, bu durum karşısında yine mütevazi şekilde, "Formasını severek giydiğim, kalbimin başarısı için attığı takımlardan olan Chelsea'nin başında bulunduğum için onur duydum. Chelsea'de kısa sürede elde ettiğimiz başarılar ve aldığımız kupalardan dolayı da gurur duyuyorum." diye konuşmuştu...

Şüphesiz bu kovuluşun, Abramovich tarafından en büyük gerekçesi, Juventus mağlubiyeti sonrası takımın Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkmasının artık çok zor oluşundandı. Artık her şey Chelsea'ye bağlı değildi. Son maçta sahalarında Nordsjaelland'ı yenseler dahi, Shakhtar ile Juventus berabere kalırlarsa Şampiyonlar Ligi'nden eleneceklerdi... Şimdilerde ise İspanyol Benitez, taraftarların hiç de sıcak bakmamasına rağmen ateşten gömleği giydi ama herkesin bildiği gibi onun da sezonu tamamlayamama şansı, tamamlama şansıyla eşit...
Ertuğrul Sağlam ve Di Matteo... İkisi de genç yaşlarda formasını giydikleri takımlarda teknik adam görevlerine getirildiler... İkisi de kendi liglerinde çok başarılı oldukları bir dönemde Avrupa Kupası maçlarından dolayı istifa etmek zorunda bırakıldı ya da görevine son verildi... 

Yıldırım Demirören ve Abramovich... İkisinde de çok para var. Tabii ki Rus olanın daha fazla ama ülkelerinde futbol endüstrilerine göre gayet iyi durumdalar. İkisi de göreve geldiklerinden bu yana kulüplerine inanılmaz para aktardılar... ve ikisi de teknik adamlara karşı zaafları olan, bir çırpıda kapı önüne koyacak kadar da vizyonsuz olan kulüp sahipleri... Allah'tan Beşiktaş, Demirören'den kurtuldu ama Chelsea'nin Abramovich'ten kurtulması şimdilik pek de mümkün görünmüyor...

twitter.com/serdarsozkesen

20 Kasım 2012 Salı

Hep mi Futbol? Nereye Kadar?

Futbola bu kadar fazlasıyla adanmış hayatlarla bir adım öte gidemeyiz...

Spor, sadece futbol demek değildir. Bizim ülkemizde futbol; nefret, kin, hesaplaşma, tartışma, polemik, kıskançlık ve sahtekarlık üzerinden konuşuluyor... Bu kıstaslar üzerinden insanlar birbirlerine düşman oluyor...

Futbolun bu denli ülke gündeminden de hatta her şeyden de ön planda olmasından dolayı kimi hakemlere düdük astırılıyor, kimi yöneticiler hayatlarına kast etmeye çalışıyor, kimi bir pozisyon uğruna çoluğu çocuğunun üzerine yeminler ediyor, kimileri ise para uğruna, rant uğruna kulübünü dahi dolandırıyor... 
'Skor' uğruna hayatlar mahvoluyor, bir 'gol' uğruna kulüpler dostluklarını bozuyor ve bir pozisyon uğruna ülkedeki tüm dert, sıkıntı, iç savaş hali unutuluyor ve sürekli tüm kanallarda yeşil sahalardaki neredeyse birbirlerini gırtlaklayacak noktaya gelen futbolcular ve ağızlarından salyalar akan yöneticileri gözümüze sokuyorlar...

Bu ülkede spor denilince sadece futbol yok ve olmamalı da. Basketbol var, voleybol var, var da var... Evet futbol, dünyanın en gözde sporu ama hayatımızın neredeyse tamamına hükmetmesi ne kadar doğru? ve daha ne kadar futbolla yatıp, futbolla kalkacağız? Ne olur artık gözlerinizi açın, farklı hislere kapılmak adına basketbol maçları izleyin, takip edin. Tenis maçlarındaki heyecana kapılın ve voleybol maçlarındaki rekabeti gerekirse yerinde yaşayın.

Şimdi kafaları dağıtma zamanı... Bırakın futbolcular, yöneticiler, yorumcular birbirlerini yiyip dursunlar. Siz onlara hiç aldırış etmeyin, TV izlemeyin gerekirse... Gelin hep beraber parkelere, spor salonlarına, kortlara gidelim...

twitter.com/serdarsozkesen

14 Kasım 2012 Çarşamba

Süper Lig'in Ofansif Resmi...

11 haftası geride kalan Süper Ligimizde, 4 büyük takımımızın orta saha ve hücum bölgesindeki futbolcuların bireysel performanslarının takımlarına olan etkisi hakkında bir görüş, bir yorum yada performans değerlendirmesini içeren bir istatistik hazırladım. Öncelikle şunu belirteyim tüm istatistiki bilgiler http://tr.matchstudy.com adresinden alınmıştır. Derleme ise şahsıma aittir...

Sizler de aşağıdaki istatistiki bilgilere bakarken eminim bir değerlendirmeye sahip olacak, takımların puan durumundaki sıralamalarının sebepleri hakkında bir görüşünüz olacak ve Süper Lig'i bir de bu istatistiki görüntüsüyle analiz edeceksiniz... 

Takımların daha fazla gol atması yada daha az gol atmasının nedenlerini irdeleyecek, oyunun 2. ve 3. bölgesindeki oyuncuların bireysel performanslarının takımın geneli hakkındaki görüntüsünü okuyacak ve 3'te 1'i tamamlanan ligimizde takımların puan tablosundaki yerlerinin ileride daha iyi yerlere gelmesi için görüşleriniz ve fikirleriniz olacaktır...

İşte 4 büyük takımımızın orta saha ve gol bölgesindeki oyuncularının (daha fazla forma şansı bulan) bireysel performanslarına dayalı istatistiki bilgileri :

twitter.com/serdarsozkesen

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR