10 Aralık 2012 Pazartesi

'Hatalıyım' Demek Büyük Bir Erdem...

Tarih 17 Kasım 2012... Eskişehirspor - Fenerbahçe mücadelesi...Hani günlerce konuşulan Fırat Aydınus'un Caner'i haksız yere oyundan attığı ve 1-1'lik sonuçla biten maç... Hani, maç 0-0 devam ederken 26.dakikada Eskişehir'li Veysel ile Fenerbahçe'li Caner'in ikili mücadelesinden sonra Veysel'in faule maruz kaldığını düşünerek, "Bunu da mı vermeyeceksin lan" sözünü edip pozisyondan uzaklaşması ve hakem Fırat Aydınus'un bu sözü duyduktan sonra arkasına baktığında olay yerinde sadece Caner'i görüp tamamen kendi inisiyatifiyle F.Bahçe'li oyuncuya kırmızı kartı çıkardığı an...

Çok tartışıldı, yazıldı, çizildi... Fırat Aydınus, 4.hakeme neden sormadı, o söze kırmızı kart çıkarılmalı mıydı? Hakemin Caner'e takıntısı mı vardı? Komplo teorileri uzadı da gitti. Sonuç çok net: Kamuoyu hiç bir şekilde tatmin olmadı...

................

Tarih 8 Aralık 2012... Yani söz konusu maçtan 3 hafta sonrası. Yer Signal Iduna Park. Dortmund, sahasında Wolfsburg'u ağırlıyor ve maçtan önce net bir şekilde favori olan taraf. Henüz 6.dakikada öne geçer ev sahibi. Maçın kıvılcımını yakacak o talihsiz pozisyon ise 35.dakikada yaşanacaktır. O dakikada Dortmund'lu Schmelzer'in çizgi üstünde topa elle dokunduğu yorumunu yapan orta hakem Wolfgang Stark, penaltı kararı verir ve maç 1-1 olur. 10 kişi kalıp morali bozulan Dortmund, ilk yarı bitmeden ikinci golü de kalesinde görür. İkinci yarı 2-2'yi yakalasa da 73'te bir gol daha yer ve maçı 3-2 kaybederek Bayern'in tam 14 puan gerisinde şampiyonluk hayallerini Kaf Dağı'nın ötelerine bırakır...
Maçı izleyen her insan, kararın % 100 hatalı olduğunun ve maçın kırılma anının olduğu konusunda hemfikir. Peki Dortmund 1-0 öndeyken olan bu hatalı karar ve sonrasında 10 kişi kalan takımın hakkı yenmemiş midir? Tabiiki öyle ama hakem de hata yapar evet, onlar da bizler gibi insanlar. Herkes gibi onlar da hata yapmaya meyillidirler. Bizim bazen TV başındayken tekrar tekrar izlediğimiz ve 3-4 dakikada bile net yorum sahibi olamadığımız pozisyonlara 'an'lık kararlar vermeleri gerekiyor... Şüphesiz hakemlik her açıdan ÇOK ZOR bir meslek...

Burada Stark'ın nasıl bir hakem olduğunu sorgulayacak değilim. Sadece hatırlatma babında şunu ekleyebilirim; 19 Eylül'de Old Trafford'daki M.Unıted - G.Saray mücadelesinde Umut'un pozisyonuna penaltı çalmayan ve maç boyu kararlarında tutarsızlık gösteren ve hatta Almanya dahil birçok ülkede de acımasızca eleştirilen hakemdi kendisi...

Çok eleştirilse de / eleştirsek de maç sonrası Stark'ın açıklamaları ise başta bizim ülkemizdeki hakemlere ve tüm dünyaya ders verecek ve kamuoyunu da fazlasıyla rahatlatacak düzeydeydi. Stark, maçtan hemen sonra, Fırat Aydınus'un yapamadığını yaparak "Soyunma odasında pozisyona tekrar baktım ve ne yazık ki gördüğümü yanlış yorumlamışım. Gerçekten üzgünüm. Böyle bir hata olmamalıydı. Kırmızı kart ve penaltı tamamen yanlış bir kararmış." diye konuştu. Bu açıklamadan sonra Almanya Futbol Federasyonu'da kırmızı kart gören Schmelzer'e ceza verilmeyeceğini açıkladı. 

Nereden nereye işte... Bir yanda hatasını hemen kabul eden ve özür dileyen bir hakem... Diğer yanda ise sus pus olan TFF, Merkez Hakem Kurulu ve konuşma yasağı olan Fırat Aydınus... Artık zincirleri kırmak lazım, bu kötü gidiş polemikleri, tartışmaları, kavgaları her zaman fitilleyecektir ve sonunda da her zamanki gibi Türk Futbolu kaybedecektir...



twitter.com/serdarsozkesen

29 Kasım 2012 Perşembe

Ertuğrul Sağlam, Di Matteo...

Tarih 07.10.2008... Beşiktaş, ligin 6.haftasında Hacettepe engelini 2-1 ile geçtikten bir gün sonra teknik direktör Ertuğrul Sağlam, "Kendime olan saygım, Beşiktaş'a olan Sevgim ve Türk antrenörlüğünün saygınlığı için istifa ediyorum” diyerek Beşiktaş defterini sonlandırıyordu...

Daha sezonun başı... 6 haftada alınan 4 galibiyet, 2 beraberlik... F.Bahçe'nin 8, G.Saray'ın 3 puan önünde bir puan tablosu ile herşey yolunda... Fakat UEFA'da 1-0 kazandıkları Metalist Kharkiv maçının rövanşında Ukrayna'da alınan 4-1'lik mağlubiyet ve Avrupa'ya erken veda... 'Bir maç' uğruna, bir başarısız sonuç sonrası bir daha geri dönüşü olmayan yola götüren karar... Ligde bu kadar başarılıyken, o maça kadar Avrupa'da esamesi okunmayan, hatta bu maç sonrası tanınmaya başlayacak olan Metalist takımına eleniş ve sonrasında camiadan ve medyadan gelen tepkilerin , çatlak seslerin önüne geçilemeyecek kadar çığ gibi yükselmesi...

'Adam gibi adam' cümlesinin baş muhatabı, Liverpool zaferi ve hezimetinin sahibi genç teknik adam, şüphesiz bu ağır yükü kaldıramadı ve Metalist maçı sonrası Yıldırım Demirören yönetiminin vakit kaybetmeden arkasından hemen teknik adam arayışlarına başladığını da ekleyerek, "Yüzüme karşı böyle bir görüşme olmadığı dense de arkandayız dense de bu kadar inandırıcı olmayan söylemleri duyduktan sonra artık burada olmamız mümkün değil. Türkiye'de yerli hocayla yabancı hocaya yapılan çifte standardın ortadan kaldırılmasını istiyorum” diyerek bir Türkiye gerçeğini de sağlam bir duruşla şekilde ortaya koymuş ve dile getirmiş oldu...

Yıllar geçse de hala her İnönü'ye gelişinde taraftarın sahiplendiği ve her fırsatta sevgisini dile getirdiği Ertuğrul Hoca; son olarak, "Taraftarlarımız geldiğim günden bu yana bana destek verdi. 'Adam gibi adam Ertuğrul Sağlam' dediler. Görevime adam gibi başladım, adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum” diyerek noktayı koydu...

........................................

Abramovich'in adeta diktatör edasıyla yönettiği Chelsea'den nasibini almış ve tescilli kovulmuş son teknik adamı Di Matteo... Rus milyarderin en büyük hayali olan Şampiyonlar Ligi Kupası'nı Londra'ya getiren bir teknik adam dahi olsanız, Chelsea'de işiniz asla garanti değildir ve bir gün o hazin sonu mutlaka yaşayacaksınız demektir...

3 Mart 2012'de Villas Boas yönetiminde alınan WBA mağlubiyeti sonrası, yaptığı en iyi iş olan 'teknik adam kovma' görevini başarıyla uygulayan Abramovich, aynı zamanda eski Chelsea futbolcusu İtalyan Di Matteo'yu göreve getirdi. Bir başka deyişle ateşin tam ortasına attı... Mourinho sonrası geçen 5,5 yıldaki altıncı teknik adam olarak tarihe geçiyordu İtalyan futbol adamı... Ayağının tozuyla 2,5 aylık dönem içerisinde takımına FA Cup şampiyonluğu getiren genç teknik direktör, Rus milyarderinin tam 9 sene boyunca hasretini çektiği, o kupa için milyar dolarlarını saçmaktan asla imtina etmediği Şampiyonlar Ligi Kupası'nı da kimselerin ihtimal vermediği bir anda hem de rakibinin sahasında Beyern Münih'ten alıyor ve tarihe geçiyordu...

Tarih, 20 Kasım 2012. Juventus ve Shakhtar Donetsk ile kıyasıya bir yarış içerisinde yer aldığı Şampiyonlar Ligi grubunda İtalya'da Juventus'a konuk olan Mavi - Beyazlılar sahadan 3-0'lık mağlubiyetle ayrıldı ve Abramovich, gözünü dahi kırpmadan, en büyük hayalini kurduğu kupayı kendisine veren teknik adamı Di Matteo'ya maçtan saatler sonra kapıyı gösterdi. Hem de Premier Lig'de lider M.City'nin sadece 4 puan gerisinde iken... Demekki Rus patron, olası Juventus mağlubiyetini düşünerek kafasında zaten silmişti Di Matteo'yu... 42 yaşındaki Matteo ise, bu durum karşısında yine mütevazi şekilde, "Formasını severek giydiğim, kalbimin başarısı için attığı takımlardan olan Chelsea'nin başında bulunduğum için onur duydum. Chelsea'de kısa sürede elde ettiğimiz başarılar ve aldığımız kupalardan dolayı da gurur duyuyorum." diye konuşmuştu...

Şüphesiz bu kovuluşun, Abramovich tarafından en büyük gerekçesi, Juventus mağlubiyeti sonrası takımın Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkmasının artık çok zor oluşundandı. Artık her şey Chelsea'ye bağlı değildi. Son maçta sahalarında Nordsjaelland'ı yenseler dahi, Shakhtar ile Juventus berabere kalırlarsa Şampiyonlar Ligi'nden eleneceklerdi... Şimdilerde ise İspanyol Benitez, taraftarların hiç de sıcak bakmamasına rağmen ateşten gömleği giydi ama herkesin bildiği gibi onun da sezonu tamamlayamama şansı, tamamlama şansıyla eşit...
Ertuğrul Sağlam ve Di Matteo... İkisi de genç yaşlarda formasını giydikleri takımlarda teknik adam görevlerine getirildiler... İkisi de kendi liglerinde çok başarılı oldukları bir dönemde Avrupa Kupası maçlarından dolayı istifa etmek zorunda bırakıldı ya da görevine son verildi... 

Yıldırım Demirören ve Abramovich... İkisinde de çok para var. Tabii ki Rus olanın daha fazla ama ülkelerinde futbol endüstrilerine göre gayet iyi durumdalar. İkisi de göreve geldiklerinden bu yana kulüplerine inanılmaz para aktardılar... ve ikisi de teknik adamlara karşı zaafları olan, bir çırpıda kapı önüne koyacak kadar da vizyonsuz olan kulüp sahipleri... Allah'tan Beşiktaş, Demirören'den kurtuldu ama Chelsea'nin Abramovich'ten kurtulması şimdilik pek de mümkün görünmüyor...

twitter.com/serdarsozkesen

20 Kasım 2012 Salı

Hep mi Futbol? Nereye Kadar?

Futbola bu kadar fazlasıyla adanmış hayatlarla bir adım öte gidemeyiz...

Spor, sadece futbol demek değildir. Bizim ülkemizde futbol; nefret, kin, hesaplaşma, tartışma, polemik, kıskançlık ve sahtekarlık üzerinden konuşuluyor... Bu kıstaslar üzerinden insanlar birbirlerine düşman oluyor...

Futbolun bu denli ülke gündeminden de hatta her şeyden de ön planda olmasından dolayı kimi hakemlere düdük astırılıyor, kimi yöneticiler hayatlarına kast etmeye çalışıyor, kimi bir pozisyon uğruna çoluğu çocuğunun üzerine yeminler ediyor, kimileri ise para uğruna, rant uğruna kulübünü dahi dolandırıyor... 
'Skor' uğruna hayatlar mahvoluyor, bir 'gol' uğruna kulüpler dostluklarını bozuyor ve bir pozisyon uğruna ülkedeki tüm dert, sıkıntı, iç savaş hali unutuluyor ve sürekli tüm kanallarda yeşil sahalardaki neredeyse birbirlerini gırtlaklayacak noktaya gelen futbolcular ve ağızlarından salyalar akan yöneticileri gözümüze sokuyorlar...

Bu ülkede spor denilince sadece futbol yok ve olmamalı da. Basketbol var, voleybol var, var da var... Evet futbol, dünyanın en gözde sporu ama hayatımızın neredeyse tamamına hükmetmesi ne kadar doğru? ve daha ne kadar futbolla yatıp, futbolla kalkacağız? Ne olur artık gözlerinizi açın, farklı hislere kapılmak adına basketbol maçları izleyin, takip edin. Tenis maçlarındaki heyecana kapılın ve voleybol maçlarındaki rekabeti gerekirse yerinde yaşayın.

Şimdi kafaları dağıtma zamanı... Bırakın futbolcular, yöneticiler, yorumcular birbirlerini yiyip dursunlar. Siz onlara hiç aldırış etmeyin, TV izlemeyin gerekirse... Gelin hep beraber parkelere, spor salonlarına, kortlara gidelim...

twitter.com/serdarsozkesen

14 Kasım 2012 Çarşamba

Süper Lig'in Ofansif Resmi...

11 haftası geride kalan Süper Ligimizde, 4 büyük takımımızın orta saha ve hücum bölgesindeki futbolcuların bireysel performanslarının takımlarına olan etkisi hakkında bir görüş, bir yorum yada performans değerlendirmesini içeren bir istatistik hazırladım. Öncelikle şunu belirteyim tüm istatistiki bilgiler http://tr.matchstudy.com adresinden alınmıştır. Derleme ise şahsıma aittir...

Sizler de aşağıdaki istatistiki bilgilere bakarken eminim bir değerlendirmeye sahip olacak, takımların puan durumundaki sıralamalarının sebepleri hakkında bir görüşünüz olacak ve Süper Lig'i bir de bu istatistiki görüntüsüyle analiz edeceksiniz... 

Takımların daha fazla gol atması yada daha az gol atmasının nedenlerini irdeleyecek, oyunun 2. ve 3. bölgesindeki oyuncuların bireysel performanslarının takımın geneli hakkındaki görüntüsünü okuyacak ve 3'te 1'i tamamlanan ligimizde takımların puan tablosundaki yerlerinin ileride daha iyi yerlere gelmesi için görüşleriniz ve fikirleriniz olacaktır...

İşte 4 büyük takımımızın orta saha ve gol bölgesindeki oyuncularının (daha fazla forma şansı bulan) bireysel performanslarına dayalı istatistiki bilgileri :

twitter.com/serdarsozkesen

30 Ekim 2012 Salı

2-0'ın Laneti...

Geçen hafta Avrupa’da bilhassa 2-0’ın laneti yaşandı. Nasıl mı? Maçın herhangi bir zamanında 2-0 gibi çok avantajlı skora sahip takımlar, konsantre kaybı mıdır, geç gelen adalet midir yoksa başka bir sebepten midir bilmem skor avantajlarını koruyamayarak ya maçı zar zor berabere bitirdiler yada kaybettiler. Bu örnekler çok olunca bende bazılarını derledim. İşte tablo :

2-0’ın lanetinin şüphesiz en üst sırasında Roma olmalı. Çünkü daha geçen hafta gittikleri Genoa deplasmanında dakikalar 15’i gösterdiğinde skor tabelasındaki 2-0’lık Genoa üstünlüğü başta Romalı taraftarlar olmak üzere teknik adam Zeman için de tam anlamıyla bir kabustu ve kalan zamanda bırakın kazanmayı tüm hesaplar bu dakikadan sonra beraberlik için yapılmaya başlanmıştı. Kısa süreli şoktan sıyrılan Totti ve arkadaşları çok geçmeden önce soyunma odasına 2-2 ile girdiler daha sonra da maçı 4-2’lik fantastik skorla tamamlayıp Avrupa’da “haftanın takımı” olmuşlardı. Bu hafta ise sahalarında ağırladıkları Udınese karşısında da net favoriydiler. Zeman’ın 4-3-3’lük taktiği ile bu sezon fazlasıyla gollü maçlar oynuyorlardı. Son haftaların formda ismi Arjantinli genç forvet Lamela ile daha yarım saat dolmadan 2-0’ı yakalayan Başkent temsilcisi devreyi 2-1’le kapattı. İşte herşey bundan sonra oldu. İtalya Ligi’nin yıllanmış şarabı Di Natale ile önce beraberliği yakalayan Udınese, 88’de aynı oyuncudan bir de penaltı ile skor yakalayınca Roma bir hafta önce 2-0’dan döndürdüğü maçın tam tersi şekilde 2-0’dan maçı 3-2 kaybetti. Atalarımız demiş; “Gülme komşuna, gelir başına”…

Merseyside derbisi… Dünya derbi literatüründe üst sıralarda kendine yer bulmuş önemli bir düello. Son yıllarda rakibine üstünlük kuran Gerrard’lı Liverpool ile ‘bonus’ Fellaini’li Everton… Merseyside derbilerinde her zaman maçtan önce ev sahipleri bir adım önde tahminleri yapılır. Fakat daha 20.dakikada tribünleri susturan Kırmızılılar, Nuri Şahin’in de ilk 11 başladığı maçta 2-0’ı yakalamıştı bile. İşte o dakikadan sonra Everton’lı oyuncular bir anlık silkelenme sonrası devre bitmeden 2-2’lik skoru yakaladı. Ne olup bittiğini anlayamayan Liverpool ise kalan dakikalarda skoru korumak istercesine futbol oynayınca büyük bir avantajı teperek maçı 2-2’lik beraberlikle noktaladı…
Bundesliga’da geçen sezonun flaş takımı M.Gladbach’tı. Sezon başında yıldız isimleri Reus’u satan fakat karşılığında Twente’den De Jong’u alan Favre’nin öğrencileri maalesef sezona iyi başlayamamış, ilk defa katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde de tam bir hayal kırıklığı yaşatmıştı. Temsilcimiz Fenerbahçe’nin Almanya’daki 4-2’lik şaşalı galibiyeti de hala akıllarda iken, her zaman sahasında rakiplerini fazlasıyla zorlayan Hannover deplasmanında işleri gerçekten çok zordu. De Jong’un sakatlığı da maç öncesi baş ağrıtıyordu. İlk yarı gol yoktu, ikinci yarı da iki takım da belli ki riskler alacaktı. İlk riski alan ev sahibi Hannover, daha 53.dakikada skoru 2-0’a getirecek rakibini iyiden iyiye strese sokacaktı. 69’da Favre 2 forvet birden sahaya sürünce hemen ilk meyve geldi ve 70’de fark 1’e indi. 77 ve 79’da 2 gol daha bulan M.Gladbach 9 dakikada maçı çevirerek belki de Bundesliga’nın ve Avrupa’nın bu sezon ki efsane maçlarından birini 3-2 ile kazanarak tarihe geçiyordu…

Evet futbol böyle bir şey işte. Boşuna dememişler, “Futbol 90 dakikadır” diye. Bir anlık hata, konsantre kaybı, rakibi küçümsemek yada futbol şanssızlığı direkt olarak skor tabelasını etkiliyor…

twitter.com/serdarsozkesen

17 Ekim 2012 Çarşamba

Sonu Baştan Belli Acı Bir Hikaye...

Milli takım yönetmek, sanattır... Her futbolcuya eşit mesafede durmak, beceridir... Maç içinde oyunu okumak, tecrübedir... Rakibi başarılı bir şekilde etüt etmek, hünerdir... Egolarından arınıp, sağ duyulu seçim yapmak ise hepsinden zordur... 

Biz, Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden (!) Estonya karşısında sidik zoruyla maç kazanalım, sonra da federasyon kişi başı 30.000 USD ikramiye dağıtsın, futbolcuların gururları okşansın ve şımarsın... Hollanda gibi bir dev karşısında kora kor bir futbol ve kaçırılan % 100 en az 5 pozisyon... Sonrasında Estonya karşısında rakibin kırmızı kart sonrası zorla gelen galibiyet. Romanya maçını ise yazmaya gerek yok, üretkenlik 0, pozisyon 0, baskı 0, herşey kocaman bir sıfırdı... En basitinden yapılan 39 ortanın sadece 2 tanesinin isabetli olması bile gerekli sonucu bizlere gösteriyordu... 
Yani tüm alametler, Macaristan maçı öncesi bize maçın şifrelerini veriyordu. Yine üretkenlikten uzak olacaktık, saman alevi gibi parlayan akınlarımız olacaktı. Yine ileride çoğalamayacak, bir - iki kişinin gününde olursa özel yeteneklerine muhtaç kalacaktık. Takım futbolunu kompak şekilde asla oynayamayacaktık. Gereksiz top kayıpları yapacak, aslında en büyük rakibimizin kendimiz olacağını asla göremeyecektik. Heyecandan zerre hisse almamış oyuncularla, ruhsuz, maç bitse de eve gitsek havasında zaman geçirmeye çalışacak, bize güvenenleri asla akıllarımıza getirmeyecektik...

Biz zaten Brezilya takıntısı olan bir milletiz. Brezilyalılara da ülkesini de pek alışamadık. Alex gibi bir efsaneyi 8 senenin ardından 8 dakika bile olmadan kapı dışına ittiriverdik. 1958 Dünya Kupası'na sırf mali konulardan dolayı hak ettiğimiz halde gitmedik, gidemedik... Varsın yine gidemeyelim Brezilya'ya, ne fark eder ki? Ne kadar koyar ki bize? Biz zaten her acının tiryakisi olmuşuz, bunu da unuturuz...
Son kullanma tarihi geçen futbolcularla yola çıkmak, yüzlerine bakıldığında net bir şekilde öz güveni kaybolmuş oyunculara tahammül etmek... Başarısız olacağım korkuları ve çaresizlik. Hep aynı senaryo, sonu baştan belli acı bir hikaye... ve eleme fobisi, play off fobisi... Kalibre olarak en az 2 kat aşağımızdaki takımlara verilen gereksiz imtiyaz, fazlasıyla gösterilen misafirperverlik... Şapkadan tavşan çıkartmak için teknik direktörlerin anlamsız iç çekişmeleri... Kadroya seçilen oyuncuların asla bilinmeyen seçilme yöntemleri. "Formda ve sürekli oynayan kadroya seçilir" mantalitesinin asla bir gösterge olmaması, bir laftan ibaret olması...

Evet son tren de kaçtı, umutlar ikibin bilmem kaç Dünya Kupası'na... Olsun, biz yine hiç bir Avrupa takımı ile eşleşmeden Dünya üçüncüsü olduğumuz 2002 Dünya Kupası'nın ve 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinin olduğu kasetleri izleyelim de biraz kendimize gelelim. Bir Dünya Kupası'nı daha evlerimizden ahlarla vahlarla seyredelim...

twitter.com/serdarsozkesen

5 Ekim 2012 Cuma

"Hiçbirimiz Bir Messi Olamayız!"

Ryan Babel, geçen hafta FİFA'nın resmi sitesine verdiği röportajda "Bir futbolcunun en verimli çağı 25-29 yaş aralığıdır. Böyle bakınca bence henüz tam olarak kendimi kanıtlayamadım. Potansiyelimi gösteremedim. Hiçbirimiz bir Messi olamayız; istesek bile!" diyerek hala kendisinden umutlu olduğunu dile getirdi... Babel, futbolcu fabrikası Ajax'ın son yıllarda Avrupa futboluna sunduğu önemli isimlerdendi. Henüz 21 yaşındayken kendisini Ada'da bulan (11,5 milyon paund) ele avuca sığmaz yetenekli ve bir o kadar da sorumsuz futbolcu. Benitez'li Liverpool'da bir türlü dikiş tutturamayan yıldız isim, oynadığı oyun tarzı ile zaman zaman forvette, çoğu zaman ise kanatlarda görev aldı, saha içinde değil de genelde saha dışındaki davranışlarıyla daha çok gündemde kaldı.

Dönem dönem ülkemizden özellikle G.Saray'ın gündemine aldığı Hollandalı, kendisini Ada futbolundan uzaklaştıracak ve yeni heyecanlara yelken açmasını sağlayacak o hamleyi çok ilginçtir ki bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden yaptı. 9 Ocak 2011'de takımının M.Unıted ile oynadığı Federasyon Kupası maçından sonra twitter hesabından maçın hakemi Howard Webb'in MANU formasıyla çekilmiş (fotomontaj) resmini paylaşınca önce federasyon yetkilileri tarafından hakkında soruşturma başlatıldı ve ceza aldı, daha sonra da Liverpool kulübü yıldız oyuncuyu 25 Ocak'ta Hoffenheim'a (7 milyon euro) sattı...


Burada da uslu durmayan Babel, takımının 7-1 kaybettiği Bayern Münih maçı sonrası, "Oyunumu geliştirmek için bir iki şey yapmam gerektiğini düşünüyorum. Gerçi sıradan bir takımda potansiyelinize tam olarak erişmeniz çok zor" diyerek aynı zamanda takımında mutsuz olduğunu açıkça ortaya koydu. Evet Babel kesinlikle yetenekleri ve potansiyeli doğrultusunda Hoffenheim oyuncusu değildi, o daha büyük bir takımda kendisini tekrar ispatlamanın derdindeydi. Fakat istikrarsızlığı ve sorumsuzluğu her zaman yeteneklerinden önce anılıyordu. Hoffenheim'da geçirdiği 1,5 sezonda da ortaya hiçbir şey koyamayan Babel, bu sezon başında henüz 26 yaşındayken kendisini futbola başladığı Ajax'ta tekrar buldu. 



Tekrar dönelim, yazımızın başındaki Ryan Babel'in, kendi potansiyelini yeteri kadar gösteremediğinden yakınarak bir yerde kendisine yön haritası da çizmiş olduğu söyleme. Peki bu potansiyel için Ajax, doğru bir yer miydi? Yada Hollanda? Tabiki hayır. Eğer kendisinden beklenilen patlamayı gerçekleştirebilecek bir kafa yapısına ulaşır ve buna uygun bir takım seçerse, örneğin A.Madrid - Schalke - Lyon - Marsilya ve hatta tekrar Liverpool gibi takımlarda pekala kendisini kanıtlama şansını daha çok bulabilir. Daha da derine gidersek şu an Ajax'ta oynayacağına Türkiye'de 3 büyüklerde dahi oynasa hedeflerine daha yakın ulaşabilme imkanı şimdikinden daha fazla olabilirdi.

Benim asıl dikkatimi çeken önemli ayrıntı ise, "Bir futbolcunun en verimli çağı 25-29 yaş aralığıdır." cümlesi oldu. Şahsi düşüncem burada kesinlikle haklı. Messi ve Ronaldo gibi fenomenleri bir kenara koyarsak eğer, oynadıkları zamanlarda dünyanın en iyi futbolcuları olarak gösterilen oyuncuların çoğunluğunun bu yaş aralığında patlama yaptıkları ve kariyerlerine çok önemli katkı yapan kupaları kazandıklarını görebiliyoruz. Ya da bu yaş aralığında büyük takımlara büyük paralarla transfer olduklarını net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. 

Misal; Zidane, 2001 yılında Juventus'tan Real Madrid'e rekor transfer bedeliyle hem de 29 yaşında geldi. Hem de ilk sezonunda Ş.Ligi şampiyonluğu yaşadı, en verimli olduğu 26-31 yaşları arasında 3 kez dünyanın en iyi futbolcusu seçildi Fransız efsanesi... Nistelrooy, 25 yaşında PSV'den M.Unıted gibi dev bir takıma geldi. 5 sezonda takımı adına toplam 139 gol kaydetti ve oynadığı dönemde dünyanın en iyi golcülerinden biri olarak anıldı. 30 yaşında Galacticos'a transfer olan Ruud, MANU ve Madrid ile gol krallığı ünvanlarına da ulaştı... Forlan, 22 yaşında M.Unıted'a transfer oldu ama yeteri kadar forma şansı bulamadı. Kariyerinin en büyük sıçramasını yapacağı takım olan Villarreal'e geldiğinde yaşı 25 idi. Sarı denizaltılarda muhteşem 3 sezon geçirdi, 28 yaşında A.Madrid'in yolunu tuttu. Orada da harika işler yaptı. 2 takımla da İspanya'da gol krallığı yaşadı...


Ronaldinho, 23 yaşında PSG'den Barcelona'ya geldi. İlk lig şampiyonluğunu ve Ş.Ligi şampiyonluklarını 25 yaşında gördü, Barcelona'nın 21.yüzyıla damga vurduğu total futbolun öncülerinden biri olarak tarihe geçti. Barcelona formasıyla 2 sezon üstüste dünyanın en iyisi seçildi... Eto'o, 23 yaşında tanıştığı Barcelona formasıyla inanılmaz işler yaptı, sayısız gol attı, 3 lig 2 Ş.Ligi şampiyonluğu yaşadı. 28 yaşında İtalyan devi İnter'e transfer oldu, sezonu 3 kupayla kapatıp efsane bir sezon geçirdi... Kaka, 22 yaşında geldiği Milan'da 25 yaşında kaldırdıkları Ş.Ligi şampiyonluğundan sonra aynı sene dünyanın en iyi fubolcusu ödülüne layık oldu... Örnekler bitmez, uzar gider. Kanaatimce Ryan Babel, kariyeri boyunca aslında en önemli artısını bu açıklamasında göstermiş. Şu anda da 26 yaşında olduğuna göre elini çabuk tutup, çok çalışıp kendisinden beklenilen patlamayı yapması ve hatta bu yolda Robben, van der Vaart, Sneijder, Kuyt gibi abilerini örnek alıp rüştünü tekrar ispatlaması gerekiyor. Yoksa o da yeterince parlayamadan sönen yıldızlar gibi tarihte sadece adıyla anılacak. Aquilani gibi, Ernesto Sosa gibi, Drenthe gibi, Capel gibi, Baptista gibi, Saviola gibi, hatta Reyes gibi...


İşte Ryan Babel'in 4 sezon kaldığı Liverpool kariyerinden muhteşem görüntüler...




twitter.com/serdarsozkesen

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR