Sözleşmeyi imzaladıktan sonra "Ben Beşiktaş'ın çocuğuyum, ait olduğum yere geri döndüm. Artık hatalarımdan ders aldım, daha olgunlaştım, her şeyin farkındayım ve sorumluluğumun bilincindeyim. Şenol hoca harika bir hoca ve çok iyi bir takımız. Camiamıza özlediği şampiyonluğu yaşatacağız..." sözleriyle, özellikle tribünlerin vazgeçemediği ve bir gün tekrar yollarının kesişeceği günü bekledikleri anın tecelli etmesiyle Ricardo Quaresma, 2.Beşiktaş serüvenine başlamıştı. Onun gelmesinin mantıklı olmayacağını ve bu düşüncelerinin temelinde Q7'nin dengesiz ve istikrarsız futbol yaşantısı olduğunu bilen büyük bir kesim - ben de dahil - olmak üzere herkes onun kariyerinde beyaz bir sayfa açabileceğini düşünüyordu.
Beşiktaş sonrası Porto serüveninde özellikle geçen sezon oynadığı 40 karşılaşmada sadece 4 sarı kart görmesi dahi işini ne kadar ciddiye aldığının bir göstergesi gibiydi. Düz mantıkla; demek ki Q7, Türkiye'de de daha önce sıklıkla eleştirildiği şekilde ucuz kartlar görüp takımını yalnız bırakmayacak, atacağı ve attıracağı gollerle takımının zirve yarışında temel taşlarından birisi olacaktı. Daha ikinci lig maçında yani Trabzon maçında 60 dakika içerisinde öylesine ucuz 2 sarı kartla oyun dışında kaldı ki, bunu kelimelerle anlatmak inanın çok zor. 32 yaşında ve kariyerinde Barcelona, Chelsea, İnter ve Porto gibi kalburüstü takımlar bulunan bir futbolcunun kendisini adeta taparcasına taptıkları tribünlere ve takım arkadaşlarının emeklerini hiçe sayıp yaptığı bu ihanetin maçın kaybedilmesindeki en büyük ayrıntı olduğunu bilmesi ve kabullenmesi gerekiyor. Portekiz Ligi sonuçta Türkiye Ligi'nden aman aman üst düzey bir lig asla değil. Bu ligde Van Persie, Nani, Podolski, Sneijder, Mario Gomez gibi büyük yıldızlar var ve hiçbiri Quaresma'dan küçük değil, bilakis daha profesyonel topçular. Tüm bu şartlarda hala Q7'nin amatör davranışlar altında disiplin kuralını hiçe sayan eylemlerde bulunması, belki de kendisini takımın üzerinde görmesi başta Şenol Güneş gibi otoriter bir teknik adamın asla tahammül etmeyeceği bir davranış şekli. İlerleyen günlerde Şenol Hoca'nın onu kulübeye dahil etmesi ve tekrar kendini şarj edecek ortam oluşturmasını göreceğimizi düşünüyorum.
Beşiktaş kulübü yıllardır hasret oldukları şampiyonluk yolunda bu hedeflerinin gerçekleşmesinde derbi maçlarının çok ama çok büyük bir önem taşıdığını özellikle Bilic'in görev aldığı 2 sezonda açıkça görmüştü. İstanbul büyükleri karşısında bırakın puan almayı golü bile çok zor atan rakipleri karşısında çoğunlukla mahkum bir profilde mücadele etmişti. "Büyük yıldızlar, büyük maçları kazanırlar" tezinde hep böyle bir kahramanın eksikliğini hisseden Beşiktaşlılar, geçen sezon Sneijder'in 87.dakikasına kadar golsüz girilen karşılaşmada Fenerbahçe kalecisi Volkan'a 25 metreden 3 dakika arayla gönderdiği 2 füze ile gelen galibiyeti ağzı açık izlemişti. Quaresma tam da bu anlamda ihtiyaç duyulan bir yetenekti. Artık onun önderliğinde büyük maçlar da kazanılacak, Gomez, Gökhan Töre ve iyi bir Sosa ile şampiyonluk son ana kadar kovalanacaktı. İleride Beşiktaş yine bu hedefine belki yürüyecek ama daha ilk haftalardan 'sorunlu yıldız' Quresma'nın yaptıkları kolay geçiştirilebilir ya da "çok fazla büyütmeyelim" polyannacılığıyla hemen sineye çekilecek şeyler değil.
Sonuç olarak kimse Quaresma'nın yeteneklerini sorgulamıyor, test etmiyor. Herkes ondan sadece takıma uyumluluk ve yeteneklerinin sonuca etki edeceği bir futbol kültürü ile hareket etmesini bekliyor. Artık bir yaptırım gerekli ve en güzel yaptırım; Quaresma'nın Porto'dayken Lopetegui'nin yaptığı gibi onu bir süre yedek kulübesine mahkum etmektir. Akıllanıp akıllanmayacağının en iyi sorgulanacağı yer artık orasıdır. Bundan sonraki süreci hep beraber göreceğiz.
Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ağustos 2015 Pazartesi
14 Kasım 2012 Çarşamba
Süper Lig'in Ofansif Resmi...
11 haftası geride kalan Süper Ligimizde, 4 büyük takımımızın orta saha ve hücum bölgesindeki futbolcuların bireysel performanslarının takımlarına olan etkisi hakkında bir görüş, bir yorum yada performans değerlendirmesini içeren bir istatistik hazırladım. Öncelikle şunu belirteyim tüm istatistiki bilgiler http://tr.matchstudy.com adresinden alınmıştır. Derleme ise şahsıma aittir...
Sizler de aşağıdaki istatistiki bilgilere bakarken eminim bir değerlendirmeye sahip olacak, takımların puan durumundaki sıralamalarının sebepleri hakkında bir görüşünüz olacak ve Süper Lig'i bir de bu istatistiki görüntüsüyle analiz edeceksiniz...
Takımların daha fazla gol atması yada daha az gol atmasının nedenlerini irdeleyecek, oyunun 2. ve 3. bölgesindeki oyuncuların bireysel performanslarının takımın geneli hakkındaki görüntüsünü okuyacak ve 3'te 1'i tamamlanan ligimizde takımların puan tablosundaki yerlerinin ileride daha iyi yerlere gelmesi için görüşleriniz ve fikirleriniz olacaktır...
İşte 4 büyük takımımızın orta saha ve gol bölgesindeki oyuncularının (daha fazla forma şansı bulan) bireysel performanslarına dayalı istatistiki bilgileri :
twitter.com/serdarsozkesen
Sizler de aşağıdaki istatistiki bilgilere bakarken eminim bir değerlendirmeye sahip olacak, takımların puan durumundaki sıralamalarının sebepleri hakkında bir görüşünüz olacak ve Süper Lig'i bir de bu istatistiki görüntüsüyle analiz edeceksiniz...
Takımların daha fazla gol atması yada daha az gol atmasının nedenlerini irdeleyecek, oyunun 2. ve 3. bölgesindeki oyuncuların bireysel performanslarının takımın geneli hakkındaki görüntüsünü okuyacak ve 3'te 1'i tamamlanan ligimizde takımların puan tablosundaki yerlerinin ileride daha iyi yerlere gelmesi için görüşleriniz ve fikirleriniz olacaktır...
İşte 4 büyük takımımızın orta saha ve gol bölgesindeki oyuncularının (daha fazla forma şansı bulan) bireysel performanslarına dayalı istatistiki bilgileri :
twitter.com/serdarsozkesen
17 Eylül 2012 Pazartesi
Herkes Alex kadar şanslı mıydı?
Alex efsane futbolcu mudur, değil midir? Böylesine bir soruyu sormanın bile kendimce abes olduğunu söyleyerek yazıma başlamak istiyorum. Fenerbahçe gibi tarihi fazlasıyla zengin ve başarılarla süslü bir camiaya, hep sorunlu çıkardığı futbolcularla bilinen Güney Amerika'nın Cruzeiro takımından 2004 yılında transfer olan ve geldiği günden bu yana gerek sahada duruşu, gerek futbol zekası, tekniği ve örnek profesyonel yaşantısıyla futboldaki 'efsane' kelimesinin tam karşılığını ifade eden bir anlayışla çıktı karşımıza Alexsandro de Souza...
8 sezonda kaydettiği 150'nin üstünde gol ve 130'dan fazla asist. Bu istatistiği gören, yakınından geçen futbolcu var mıdır bilmem Türkiye'de. Sadece 8 sezonda kırdığı tüm rekorlar, istikrarlı yaşantısı, yaşına rağmen sahada verdiği mücadele, takımının en zor anlarında inisiyatif alması ve daima taraftarların kalbini kazanan bir futbolcu. Söz konusu 8 sezonda 3 şampiyonluk, 4 ikincilik yaşadı, Fenerbahçe tarihinin en özel futbolcularından biri olarak tarihe geçti. Türk Futbol Tarihi'nde 2 defa gol kralı olan tek yabancı futbolcu. Onun heykeli dikilmeyecek de kimin dikilecek Allah aşkına?
Tüm bunlardan sonra Alex'e efsane oyuncu değil demek yada heykeli dikilmeli mi gibi bir soru sormak da ne kadar doğrudur, yorumu sizlere bırakıyorum. Asıl cevaplanması gereken, daha önceki futbol efsanelerinin neden heykeli, anıtı yapılmamıştır sorusu olmalı. Böylesine yaşayan efsanelerin değerlerini bilmeli ve tarihe mal edilip yaşarken de onurlandırmalıyız. Hatta engin futbol bilgisi ve birikimi ile gençlere örnek olması amacıyla onların da başına getirilip daima kulübün bir parçası haline getirilmeli ve sürekli göz önünde bulundurulmalıdır.
Geçenlerde heykeli için açılış töreni düzenlenen yıldız futbolcu, törende de gözyaşlarını tutamayarak takımını ne kadar sevdiğini ve sahiplendiğini de açıkça gösterdi. Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı tüm futbol severleri duygulandırdı, işte efsane olmak böyle bir şeydir. Henüz aktif futbol hayatını sonlandırmadan bir futbolcuya yapılabilecek şüphesiz en büyük jest bu olsa gerekti. Alex bunu sonuna kadar haketmişti.
Ya hakettiği halde Alex kadar şanslı olmayanlar. Örneğin; Türk Futbol tarihinin belki de en büyük başarısını elinde bulunduran Galatasaray'ın UEFA ve Süper Kupa Şampiyonluğu'ndan sonra kimlerin heykeli dikildi, kimlerin gururu okşandı, o tarihi başarıyı unutturmamak adına ne gibi aktiviteler yapıldı? Son dönemin Alex ile birlikte tartışmasız en iyi 2 yabancı futbolcusundan biri olan ve kulübünün Avrupa'daki aldığı büyük başarılardaki en büyük pay sahibi olan Hagi ile ilgili ne gibi bir yaptırımı oldu Sarı - Kırmızılıların? Hagi'yi de geçtim, o dönemin efsane kadrosunun hiç mi tarihe iz bırakacak bir yansıması olmayacaktı? Taffarel, Popescu, Bülent Korkmaz, Hakan Ünsal, Suat Kaya, Ümit Davala, Emre, Okan, Hasan Şaş, Hakan Şükür, Arif... Her birinin inanılmaz bir mücadele örneği gösterip UEFA tarihinin tek namağlup şampiyonu olmaları ve ardından Avrupa'nın en büyüğü yıldızlar topluluğu Real Madrid'i dahi yenip Süper Kupa'yı kazanan futbolculara yeteri kadar prestij sağlandı mı, tartışılır. Evet onların bir anıtları var Büyük Çekmece'de ama ne kadar kişi gitmiş görmeye ve ne kadar ilgi gösterilmiş, işte o tartışılacak cinsten bir durum. Söz konusu sezonda Fatih Terim'li Galatasaray ayrıca Lig Şampiyonluğu'nu ve Türkiye Kupası'nı da kazanarak efsanevi bir sezon geçirmişti...
Ya Trabzonspor'a ne demeli? Şenol Güneş gibi tarihe mal olmuş bir kalecisi (1.112 dakika gol yememe rekoru var) ve şimdilerde takımının son 20 yılının da büyük bir bölümünde teknik direktörlüğünü yapmış ve takımın en kötü gününde dahi yanında durmuş, sorumluluktan asla kaçmamış, gemisini asla terk etmemiş bir 'futbol markası'nın heykeli neden dikilmez, sorarım sizlere. 2002 yılında Türk Milli Takımı'nı Dünya 3. sü yapan bu teknik adamı el üstünde tutmak yerine hala eleştirenleredir böylesine bir kariyer ve başarı öyküsü... Ayrıca Trabzonspor'un 1975 ile 1985 yılları arasında hiçbir futbol kulübünün yaklaşamadığı bir başarı yakalayan (10 sezonda 6 kez şampiyonluk, 3 kez ikincilik ve 1 kez üçüncülük) efsane kadronun neden bir anıtı yok, bu bile fazlasıyla düşündürücüdür. Kulüp tarihinin tartışmasız en büyük golcüsü olan Hami Mandıralı'nın (566 maç - 273 gol) neden bir heykeli dikilmez, neden sahip çıkılmaz, neden kulübe mal edilmez, hiç aklımız almaz...
Son örneğim ise Beşiktaş'ın erkek basketbol takımı ile ilgili olacak. Geçen sezon başında kimselerin şans vermediği Ergin Ataman önderliğindeki Beşiktaş'ın sezonu 1 değil, 2 değil tam 3 kupa ile bitirmesi Türk basketbol tarihinde görülmemiş bir olaydı. Tam 37 yıl sonra gelen Lig Şampiyonluğu'nun yanına Efes Pilsen'den sonra ülkemize bir de Avrupa Kupası'nı (Euro Challenge) getiren Siyah - Beyazlıları bu da kesmemiş olacak ki bir de Türkiye Kupası Şampiyonu olarak sezonu bir futbol terimi olan hat - trick ile kapattılar ve tarihi bir sezon geçirmiş oldular. Peki Beşiktaş kulübü tüm bu başarıların üzerine neler yaptı? Bir anıt mı yaptı? Hayır. T-shirt bastırıp bu büyük başarıyı hatırlatmaya çalıştılar ama orada da reklamını yapamadılar ve hiçbir satış elde edemeyerek sınıfta kaldılar. Anlayacağınız tarihi başarı sadece satırlarda kaldı, çok yazık... Heykel, anıt konusunda ise Beşiktaş tarihinin tabiki çok büyük futbolcuları var ve en başta Metin - Ali - Feyyaz olmak üzere birçok heykeli dikilecek türden efsane oyuncuları var...
Özetle; Alex'in anıtı umarım bundan sonra gelecek futbolculara ve sporculara örnek olacaktır. Onun gibi değerleri bulmak her zaman mümkün olmuyor. O yüzden henüz yaşarlarken bu büyük futbol abidelerine gerekli önemi vermeli ve onları sonsuza dek yaşatacak davranışları, eylemleri ve daha fazlasını hayata geçirmeleri, böylesine büyük kulüplerin baş görevleri olmalıdır.
twitter.com/serdarsozkesen
8 sezonda kaydettiği 150'nin üstünde gol ve 130'dan fazla asist. Bu istatistiği gören, yakınından geçen futbolcu var mıdır bilmem Türkiye'de. Sadece 8 sezonda kırdığı tüm rekorlar, istikrarlı yaşantısı, yaşına rağmen sahada verdiği mücadele, takımının en zor anlarında inisiyatif alması ve daima taraftarların kalbini kazanan bir futbolcu. Söz konusu 8 sezonda 3 şampiyonluk, 4 ikincilik yaşadı, Fenerbahçe tarihinin en özel futbolcularından biri olarak tarihe geçti. Türk Futbol Tarihi'nde 2 defa gol kralı olan tek yabancı futbolcu. Onun heykeli dikilmeyecek de kimin dikilecek Allah aşkına?
(Türkiye'nin en büyük spor sitesi www.sporx.com tarafından 18 Eylül'de "Haftanın Blog Yazısı" seçilmiştir ve 3.000'den fazla 'tık' almıştır. http://ttk.sporx.com/blog/herkes-alex-kadar-sansli-miydiSXBLQ16076SXQ)2004 yılından beri kimler geldi kimler geçti Fenerbahçe'den ama bir tek o gitmedi, gitmek de istemedi. Türkiye'de aldığı paranın hakkını verebilen bir kaç yabancı futbolcudan biri oldu daima. Küçük maçların adamı olmadı sadece. Beşiktaş'a 13, Galatasaray'a 9 gol atarak hep yıldızlaştı. Takımı kötü giderken dahi ayakta kalan yegane futbolcu oldu. Avrupa Kupaları'nda takımına toplamda 13 golle çok büyük bir katkı yapan efsanevi oyuncu, ülkemizi de adeta ikinci evi gibi görüp mütevazi yaşantısıyla da daima örnek oldu.
Geçenlerde heykeli için açılış töreni düzenlenen yıldız futbolcu, törende de gözyaşlarını tutamayarak takımını ne kadar sevdiğini ve sahiplendiğini de açıkça gösterdi. Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı tüm futbol severleri duygulandırdı, işte efsane olmak böyle bir şeydir. Henüz aktif futbol hayatını sonlandırmadan bir futbolcuya yapılabilecek şüphesiz en büyük jest bu olsa gerekti. Alex bunu sonuna kadar haketmişti.

Ya Trabzonspor'a ne demeli? Şenol Güneş gibi tarihe mal olmuş bir kalecisi (1.112 dakika gol yememe rekoru var) ve şimdilerde takımının son 20 yılının da büyük bir bölümünde teknik direktörlüğünü yapmış ve takımın en kötü gününde dahi yanında durmuş, sorumluluktan asla kaçmamış, gemisini asla terk etmemiş bir 'futbol markası'nın heykeli neden dikilmez, sorarım sizlere. 2002 yılında Türk Milli Takımı'nı Dünya 3. sü yapan bu teknik adamı el üstünde tutmak yerine hala eleştirenleredir böylesine bir kariyer ve başarı öyküsü... Ayrıca Trabzonspor'un 1975 ile 1985 yılları arasında hiçbir futbol kulübünün yaklaşamadığı bir başarı yakalayan (10 sezonda 6 kez şampiyonluk, 3 kez ikincilik ve 1 kez üçüncülük) efsane kadronun neden bir anıtı yok, bu bile fazlasıyla düşündürücüdür. Kulüp tarihinin tartışmasız en büyük golcüsü olan Hami Mandıralı'nın (566 maç - 273 gol) neden bir heykeli dikilmez, neden sahip çıkılmaz, neden kulübe mal edilmez, hiç aklımız almaz...

Özetle; Alex'in anıtı umarım bundan sonra gelecek futbolculara ve sporculara örnek olacaktır. Onun gibi değerleri bulmak her zaman mümkün olmuyor. O yüzden henüz yaşarlarken bu büyük futbol abidelerine gerekli önemi vermeli ve onları sonsuza dek yaşatacak davranışları, eylemleri ve daha fazlasını hayata geçirmeleri, böylesine büyük kulüplerin baş görevleri olmalıdır.
twitter.com/serdarsozkesen
14 Ağustos 2012 Salı
Şimdi Tam Zamanı...
Kalemi elime alıp bir şeyler karalamayalı meğer ne de uzun zaman geçmiş. Siz deyin havaların aşırı sıcaklığından ve sezonun henüz başlamamasından, ben diyeyim bazı özel durumlar ve iş - güç dengesindeki terazinin benim aleyhime olan eşitsizliğinden...
Bir futbol yazanı olarak açıkçası Euro 2012'nin ardından kendimi dinlemeye almış ve sadece gözlemleme metoduyla futbolu ve diğer spor dallarını inceden inceye süzmeye başlamıştım. Futbolda değişen bir durum yoktu. Yine büyük kulüplerimizin sözde büyük (!) yöneticileri ulu orta naralar atıyor ve kendilerine uygun taraftar profillerini de arkalarına alarak zaten gerilmiş ve içi geçmiş futbol piyasasını da yine başka tür kaoslara götürüyorlardı.
İşte tam bu noktada nasıl durulunur, nasıl duyarsız kalınır, nasıl biraz rahat nefes alınabilirdi bilmem ama bir an önce yaklaşan tehlikenin varlığını fark edip acil çözümler üretmenin de zamanı gelip geçiyordu. Geçmişte aynı tribünde farklı taraftarların bir arada maçları izlediği kaliteli ve paylaşımcı taraftar profilleri bugün maalesef temsil ettikleri takımları ailesinden dahi üstün görüp, bu yolda rakibimi geçmek için her yol bana uyar mantalitesiyle kulüpleri yönetmeye ve yükseltmeye çalışan (aslında daha da gerileten) yönetici büyüklerimiz yüzünden fazlasıyla dejenere oldu...
'Spor dostluk ve kardeşliktir' klişesi yada 'Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim' düsturu hep satırlarda kaldı, unutuldu ve sadece elem verici bir durum karşısında hatırlanıldı. Oysa dostluk ve kardeşlik yada ahlaklı sporcu ve taraftar olabilmek bu kadar mı zordu? İpleri tamamen yöneticilerin ağzından çıkacak zihniyete veren ve onlara sonsuz prim tanıyan bir profil mi, yoksa kaybetmenin de bir sonuç olacağı düşüncesini erdemli bir şekilde kabul edip rakibini tebrik eden ve takımını iyi gününde de kötü gününde de yalnız bırakmayan bir taraftar profili mi daha güzel duruyor?
Neredeyse aynı evin içinde farklı takımları tutan kardeşlerin yada akrabası olduğu fakat rakip takıma gönül vermiş diğer yakını ile konuşmayan, sırf bu yüzden tartışan ve bunu ailesine, işine ve sosyal yaşantısına yansıtan bir toplum oluverdik. Bizi birbirimize kırdıran, farklılaştıran her ne varsa artık bunları görmeli ve çevremize de anlatmalı, bu bataklığa düşmüş taraftarlara sağlam bir 'el' atarak sporun dostluk ve kardeşlik anlamına geldiğini hatırlatmalıyız... Bunu ilk biz yapmalıyız hem de daha fazla geç olmadan, daha fazla kan dökülmeden...
Liglerimiz de başlıyor, umarım bu sezon geçmiş yıllardaki sezonlardan çok daha çekişmeli, çok daha dostane, çok daha kaliteli ve taraftarların sadece futbol izleyecekleri bir sezon olur...
twitter @serdarsozkesen
Bir futbol yazanı olarak açıkçası Euro 2012'nin ardından kendimi dinlemeye almış ve sadece gözlemleme metoduyla futbolu ve diğer spor dallarını inceden inceye süzmeye başlamıştım. Futbolda değişen bir durum yoktu. Yine büyük kulüplerimizin sözde büyük (!) yöneticileri ulu orta naralar atıyor ve kendilerine uygun taraftar profillerini de arkalarına alarak zaten gerilmiş ve içi geçmiş futbol piyasasını da yine başka tür kaoslara götürüyorlardı.
İşte tam bu noktada nasıl durulunur, nasıl duyarsız kalınır, nasıl biraz rahat nefes alınabilirdi bilmem ama bir an önce yaklaşan tehlikenin varlığını fark edip acil çözümler üretmenin de zamanı gelip geçiyordu. Geçmişte aynı tribünde farklı taraftarların bir arada maçları izlediği kaliteli ve paylaşımcı taraftar profilleri bugün maalesef temsil ettikleri takımları ailesinden dahi üstün görüp, bu yolda rakibimi geçmek için her yol bana uyar mantalitesiyle kulüpleri yönetmeye ve yükseltmeye çalışan (aslında daha da gerileten) yönetici büyüklerimiz yüzünden fazlasıyla dejenere oldu...
'Spor dostluk ve kardeşliktir' klişesi yada 'Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim' düsturu hep satırlarda kaldı, unutuldu ve sadece elem verici bir durum karşısında hatırlanıldı. Oysa dostluk ve kardeşlik yada ahlaklı sporcu ve taraftar olabilmek bu kadar mı zordu? İpleri tamamen yöneticilerin ağzından çıkacak zihniyete veren ve onlara sonsuz prim tanıyan bir profil mi, yoksa kaybetmenin de bir sonuç olacağı düşüncesini erdemli bir şekilde kabul edip rakibini tebrik eden ve takımını iyi gününde de kötü gününde de yalnız bırakmayan bir taraftar profili mi daha güzel duruyor?
Neredeyse aynı evin içinde farklı takımları tutan kardeşlerin yada akrabası olduğu fakat rakip takıma gönül vermiş diğer yakını ile konuşmayan, sırf bu yüzden tartışan ve bunu ailesine, işine ve sosyal yaşantısına yansıtan bir toplum oluverdik. Bizi birbirimize kırdıran, farklılaştıran her ne varsa artık bunları görmeli ve çevremize de anlatmalı, bu bataklığa düşmüş taraftarlara sağlam bir 'el' atarak sporun dostluk ve kardeşlik anlamına geldiğini hatırlatmalıyız... Bunu ilk biz yapmalıyız hem de daha fazla geç olmadan, daha fazla kan dökülmeden...
Liglerimiz de başlıyor, umarım bu sezon geçmiş yıllardaki sezonlardan çok daha çekişmeli, çok daha dostane, çok daha kaliteli ve taraftarların sadece futbol izleyecekleri bir sezon olur...
twitter @serdarsozkesen
20 Mart 2012 Salı
Terfi Etme Zamanı Gelmedi Mi?
Yıllar sonra köye geleceği müjdelenen ‘televizyon’ için Belediye Başkanı bir açıklama yapar :
- Televizyon, radyonun resimlisidir. Zeki Müren’i önceden radyodan dinliyordunuz, şimdi ise hem dinleyecek hem de onu göreceksiniz.
Köyün uçuk kaçık delikanlısı ise cevaben :
- Televizyon, radyonun resimlisidir. Zeki Müren’i önceden radyodan dinliyordunuz, şimdi ise hem dinleyecek hem de onu göreceksiniz.
Köyün uçuk kaçık delikanlısı ise cevaben :
- Peki Zeki Müren’de bizi görecek mi? diye kendisi için gayet okkalı bir cevap verir ve Belediye Başkanı bu soru karşısında afallayarak,
- “Vallahi orasını bende bilmiyorum” diyerek açıkladığı konu hakkında ne kadar bilgili ve güvenilir olduğunu gösterir.
twitter @serdarsozkesen
………………………………….
Bu sohbeti futbola uyarlarsak… Büyük takımlarımızın kulüp başkanları / adayları seçim yada kongre öncesinde sıklıkla demezler mi, “Kadromuza önümüzdeki sezon 2-3 dünya yıldızı getireceğizzzz”
Ardından aklı selim bir taraftar da başkan adayına şunu sorabilir / sormalı da :
- Peki o dünya yıldızları bizi Avrupa’da şampiyon yapabilecek mi? Ya da bize sınıf atlatabilecek mi?
Başkan adayı ise şu cevabı verir :
-Vallahi orasını bilmiyorum, bana hep ‘bu tarz konuş, taraftarın ve yönetimin gözünü boya’ dediler bende görevimi yapıyorum…
……………………………………………….
……………………………………………….
Ligimizde sezon sonuna kadar büyük takımlarımız arasında hınca hınç, kora kor bir mücadele yaşanır. Genel olarak da sezonun 25.haftasından itibaren şampiyonluk yarışı 2 takıma kadar düşer. Kalan haftalarda ise şike, teşvik ve hatır olayları konuşulur. Daha sonra kesinlikle fikstürünün ayarlandığını düşündüğüm ve dünyanın tanımadığı ‘Turkish El Clasico’muz yaşanır ve Türkiye’de siyasetin de önüne geçip günlerce gündemi işgal eder. Aynı zamanlarda, alt sıralardaki takımların küme düşme savaşlarında dönen dümenler, dolaplar ise ya alt satırlarda kendine yer bulur yada sümen altı edilir. Zaten o sırada “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir” bile…
Şampiyonu kavga - dövüş belirledikten sonra ise asıl yarış başlar. Transferler yapılacak ve Avrupa’nın en büyük organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi’nde takımımız / takımlarımız ülkemizi temsil edecek(ler). Temsil değil de yoksa kontenjanı doldurmak için mi deseydik acaba?
Yıllar yılı bu büyük organizasyona devamlı 4.torbadan katılan takımlarımız içinde Fenerbahçe 2008-2009 ve Beşiktaş’ta 2009-2010 sezonlarında istisnai bir şekilde 3.torbadan turnuvaya dahil oldular. Bu sezon sonu bir sürpriz yaşanmayacak, takımlarımız gene çok büyük ihtimalle 4. yani son torbadan kendilerine yer bulacak ve yine Avrupa’nın en güçlü takımlarıyla aynı gruba düşecekler ve haliyle gruptan çıkmak yine Kaf Dağı’nın ötelerinde olacak.
Torba durumlarını ben her zaman askeri rütbelere benzetirim… 1.torba takımları GENERALLER, 2.torba takımları SUBAYLAR, 3.torba takımları ASTSUBAYLAR ve 4.torba takımlarını da ONBAŞILAR olarak adlandırırım. Sorarım size bir onbaşı, nasıl bir subayla baş edebilsin, generale kafa tutabilsin?
Kadronuzda sürekli Türkiye’ye gelsin diye hiçbir yerde alamayacağı ücretler ödenerek getirilen sözde yıldız oyuncularla zaten ‘onbaşı’ olan apoletinizle bir subayı alt etmeniz oldukça zor, generalle aynı kalibrede savaşmanız ise imkansıza yakındır. Önce doğru transfer politikası, isme değil mevkiiye göre, ihtiyaca göre transfer anlayışı ile hareket edilmeli. Herşeyden önce iyi bir futbolcu izleme komitesi ile bu olumlu adımları birkaç yıl öncesinden atarak süreci 4-5 yıla yaymalı ve alt yapıya da önem vererek gelecek için yatırımlar ve fizibilite çalışmaları yapılabilmeli…
Şimdi rütbelere tekrar geri dönersek... Birinci torba yani GENERALLER klasmanındaki 8 takımı genel olarak; Real Madrid, Barcelona, Chelsea, Milan, Bayern Münih, İnter, Man.Unıted ve Arsenal oluşturuyor. Diğer yandan başarılarıyla doğru orantılı olarak Liverpool, Porto, Sevilla, Valencia gibi takımlar da nadiren birinci torbada yer alabiliyorlar... İkinci torba yani SUBAYLAR kategorisi ise sürekli değişen bir profil izliyor. Zira neredeyse her sezon farklı 1-2 takımın Avrupa’da sivrilmesi sonucu istikrarı da yakalayan bu takımlar takip eden sezonlarda da hem kendi liginde hem de Avrupa’da başarılı olunca ‘torba atlamış’ oluyor. Örneğin, Lucescu’nun Shakhtar’ı 2008-2009 sezonunda 4.torbada iken hemen akabinde 2011-2012 sezonu da dahil olmak üzere son 2 sezondur ise 2.torbadan SUBAY kategorisinde yerini sağlamlaştırdı… Yine kendi liglerinde yeterli dereceye girerlerse Roma, Lyon, Zenit, Juventus, Benfica, Marsilya, Bremen ve CSKA Moskova da 2.torbanın sıklıkla görmeye alıştığımız yüzlerinden...
Bizim takımlarımızın ilk hedefi, ASTSUBAY olarak tabir ettiğim 3.torbanın kıdemli üyesi olmaktır. Bu sayede 4.torbadan gelecek takım karşısında da avantajlı konuma geçebilir ve oradan gelecek takımdan alacağımız minimum 4 puanla gruptan çıkma noktasında önemli bir adım atmış olabiliriz. Ayrıca kendi torbamızın olası takımlarından Tottenham, Ajax, Schalke, S.Lizbon, Olimpiakos, Lille ve Basel gibi takımlarla da eşleşmeme avantajına da sahip olacağız…
Burada 2 örnek vermek istiyorum. Bir tanesi yakın tarihimizden Güney Kıbrıs takımı olan Apoel Nicosia. Zaten herkes bu takımı biliyor. Yani kendilerini tüm Avrupa’ya başarılı bir şekilde yeteri kadar tanıttılar. Tamamının yakın tarihte Avrupa’da kupa kaldırmış tecrübeli takımları olan Shakhtar, Porto ve Zenit gibi zor bir gruptan üstelik deplasmanda hiç yenilgi almadan lider çıktılar. Sonrasında ise malum 2.turda ünlü Fransız markası Lyon’u da elediler. Şimdi çeyrek finalde Real Madrid ile eşleştiler ve onlar için peri masalında yolun sonu geldi ama topladıkları puanlarla önümüzdeki yıllar için kendilerine iyi bir kredi açtılar. Bu sezon sonu kendi ülkelerinde şampiyon olabilirlerse (son maça kaldılar) ve eleme maçlarından da kayıpsız geçerlerse Şampiyonlar Ligi’nde onları belki de 4. torba değil de 3.torbada görebiliriz…
Bir diğer örneğim ise Almanya Futbolundan… Kendimi bildim bileli Şampiyonlar Ligi’ne 3İ olarak tabir edilen İspanya – İngiltere ve İtalya’dan 4 takım gönderilir, Almanya ve Fransa’dan ise 3’er takım bu şansı elde eder. Fakat bu sezon sonu bu kural uzun yıllar sonra değişiyor. Almanların son yıllarda Avrupa’nın 2 kupasında da attıkları büyük adımlar neticesinde İtalya’dan bayrağı devraldılar ve 2012-2013 sezonundan itibaren Şampiyonlar Ligi’ne 4 takım gönderecekler. Hemde 3 tanesi direkt katılırken bir tanesi ön eleme oynayacak. Bu büyük başarılarında üstün Alman teknolojisi Bayern Münih’in son 10 sezonda 1 kupa, 1 final, 1 yarı final, 3 çeyrek final oynaması ve Bremen’in 2009 UEFA Finali ve Hamburg’un yarı finali, Schalke’nin geçen sezon Ş.Ligi yarı finali oynamasını sebep olarak pekala gösterebiliriz.
Artık ONBAŞI olan rütbelerimizi söküp, bir an önce terfi alarak ASTSUBAY apoletine dönüştürmemiz lazım. Yeni rütbemizde de kısa vadede sabırla ve azimle yükselip ‘Kıdemli Astsubay’ profiline ermeli ve Shakhtar Donetsk örneğinde olduğu gibi son sıralardan da olsa SUBAY rütbesine kadar çıtayı çıkarmamız şart. Böylelikle, futbolumuzun marka değerinin yerler altında göründüğü bir ortamda Avrupa Futbolunda atacağımız büyük adımlarla değerimizi, itibarımızı ve prestijimizi kurtarmış olacağız. Aksi durumda ise çoğu sezonda başımıza gelen durum olan Aralık ayında annemizin ligine geri döner ve kendi köyümüzde birbirimizi döveriz, birbirimizi yakarız, bol bol kadınlar ve çocukların izlediği maçlar oynarız… Elimize de kocaman bir SIFIR (0) geçer…
twitter @serdarsozkesen
5 Mart 2012 Pazartesi
"Yenemiyorsan Yenilme..."
Ligde artık telafisi zor haftalara gelinmiştir. Arkanda yüzbinlerce / milyonlarca taraftarının hala sana desteği vardır. Bu zamana kadar topladığın puanlarla ligdeki iddian devam ediyor… Avrupa Kupalarına gitmek istiyorsun yada küme düşme potasındasın ve acil puan / puanlara ihtiyacın vardır… Senin gibi bu hedefler doğrultusunda birkaç takım daha kesin bulunmakta… ve artık şiddetle her maçından puan toplaman şart. Rakip ayırt etmeden her maçına final maçı gibi hazırlanıp elinden geldiğince sahada mücadele edip lig sonunda o büyük pastadan hak ettiğin kadarını alman gerekiyor…
Stratejin aslında çok açık ve net : Yenemiyorsan yenilme… Bazen yenilmemek de büyük artı getirir. Farklı takımlarla aynı hedefler için çıktığın bir haftada rakiplerin birbirleriyle karşılaşıyor olabilir yada rakibin daha farklı hedefi olan bir takımla oynuyordur. Bu senin için büyük bir fırsattır ve sen eğer kazanamıyorsan kaybetmeyeceksin de… Kaybetmeyeceksin ki, kazandığın 1 puanla belki rakiplerinin olası puan kayıplarıyla dahi sıralamadaki yerin değişecek, onların üstüne çıkacaksın…
Maçta geriye düşsen de konsantrasyonun yine üst düzeyde olacak, mücadelenden ödün vermeyeceksin, gerekirse iki kişilik oynayacaksın, tüm şartları sonuna kadar zorlayacaksın. Hep kulağında, ‘yenemiyorsan yenilme’ sözü çınlayacak ve bu seni kamçılayacak. Her maçın final havasında geçtiği bir ortamda eğer kaybedersen kalan maçlarda çok daha zor günlerin seni beklediğini bile bile terinin son damlasına kadar savaşacaksın… Ne yapıp edip en azından 1 (bir) puan alıp kalan haftalara umutla girmen gerek. Atacağın golle belki takım canlanacak ve kalan zamanda galibiyet için dahi ümidin olacak. Kısacası bu şansı kaçırmaman lazım…
Beşiktaş – Trabzon maçı… Beşiktaş, son 6 haftada yalnızca 4 puan almış ve şampiyonluk potasından iyice uzaklaşmış ve artık önlerinde sadece 7 maç var. Ne yapıp edip kalan maçlarda maksimum puanı alıp play off denen sisteme en azından iddialı girmek gerekiyor. Play off için kapıştığı rakiplerden G.Birliği, F.Bahçe’ye yenilmiş… Sivas ise G.Saray ile zorlu bir maç yapacak… ve Eskişehir’in ayak sesleri iyice yakından duyulmaya başlamış… Sonuçta kendi sahanda karşılaşıyorsun ve kötü oynadığın maçta 1-0’da öne geçiyorsun. İşte bu dakikadan sonra üstünlüğünü maç sonuna taşıyacaksın ya da hiçbir şekilde maçı kaybetmeyeceksin. Çünkü avantaj sende… Ama ne yapıyor Beşiktaş? Maçın başından itibaren oynadığı düşük ritimli mücadelede maçın en kritik dakikalarındaki konsantrasyon eksikliği ve takım olamamanın getirdiği sorunlar sebebiyle maçı 2-1 kaybediyor. Mağlubiyet, Beşiktaş için son 7 maçtaki 21 puanlık pastadaki kayıp olan 17. puan ve play off için de büyük bir tehlike anlamına geliyordu…
Beşiktaş’a benzer bir takım, İnter… Mourinho’lu dönemini mumla arayan Ranieri’nin İnter’i son 6 maçında yalnızca 1 puan almış ve çoktan şampiyonluk potasından uzaklaşmış. Tek amaçları artık UEFA Avrupa Ligi’ne katılmak yada kalan maçlarındaki alacağı maksimum puanla lig üçüncüsü olup Ş.Ligi bileti alabilmek. Takım üstüste gelen acı mağlubiyetlerden sonra taraftarı önünde Catania’yı ağırlıyor. Tek parola galibiyet… Eski efsane Roma’lı Vincenzo Montella’nın takımı daha ilk yarıdan 2-0’ı bulunca yine çatlak sesler duyulmaya hatta ‘Ranieri istifa’ sesleri iyice ayyuka çıkmaya başlamıştı. İkinci yarıda Beşiktaş’ın aksine ‘yenemiyorsan yenilme’ stratejisiyle ağırlığını koyan İnter, iki büyük golcüsü ‘Diego’ kardeşlerin golleriyle maçı 2-2 tamamlayarak stratejisinde başarılı oluyor ve en azından hedeflerinden çok da uzaklaşmamış oluyordu…
Ve Bayern Münih… Ligde 5-6 maç çok iyiler ve ligi domine ediyorlar. Otoritelerin çoğu onları, ‘herşeye rağmen şampiyonluğun 1 numaralı adayı’ ilan ediyor. Sonraları sanki takıma sihirli bir el değiyor ve takım frene basıyor, seri puan kayıpları yaşıyor. Özellikle deplasmanda çok etkisizler. Son oynanan Basel deplasmanındaki kötü futbol ve kötü skorun ardından Bundesliga’da şampiyonluk virajında 6 puanlık maç. Maçın önemi öyle böyle değil, Leverkusen deplasmanı. Lider Dortmund’un 4 puan gerisindeler ve ilerleyen haftalarda 80.000 kişilik ‘Signal Iduna Park’ deneyimi de ('sancısı' daha yerinde olabilir) yaşayacaklar. Rakip Leverkusen’de ise Ballack, Barnetta, Eren Derdiyok, Corluka, Friedrich, Sam gibi çok önemli oyuncular kadroda yok… ve favori çıktığın karşılaşmada bir türlü gol gelmiyor. Dakikalar 80’i gösterdiğinde ise Kiessling’in golü geliyor ve sonrasında tamamen dağılan takım 90’da da 22’lik Bellarabi’nin golüne engel olamayınca sahadan başı önde ayrılıyor ve Kloppe’nin takımı Dortmund’un tam 7 puan gerisinde kalıyordu. Halbuki 80.dakikada gelen beraberlik golü öncesinde, en azından ‘yenemiyorsan yenilme’ stratejisine bağlı kalınsaydı belki de ileride mum gibi aranacak 1 puanı da çok düşünmeyeceklerdi…
Kısacası… YENEMİYORSAN YENİLME… Bence futbol dünyasının en önemli deyimlerinden birisi ve liglerin son haftalarında averaj hesabı yapanlar, şampiyon olmak isteyenler, kümede kalmak isteyenler için baş tacı ilan edilebilecek bir söz dizisidir… Bu sözü layıkıyla uygulayan takımlar ise genel olarak hedeflerine ulaşacaktır…
Saygılarımla,
Twitter @serdarsozkesen
19 Aralık 2011 Pazartesi
HERKES SÖZDE BİR, YA ÖZDE?
Malum ülke olarak futbolda yaklaşık 6 aydır zor günler geçiriyoruz… Tutuklular, iddianame, tapeler, kanıtlar, her kafadan sesler falandı filandı… Sanırım hepimiz artık suçluların bir an önce cezalandırılmasını istiyoruz… Bu konuya hiç girmeden başka bir konuya dikkat çekmek istiyorum :
Herhangi bir Türk takımı Avrupa’da mücadele ederken, diğer takımları tutan taraftarların sözkonusu Türk takımı ile oynayan yabancı takımı tutmaları ve desteklemelerini hiçbir zaman anlayamamışımdır… Ya da, yine bir Türk takımı eleme grubundan çıkmıştır ve bir üst turdaki rakibini beklemektedir. Bu Türk takımını tutmayan o ülkedeki rakip taraftarların büyük çoğunluğu ( aklı selim taraftarlar hariç ) içlerinden, “ İnşallah güçlü takımlardan biri ile eşleşirler de hemen elenirler. Mesela M.Unıted, M.City vb… takımlardan biri çıksın” derler… Pardon ama bunun neresi Türkçülük, neresi milliyetçilik ???
Takımlarımızın Avrupa’daki maçları sonucunda ülke puanları artıyor ve bir sonraki turnuvalarda bu puanlara göre takımlarımız Avrupa’da kendilerine yer ediniyorlar ve bunun karşılığında güçlüden güçsüze doğru çeşitli torbalarda gruplara ayrılıyorlar… Yakın tarihe kadar Şampiyonlar Ligi’ne katılacak olan Türkiye şampiyonumuz sürekli olarak gruplar öncesi 4. ve son torbadan katılıyordu. Hatırlayabildiğim kadarıyla bir keresinde Beşiktaş, bir keresinde de Fenerbahçe 3.torbadan kendine yer bulmuş ve bu bizi çok sevindirmişti… Şimdilerde ise yine 4.torbaya mahkum olduk…
Bizler ne yapıyoruz? Bir X Türk takımı, Avrupa Kupası’nda mücadele ederken diğer ezeli rakiplerinin taraftarları X takımının rakibini tutuyor ve bunu da iş yerlerinde, mahallelerde, sosyal paylaşım alanlarında da netçe ve korkmadan ifade edebiliyorlar. Allah aşkına bunu yapmanın, bu düşünceyi aleni şekilde paylaşmanın Türk Futbolu’na ne gibi faydaları var çok merak ediyorum… Sonuçta herkese sorsanız, Türkiye’nin Avrupa’da söz sahibi bir ülke olmasını ve takımlarımızın da aynı oranda Avrupa’da başarılı olmasını ve Şampiyonlar Ligi’nde sürekli 2. ve 3. torbaların müdavimi olmak istediklerini söyler ama kimse icraata gelince bunu açık yüreklilikle söyleyemez ve sürekli içten içe bunun tam tersini yaşar ve paylaşır…
Misaller çoğaltılabilir. Örneğin; Trabzonspor yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam edecek ve geçenlerde eşleşeceği takım belli olacaktı. Kuradan önce Fenerbahçeli arkadaşlarım ne kura törenini izlediler ne de yorum yaptılar. Çünkü onlar içten içe Trabzon’un M.Unıted, M.City ve Valencia ile eşleşmesini istiyorlardı. Çünkü kendi takımları bir şekilde bu kupadan yoksun bırakılmıştı ve Trabzon dahil hiçbir Türk takımının Avrupa’da başarılı olmasını istemiyorlardı. Bu düşüncelerle yoğrulurken bu tarz taraftarlar (!), 2-3 sene sonra Türk Futbolu’nun Avrupa’da tamamen dibe vuracağını ve takımlarımızın bu puanlarla ön eleme yapacaklarını dahi düşünemiyorlardı… Yani kısacası birbirimize düşman oluvermiştik… Bu sığ düşünce özellikle şike soruşturması kapsamından sonra daha fazla etkili oldu ama kesinlikle bu çağ dışı düşünceler bize yeni değil, geçmişten süre geliyor… ( Yukarıda verdiğim Trabzon – Fenerbahçe örneği aynı şekilde diğer takımlar için de geçerlidir. Yani 4 büyüklerden kim Avrupa’da ise diğer elenen takımlar yada o sezon Avrupa’da olmayanlar sözkonusu Türk takımını desteklemiyor, içten içe köstekliyor )
Aynı şekilde bir Türk takımının Avrupa’daki bir maçının canlı olarak TV’den verildiği bir platformda, diğer rakiplerinin o akşam o maçı coşkuyla bir Türk olarak izlemek yerine başka aktivilerde bulunmasıyla yada vakti olduğu halde bilerek izlemediğine tanık olabiliyoruz…
Neden Şampiyonlar Ligi arenasında 4.torbadayız demiştim, devam edelim… Çünkü takımlarımız Avrupa’da hiç başarılı değiller. Avrupa sıralamasında ilk 13 ülkenin şampiyonları turnuvaya direkt katılıyor. Biz şu an 11.sıradayız ve yıllar geçtikçe de düşen bir eğilim gösteriyoruz… Ukrayna ve Romanya gibi takımlar üstümüzde ve onların böyle bir endişeleri şimdilik yok… Bu son devam ederse 1-2 bilemedin 3 yıl sonra ülke şampiyonumuz Şampiyonlar Ligi için ön eleme oynamak zorunda kalacak. Bu olası kötü durum bizleri futbol olarak iyice dibe vurduracak ve Avrupa’da esamemiz bile artık okunmayacak…
Kritik olan ise bizim altımızda yer alan 2 ülke Yunanistan ve İsviçre’nin bu sezon ve önümüzdeki sezonki performansları… Bu sezon Yunanistan’da PAOK ve Olimpiakos bizden daha iyi puan elde ettiler ve ikisi de şu an itibariyle UEFA Avrupa Ligi’nde yollarına devam ediyorlar… İsviçre’den ise sadece Basel Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkarak yüksek bir puan kazandırdı ülkesine. İkinci turda ise Bayern ile eşleşince açıkçası biraz rahatladık… Özetlemek gerekirse, Avrupa sıralamasında 11. olan ülkemizin kısa vadede en azından UEFA’da çeyrek final görecek bir takım veya Şampiyonlar Ligi’nden de gruplardan çıkıp bir üst turu görecek takım oluşturamazsak 2-3 sene içerisinde ülke şampiyonumuzu sıkıntılı günler bekleyecek… O yüzden de bu sezon Beşiktaş ve Trabzonspor’un aldığı puanların çok büyük bir önemi var ve onları sonuna kadar desteklememiz şart…
Başlıkta da dediğim gibi HEPİMİZ VAKTİ GELİNCE FUTBOLDA, MİLLİYETÇİLİĞİMİZE BAĞLI OLARAK TÜRK OLUYORUZ, MENFAATİMİZE UYGUN OLMAYINCA İSE FRANSIZ!!!
2 Kasım 2011 Çarşamba
Hakemler ve Taraftarlar...
Spor Toto Süper Lig’de geride kalan 9 haftada belki de en çok konuşulan konu “Hakemler”… Tamam, Temmuz ayının başından itibaren Türk futbolu belki de en karanlık zamanlarını yaşıyor ama bari bir işimiz de doğru düzgün yürüsün diyor insanlar… Hiç kimse bu zamana kadar gelen süreçte hakemlerin de şike operasyonundan etkilenmediğini söylemesin, bal gibi de etkilendiler… Hem de fazlasıyla… Ne sahadaki gördüklerine düdük çalabiliyorlar ne de futbolcular gözünde bir itibarları, otoriteleri var…
Hakemlerin maç başına 1-2 kritik hata yapmalarına o kadar alıştıkki, aynı durumlarda tepkimiz fazla olmuyor. Ama şu 2 haftalık süreçte oynanan 2 karşılaşma var ki, artık birşeyleri açık yüreklilikle ve bağıra bağıra paylaşmak ve anlatmak gerek, yoksa gidilen yolda aydınlık değil karanlık virajlar daha çok…
Geçen hafta İstanbul’da oynanan Galatasaray – Gaziantepspor mücadelesinde maçın sonucuna direkt etki eden ve en az 5 hatalı kararıyla resmen maçı katleden Abdullah Yılmaz… Bu hafta da Fenerbahçe – Karabükspor maçında Aytekin Durmaz baş aktördü… Sözkonusu 2 hakemin kararlarını yayıncı kuruluştaki gibi tek tek anlatacak ve yorumlayacak değilim ama bu 2 hakem de performanslarıyla en az 2-3 ay dinlendirilmeleri gerekir diye düşünüyorum… Bu iki maçta da verdikleri kararlardan çok vermedikleri kararlarla gündeme geldiler…
Özetle,
· Verdikleri kartların nerdeyse çoğu tartışmalı.
· Futbolcunun tekme tokat mücadele ettiği ve resmen “beni at” dediği bir ortamda oyuncuları atamadılar.
· Avantaj kuralını hiçbir şekilde uygulayamadılar.
· Yan hakemlerle ortak hiçbir karar veremediler.
· “Şeytanın bile gör dediği” penaltıları göremediler vb….
Şimdi Türkiye’de 2 hakem var ki, diğerlerinden açık ara öndeler. Kim bunlar ? Cüneyt Çakır ve Fırat Aydınus. Zaten derbi maçları da sıklıkla bu 2 hakem götürecek gibi görünüyor. Diğerlerinin ne maçları idare etme becerisi var ne de kararlılıkları… Hepsi ya birşeylerden korkuyor yada “benim kumaşım bu” ayağına yatıyorlar… Bence 2 durum da sözkonusu. Şike olaylarının da hakemlerin verdikleri / veremedikleri kararlara olan etkisi çok fazla…
Yazdığım yazılarda olsun, paylaştığım yorumlarda olsun asla taraftarlık yapmayan bir insan olarak, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün son basın açıklamasını çok olumlu buluyorum. Federasyona seslenerek iyi hakem / kötü hakem ayrımının yapılmasını söylediler. Ama en dikkat çeken ve takdire şayan yorumları ise “bizim takımımızın lehine / aleyhine kararlar veriliyor” diyerek objektif bir tutum sergilemişler ki, işte bu alkışlanacak ve tebrik edilecek bir durumdur. Çünkü alışmıştık artık, her hakem kurbanı takımların kulüp yöneticilerinin maçlardan sonra “Bir daha bu hakemi maçlarımızda görmek istemiyoruz” tarzındaki açıklamaları… Halbuki kendi takımları hakem kararlarıyla maçı kazananınca ise ‘sessizliğe’ bürünüyorlardı…
Bu noktada kulüplerin de kendi lehlerine verilen kararları açıkça beyan etmeleri son derece önemli ve milat olabilir… Hemen önüme şöyle bir haber geldi. Örnek teşkil etsin diye paylaşıyorum… Fenerbahçe ligdeki liderliğinin ardından Fair Play Ligi’nde de en az kart gören takımlar sıralamasında 2 takımla beraber zirvedeymiş. Yani ligin en centilmen takımlarındanmışlar. Hani şöyle bir laf vardır ya, tebessüm ettiren : “Buna kim inanır ? – Kadir İnanır…” Fenerbahçe 9 maçta 19 sarı ve 1 kırmızı kart görmüş. Son olarak Alex yanlış bir yorumla kırmızı kart görmese bu alanda da zirvede olacaklarmış. Halbuki sezon başından beri Fenerbahçe aleyhine başta son Karabük maçında olmak üzere o kadar çok verilmesi gereken kartlar ve penaltılar (daha önceki maçlarında) var ki onlar hakemler tarafından doğru, korkmadan ve objektif bir kararla verilmiş olsaydı, bu tablo değişecekti… Zaten bizim işimiz de bu tablonun doğru olup olmadığı değil, bu örneği zaten ‘hangi verimiz, bilgimiz doğru ki bu doğru olsun’ yada ‘her veriyi doğru kabul etmeyelim’ anlayışıyla verdim… Kaldı ki aynı şekilde Fenerbahçe aleyhine de ligin başından beri yanlış kararlar (verilmeyen penaltılar, sayılmayan goller) sıkça verildi. Bu neredeyse her takım için geçerli… Hakemler her takımı yakıyor ve kayırıyor… Burada her hafta ‘hakemler kimi yaktı, kime puan kazandırdı’ diye çetele tutacak değiliz. Zaten amacımız bu olmamalı…
Nasıl olacak bilmiyoruz ama Türkiye’de bu hakemlerle ligler bir şekilde biter ama kavga dövüş hiçbir zaman bitmez, eksik olmaz… Tez zamanda başta federasyon olmak üzere gerekli tedbirleri almalı yoksa maçlardan çok hakemleri konuşmaya devam ederiz ve ülke futbolu olarak yerlerde süründüğümüz bir ortamda daha da dibe batarız… Rum takımı olan Apoel, Zenit, Shaktar ve Porto’nun olduğu grupta lider olarak devam ederken bizim Türk takımlarımız da her zaman yerinde saymaya devam ederler…
TARAFTARLAR…
Taraftar sayıları da ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamına paralel olarak gittikçe azaldı. Hem federasyonumuzun haftada 2-3 maç oynatması, hemde saolsun kulüp yöneticilerinin maç biletlerine fahiş rakamlar belirlemesinden dolayı taraftar da artık maçlara gitmemeye başladı. Son olarak Beşiktaş yöneticilerinin Dinamo Kiev maçı biletlerinde % 40’a varan indirime gitmesi olumlu bir gelişmeydi…
Şu kesin bir gerçekki, takımları takım yapan taraftarlardır. Onlar olmasa takımlar da olmaz. Taraftarla aran iyi olacak ki, maçlarını izlemeye gelecek sana bir katkısı olacak… Ama sen ülkenin içinde bulunduğu ekonomik refah düzeyine göre bilet fiyatları belirlemek yerine ‘yolacağım kadar yolayım’ mantığıyla hareket edersen gün gelir boş tribünlere oynarsın…
Almanya’da Bayern Münih takımının Bundesliga’daki son 141 lig karşılaşmasının içeride – dışarıdaki tüm biletlerinin satıldığını düşünürsek o takımın yönetiminin bilet fiyatlarını makul bir rakama çektiği kanaatine varabiliriz. Yada ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumun taraftarlar nezdindeki ortak ve karşılanabilir bir rakama indirgendiğini söyleyebiliriz. Belki Bayern büyük bir örnekti ama geçen sezon küme düşen Frankfurt takımının da kendi sahasında 47.000 seyirci ortalamasına sahip olduğunu da hatırlatmak isterim. Bugün bizde ise özellikle 4 büyük takımımızın maçlarında derbi maçları harici seyirci ortalaması bir hayli düşüyor. Belki Fenerbahçe’de durum biraz daha iyi, çünkü onların kombine satışı diğer takımlardan öndeydi…
Soru ile kapatayım yazımı : Tuttuğunuz takımın maçına 50 TL (en ucuzu bu) vererek her maçına gider misiniz ???
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR
-
Aşağı yukarı 22-23 yıldır futbolu yakından takip ederim ve sürekli içindeyim. Bazı anlar vardır yıllar geçse de asla unutulmaz. Nesilden nes...
-
Yeri geldiğinde küçük çaplı takımınıza büyük başarılar sığdırıp kariyerimize unutulmaz şampiyonluklar kazandıran takımınızın kilit oyuncular...
-
Aralık 2019’da ortaya çıkan ve etkisi yavaş yavaş tüm dünyaya yayılan koronavirüs salgını, binlerce insanın canına mâl olurken, NBA ...
-
Tüm dünya genelinde futbol ve basketboldan sonra en fazla izlenen, en fazla sponsoru olan, reklam ve pazarlama alanında çok önemli rakamla...
-
"O Şampiyonlar Ligi kupasını istiyorum. Bu son senem. Ronaldo ve arkadaşları kağıt üstünde bizden daha iyi olabilir ama bu sene her ş...