Kalemi elime alıp bir şeyler karalamayalı meğer ne de uzun zaman geçmiş. Siz deyin havaların aşırı sıcaklığından ve sezonun henüz başlamamasından, ben diyeyim bazı özel durumlar ve iş - güç dengesindeki terazinin benim aleyhime olan eşitsizliğinden...
Bir futbol yazanı olarak açıkçası Euro 2012'nin ardından kendimi dinlemeye almış ve sadece gözlemleme metoduyla futbolu ve diğer spor dallarını inceden inceye süzmeye başlamıştım. Futbolda değişen bir durum yoktu. Yine büyük kulüplerimizin sözde büyük (!) yöneticileri ulu orta naralar atıyor ve kendilerine uygun taraftar profillerini de arkalarına alarak zaten gerilmiş ve içi geçmiş futbol piyasasını da yine başka tür kaoslara götürüyorlardı.
İşte tam bu noktada nasıl durulunur, nasıl duyarsız kalınır, nasıl biraz rahat nefes alınabilirdi bilmem ama bir an önce yaklaşan tehlikenin varlığını fark edip acil çözümler üretmenin de zamanı gelip geçiyordu. Geçmişte aynı tribünde farklı taraftarların bir arada maçları izlediği kaliteli ve paylaşımcı taraftar profilleri bugün maalesef temsil ettikleri takımları ailesinden dahi üstün görüp, bu yolda rakibimi geçmek için her yol bana uyar mantalitesiyle kulüpleri yönetmeye ve yükseltmeye çalışan (aslında daha da gerileten) yönetici büyüklerimiz yüzünden fazlasıyla dejenere oldu...
'Spor dostluk ve kardeşliktir' klişesi yada 'Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim' düsturu hep satırlarda kaldı, unutuldu ve sadece elem verici bir durum karşısında hatırlanıldı. Oysa dostluk ve kardeşlik yada ahlaklı sporcu ve taraftar olabilmek bu kadar mı zordu? İpleri tamamen yöneticilerin ağzından çıkacak zihniyete veren ve onlara sonsuz prim tanıyan bir profil mi, yoksa kaybetmenin de bir sonuç olacağı düşüncesini erdemli bir şekilde kabul edip rakibini tebrik eden ve takımını iyi gününde de kötü gününde de yalnız bırakmayan bir taraftar profili mi daha güzel duruyor?
Neredeyse aynı evin içinde farklı takımları tutan kardeşlerin yada akrabası olduğu fakat rakip takıma gönül vermiş diğer yakını ile konuşmayan, sırf bu yüzden tartışan ve bunu ailesine, işine ve sosyal yaşantısına yansıtan bir toplum oluverdik. Bizi birbirimize kırdıran, farklılaştıran her ne varsa artık bunları görmeli ve çevremize de anlatmalı, bu bataklığa düşmüş taraftarlara sağlam bir 'el' atarak sporun dostluk ve kardeşlik anlamına geldiğini hatırlatmalıyız... Bunu ilk biz yapmalıyız hem de daha fazla geç olmadan, daha fazla kan dökülmeden...
Liglerimiz de başlıyor, umarım bu sezon geçmiş yıllardaki sezonlardan çok daha çekişmeli, çok daha dostane, çok daha kaliteli ve taraftarların sadece futbol izleyecekleri bir sezon olur...
twitter @serdarsozkesen
14 Ağustos 2012 Salı
2 Temmuz 2012 Pazartesi
Euro 2012 Üzerine...
Son 1 senesinde futboldan anlayanın da anlamayanın da
sürekli ekrana çıkartıldığı, sosyal medyadan sokaklara kadar sadece 'şaibe'nin
konuşulduğu ve böylesine bir ortamda adeta bilgi kirliliğinin nefes alış
verişlerimizi dahi etkilediği karanlık günlerin sonuna bir hızır gibi
yetişmişti Euro 2012...
Çeyrek final takımlarında Hollanda ile beraber sadece Rusya
yer alabilirdi, diğerleri ise sürprize izin vermemişti. Portekiz, ölüm grubundan
çıkışının mükafaatını 'Çekler'le eşleşerek alıyordu ve turnuvanın tamamında
müthiş bir özveriyle harika oynayan Ronaldo ile rakibini geçerek son 4'e kalan
ilk takım oluyordu... Olağan favori Almanya ise zayıf rakibi Yunanistan
karşısında fazla zorlanmadan yarı final biletini cebine koyuyordu... Turnuva
boyunca sadece 3 defa penaltı verilmesi ve bunların ikisinin toplamda 4 maç yapan Yunanlıların lehine
çalınması da dikkat çekici bir ‘istatistik’ olarak önümüze çıkıyordu…
Euro 2012'ye haliyle de bir çok anlam yüklemiştik. Ne
saha içinde ne saha dışında kimsenin aklına komplo teorisi gelmeyecek, çatır
çatır mücadele izleyecek ve gözlerimizin pası silinecek kadar da futbola
doyacaktık...
... ve Almanya ile İspanya'nın baş favori olduğu, çoğu
otoriteye göre Dünya Kupası'ndan dahi zor bir turnuva olan Avrupa Şampiyonası 8
Haziran 2012 itibariyle evlerimize konuk oluyordu... Herkes hazırdı, maçları
statlarda izleyemesek de evde koltuklarımızda son 1 yılın acı senaryolarını ve
hayal kırıklıklarını beynimizden kazıyarak büyük bir heyecanla bekliyorduk...
Hem Türkiye'nin 1 numaralı hakemi Cüneyt Çakır da haklı gururuyla şampiyonadaki
yerini alacak ve göğsümüzü kabartacaktı...
Evsahibi ülkelerden Polonya'nın Rusya ile beraber
favori olarak gösterildiği A grubu... Rusların grubun en güzel futbolunu
oynadıkları ve attıkları 5 golle yine grubun en golcü takımı olmalarına rağmen
elenişleri sonrası, çeyrek final öncesi 'göze hoş gelen futbol anlayışı'nı
destekleyen biz futbolseverleri de bir kaygı almıyor değildi. Savunması
ile sonuca gitmeyi artık felsefesi yapmış Yunanistan'ın sıkıcı futbolunu 1 maç
daha izlemek bizlere ızdırap gibi geliyordu...
Ölüm grubunda ise turnuva takımı Almanlar güle oynaya
herkesi yenerek çeyrek finale çıkarken, turnuvanın en büyük sürprizinde ise en
üst satırda Hollanda yer alıyordu. Portekiz ve Danimarka'ya kaybeden
Portakallar '0' çekerek adeta 'utanılacak bir son' ile ülkelerine dönüyorlardı...
Kalan 2 grupta ise sürpriz olmuyor ve İspanya ile
İtalya, İngiltere ile Fransa son 8 arasına kalıyorlardı... Polonya'dan sonra
bir diğer evsahibi ülke Ukrayna'da hakem Viktor Kassai'nin çizgiyi geçen gollerini vermeyerek önayak olduğu
İngiltere maçı sonrası turnuvanın geri kalanını evinden takip etmek zorunda kalıyordu...
Türkiye'nin en büyük spor sitesi www.sporx.com da HAFTANIN BLOG YAZISI seçildi... http://my.sporx.com/blog/euro-2012-uzerineSXBLQ15056SXQ
Kalan 2 çeyrek final eşleşmesi ise isimleri büyük
takımların mücadelelerine sahne oluyordu. İspanya daha önce hiç bir resmi
müsabakada yenemediği Fransa ile eşleşiyor ve rakibini 2-0'lık sonuçla ve
fazlasıyla rahat bir oyun karşılığı devre dışı bırakarak hem rakibi karşısındaki
'makus talihi'ni değiştiriyor, hem de eşleşeceği Portekiz'i beklemeye başlıyordu...
İngiltere ile İtalya eşleşmesi ise karşılaşma öncesinde dahi uzatmaya gitmesi
en muhtemel maç olarak görünüyordu. İtalyanlar, tecrübeli ve bir o kadar da
kaliteli oyuncuları Pirlo ve Buffon'un etkili oyunlarıyla rakiplerini penaltı
atışları sonrası eleyerek yarı finalde Almanların rakibi oluyordu...
Sona kalan 4 takım da kesinlikle geldikleri yeri mücadeleleri, rakiplerine oranla daha pozitif futbol anlayışlarıyla beraber sonuna kadar hak etmişlerdi. Cristiano Ronaldo, geçen sezon Barcelona'nın ipini çeken ve bir yerde Guardiola'nın dahi gidişini direkt etkileyen performansının bir benzerini bu defa Portekiz Milli Takımıyla İspanya karşısında da tekrarlayacak mı sorusu 'İber Yarımadası Derbisi' öncesi fazlasıyla gündemdeydi... Türk hakemliğinin adeta zirve yaptığı maçta Cüneyt Çakır'ın düdük çalması da ayrı bir gururumuzu okşadı. Heyecanlı ve zevkli geçmesi beklenen karşılaşma maalesef beklentilerin altında sıkıcılıkla devam edince İngiltere - İtalya maçı gibi karşılaşma golsüz sonuçlanıp uzatmalara kaldı. İspanya uzatmalarda fizik olarak biten rakibinin üzerine çok gitse de tabelayı değiştirecek skoru bir türlü bulamadı. Penaltı atışları sonucunda ise Boğalar, komşularını göz yaşlarıyla evine gönderiyordu...
Adeta erken final gibi bir eşleşme olan Almanya - İtalya yarı final maçı ise diğer yarı final maçının aksine fazlasıyla heyecanlı ve gerilimli bir mücadeleye sahne oldu. Bir yanda resmi turnuvalarda daha önce İtalya'yı hiçbir zaman eleme başarısı gösteremeyen Almanlar, diğer yanda Avrupa Şampiyonları'ndaki 3 yarı finalinde de gol dahi atamayıp galibiyete hasret İtalya... Uslanmaz, ele avuca sığmaz Gana asıllı yıldız oyuncusu Balotelli'nin turnuvaya damga vurduğu maçta güçlü Almanları mükemmele yakın bir futbolla devirdiler ve yarı final başarısızlıklarını da bitirdiler. Evet İtalya, grup maçlarında ayrı grupta yer aldığı İspanya'nın finalde rakibi olurken, favori Almanların ise elenmesi çoğu otoriteyi ve futbolseveri de açıkçası şaşırtıyordu... Prandelli'nin Gök Mavilileri bu başarıyı kesinlikle hakediyor, en büyük alkışı alıyordu...
Nasıl yüzyılın kalecisi Buffon ise, yüzyılın takımı da Barcelona'ydı... Oynadıkları uzay futbolu ve dünyada alınmadık kupa bırakmayan, tam bir koleksiyon canavarı olan Katalanlar, başarılarıyla doğru orantılı İspanya Milli Takımı ile de yüzyılın milli takımı olmaya kararlıydı. Euro 2008 ve 2010 Dünya Kupası şampiyonluğundan sonra hat-trick yapma zamanı gelmişti. Finalde, mütevazi kadrosu ve geçmiş yılların sıkıcı İtalya'sını bir anlık unutturan ve kaybetse de gönüllerin şampiyonu olacak bir rakip vardı karşılarında. Baştan sona üstün oynadıkları karşılaşmayı da 4-0 gibi net bir skorla kazanıp 3 büyük futbol organizasyonundan da başları dik ayrılıyordu. Bu ne muhteşem bir başarıydı... Tarih onları artık 'yüzyılın takımı' olarak anacaktı. Prandelli'nin İtalya'sı ise turnuvanın başından beri oynadığı futbol, karakter ve duruş ile de her kesimin sevgisini kazanıyordu...
twitter @serdarsozkesen
Adeta erken final gibi bir eşleşme olan Almanya - İtalya yarı final maçı ise diğer yarı final maçının aksine fazlasıyla heyecanlı ve gerilimli bir mücadeleye sahne oldu. Bir yanda resmi turnuvalarda daha önce İtalya'yı hiçbir zaman eleme başarısı gösteremeyen Almanlar, diğer yanda Avrupa Şampiyonları'ndaki 3 yarı finalinde de gol dahi atamayıp galibiyete hasret İtalya... Uslanmaz, ele avuca sığmaz Gana asıllı yıldız oyuncusu Balotelli'nin turnuvaya damga vurduğu maçta güçlü Almanları mükemmele yakın bir futbolla devirdiler ve yarı final başarısızlıklarını da bitirdiler. Evet İtalya, grup maçlarında ayrı grupta yer aldığı İspanya'nın finalde rakibi olurken, favori Almanların ise elenmesi çoğu otoriteyi ve futbolseveri de açıkçası şaşırtıyordu... Prandelli'nin Gök Mavilileri bu başarıyı kesinlikle hakediyor, en büyük alkışı alıyordu...
Nasıl yüzyılın kalecisi Buffon ise, yüzyılın takımı da Barcelona'ydı... Oynadıkları uzay futbolu ve dünyada alınmadık kupa bırakmayan, tam bir koleksiyon canavarı olan Katalanlar, başarılarıyla doğru orantılı İspanya Milli Takımı ile de yüzyılın milli takımı olmaya kararlıydı. Euro 2008 ve 2010 Dünya Kupası şampiyonluğundan sonra hat-trick yapma zamanı gelmişti. Finalde, mütevazi kadrosu ve geçmiş yılların sıkıcı İtalya'sını bir anlık unutturan ve kaybetse de gönüllerin şampiyonu olacak bir rakip vardı karşılarında. Baştan sona üstün oynadıkları karşılaşmayı da 4-0 gibi net bir skorla kazanıp 3 büyük futbol organizasyonundan da başları dik ayrılıyordu. Bu ne muhteşem bir başarıydı... Tarih onları artık 'yüzyılın takımı' olarak anacaktı. Prandelli'nin İtalya'sı ise turnuvanın başından beri oynadığı futbol, karakter ve duruş ile de her kesimin sevgisini kazanıyordu...
twitter @serdarsozkesen
12 Haziran 2012 Salı
Christoph Daum vs. Ergin Ataman...
1993 – 1994 sezonun devre arası… Beşiktaş o zamanlar 16
takımlı oynanan ligde lider G.Saray’ın 10 puan ardından 3.sırada ilk yarıyı tamamlıyor
ve Süleyman Seba yönetimi, kulübünün tarihine altın harflerle adını yazdırmış
bir teknik direktör olan Gordon Milne’in görevine son veriyor. Dilekolay 6,5
yılda 3 şampiyonluk, 3 de ikincilik başarısı (“şerefli ikincilik” sözü de onun
zamanına denk gelmiştir) ile kariyerine zirve yaptıran bir takımı bırakmak
zorunda kalıyordu İngiliz teknik adam. Beşiktaş tarihinin belki de en
unutulmaz, bir o kadar da gelmiş geçmiş en iyi kadrosuyla müthiş bir başarı
öyküsünün baş mimarıydı o. Feyyaz , Ali, Metin, Gökhan, Mutlu, Recep, Kadir,
Rıza, Şifo, Mehmet, Sergen ve Oktay gibi kaliteli yerli oyuncuların yanında bir
de Nartallo ve Madida…
Böylesine bir teknik adamla yollarını ayıran yönetim, Alman
teknik direktör Christoph Daum’u göreve getirir. Almanya dışında ilk defa
farklı bir ülkede çalışma fırsatı bulan tecrübeli teknik adam (Köln, Stutgart) gelir
gelmez ayağının tozuyla Türkiye Kupası Çeyrek Finali’nde Fenerbahçe karşısına
çıkacaktır. Daha dün gibi hatırlıyorum… O zamanlar yarı finale kadar oynanan
maçlar tek maçlı elemeli sistemle oynanıyordu ve maç da Beşiktaş’ın şansına
İnönü’deydi. Daum ilk defa Türkiye’de bir takımın başında maça çıkıyor ve bu da
bir derbi maçıydı. Beşiktaş, taraftarının da desteğiyle beraber Ali ve Madida
ile goller bulur ilk yarıda. İkinci yarıda ise yine bir diğer Alman teknik adam
Holger Osieck’in çalıştırdığı Fenerbahçe, Bülent Uygun ile farkı bire indirse
de maç böyle sonuçlanır ve Beşiktaş kupada yarı finale uzanır…
Daum, bu maçtan 1 hafta sonra çıktığı ilk lig karşılaşmasında
ise Ankara’da G.Birliği’ni Feyyaz’ın tek golüyle devirir. Ligde ilk 8 maçından
tek kaybını Bursa ile 0-0 berabere kalarak yaşar. Fakat işler sonra ligde
istediği gibi gitmez ve kalan 7 maçın sadece 2 tanesini kazanarak mükemmel başladığı
Beşiktaş lig serüvenini 4.sırada tamamlar…
ZORLU TÜRKİYE KUPASI
SÜRECİ
Daum’un Türkiye’de belki de uzun yıllar kalmasını sağlayacak
olan başarısı ise takımın başına ilk geçtiği Türkiye Kupası’nda yaşanacaktır. Çeyrek
Final’de Fenerbahçe’yi eleyen takımına yarı finalde Şenol Güneş’in Trabzon’u
çıkacaktır. Yarı Final maçları diğer turların aksine çift maçlı eleminasyon
sistemine göre oynanacaktı. İnönü’de Bülent Yavuz’un yönettiği ilk karşılaşmada
rakibini 3-1’lik avantajlı bir skorla yenen Daum’un öğrencileri bu defa rövanşta
Oğuz Sarvan’ın orta hakem olduğu Avni Aker’den 1-1’lik beraberlikle dönünce
adını finale yazdırıyordu. Şüphesiz Alman teknik adam kimselerin beklemediği
şekilde 2 büyük takımı birden eleyerek Türkiye Kupası’nda finale kadar yükselerek
büyük bir başarıya imza atıyordu…
Finaldeki rakiplerini de artık tahmin edebiliyorsunuzdur :
Galatasaray… Bir büyük takıma bir kupa da gelebilecek en zorlu rakipler
Beşiktaş’ın karşısına çıkıyordu. Rakibi G.Saray ise çeyrek finalde
Kayserispor’u, yarı finalde de Kocaelispor’u eleyerek finale kalmıştı. Çok
ilginçtir, sarı-kırmızılı takımın da başında Alman teknik adam Reiner Hollmann
vardı. O sezon tam bir Alman havası ve modası vardı İstanbul’un 3 büyük
kulübünde.
Tarih 6 Nisan 1994. Finalin ilk ayağı unutulmaz statlardan
Ali Sami Yen’de… 20 yaşındaki Alpay’ın kırmızı kart gördüğü maç 0-0 sonuçlanıyor
ve Daum avantajı cebine koyuyordu. 4 Mayıs’ta Ahmet Çakar’ın düdük çaldığı
finalin ikinci ayağı unutulmayacak bir maça sahne oluyordu. Maçın başında efsane
golcüsü Hakan Şükür’le İnönü’yü susturan Cimbom, daha sonra Beşiktaş’ın istekli
oyununa müdahale edemeyince Metin Tekin ve Madida’nın golleriyle 22.dakikada
bir anda 2-1 mağlup duruma düşüyordu. 78’de ‘Breave Heart’ Bülent Korkmaz sahne
alıyor ve ‘maç daha bitmedi’ mesajını veriyordu : 2-2… İlk maçta takımının 40
dakika 10 kişi oynamasına sebep olan genç Alpay 83.dakikada atacağı golle Alman
teknik adam Daum’un Türkiye kariyerindeki ilk kupasını almasına büyük bir
katkıda bulunacak ve yine Daum’un uzun yıllar sürecek Türkiye serüvenin de başlangıç
sayfasını oluşturacaktı… Sezon finalini ise lig şampiyonu G.Saray ile
oynayacakları Cumhurbaşkanlığı Kupası ile yapan Beşiktaş bu maçı da 3-1
kazanarak 'duble' yapar...
Bir sezonda 3 büyükleri de ekarte ederek hem Türkiye
Kupası’nı hem de Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı göreve gelir gelmez sadece 4 ayda
kazanmak Daum’un el üstünde tutulmasını sağlayacaktı. Türkiye’ye iyice ısınan
Alman teknik adam bu hızla beraber ertesi sezon Beşiktaş’ı lig şampiyonu
yapacak, her kesimi kendisine hayran bırakacaktı…
………………………………………..
Erkek Basketbolu’nda 2011-2012 sezonu. Ergin Ataman
yönetiminde Beşiktaş Milangaz, sezon başında NBA’deki lokavt sonucu kadroya
dahil edilen büyük yıldız Deron Williams ve Semih Erden’e rağmen kadro olarak
tecrübesizliklerinden dolayı şampiyon adayları arasında 3. yada 4.sırada
gösteriliyordu. Kasım ayının sonunda NBA’de lokavt sona erince ABD’nin yolunu
tutan NBA patentli basketbolcularından yoksun kalan takım hemen devre arasında
Arroyo ve Mensah Bonsu gibi iki yabancıyla kadrosuna alternatif kazandırdı.
Fakat yerli oyuncu rotasyonu rakiplerine göre bir hayli kısıtlıydı.
Tüm bu şartlarda takımını çok iyi motive eden, oyuncularını
çok iyi tanıyan ve onlardan maximum şekilde verim almayı çok iyi bilen tecrübeli
koç Ergin Ataman yönetiminde önce tarihlerinde ilk defa Türkiye Kupası’nı
kazandılar. Yetmedi, üzerine Avrupa’da mücadele ettikleri Euro Challange
kupasını da ülkemize kazandırdılar. 1996’da Efes Pilsen’in Koraç Kupası
şampiyonluğundan sonra ülkemize 2.Avrupa Kupası’nı getiriyordu
siyah-beyazlılar…
BİR SEZONDA 3 KUPA
MI? NEDEN OLMASIN?
Ergin Ataman’ın gözü yükseklerdeydi. Arroyo – Bonsu –
Hawkins – Hersek – Kemp - Serhat ve Ersin ile tarihinin en iyi jenerasyonuna sahip olan
takımını lig şampiyonluğu ile taçlandırmak istiyordu. Ligde normal sezonu
4.sırada bitirdikleri için çeyrek finalde rakipleri Fenerbahçe oldu. Rakibini
2-0’lık net bir skorla geçen Beşiktaş, yarı finalde kupanın en büyük favorisi
Galatasaray ile eşleşti. Adeta final gibi bir eşleşme içinde geçen serinin ilk
maçını kaybeden Ataman’ın öğrencileri sonrasındaki 3 maçı da kazanıp finale
yükseliyordu. Bu aynı zamanda Beşiktaş’ın tarihinde ilk defa Euro League
gruplarına direkt katılmasını da sağlıyordu. Şüphesiz bu durum basketbolda daha
önce herhangi bir başarısı olmayan takım için merdivenlerin en üst basamağıydı…
Yukarıda Daum’lu Beşiktaş futbol takımının Türkiye Kupası’nı
F.Bahçe, Trabzon ve G.Saray’ı yenerek aldığını belirtmiştik. Basketbolda da
Beşiktaş Milangaz bu başarının neredeyse aynısını yakalama şansı vardı. Çeyrek
finalde F.Bahçe, yarı finalde G.Saray’ı saf dışı eden takımın finaldeki rakibi
Türkiye’nin basketbol deyince ilk akla gelen markası, yeni adıyla Anadolu Efes
oluyordu. 2 gün arayla rakibini 2 maçta da Sinan Erden’de yenen Beşiktaş, serinin
geride kalan maçlarının oynanacağı Abdi İpekçi’de oynadığı ilk karşılaşmayı
kaybetti. Serinin 4. maçını açık farkla kazanan siyah – beyazlılar, sıradaki
maçı kaybedince seri 3-2’ye geldi. En son 11 Haziran’da oynanan mücadeleyi de 80-76
kazanan Beşiktaş Milangaz, toplamda 4-2’lik net bir skorla rakibine şans
vermeden tam 37 yıl sonra lig şampiyonu apoletini de alarak sezonu bir futbol
terimi olan 'hat-trick' ile kapattı…
Bundan 18 sene önce futbolda 3 büyükleri birden yenerek
Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Beşiktaş’ın, basketbolda da yine 3 büyükleri
teker teker eleyerek lig şampiyonu olması hatırlayanlar için gayet manidar
oldu. 18 sene önce Daum’u ayakta alkışlarken, sezonu 3 kupa ile bitirip Euro
League vizesi alan Ergin Ataman’ı da canı gönülden tebrik edip bu özel
hikayeleri biz sporseverlere yaşattıkları için de teşekkürlerin en büyüklerini
kendilerine iletiyoruz…
twitter @serdarsozkesen
29 Mayıs 2012 Salı
Beşi Bir Yerde...
Yine, yeni, yeniden...
Spor Toto Süper Lig'de 18 takımın 5'i İstanbullu... Ya da esprili bir dille bakarsak olaya, BEŞİ BİR YERDE :))
Bunu da yüzdeye vurduğumuzda % 28 ediyor İstanbul takımlarının genele yansıması...
Ayrıca bu, şu anlama da geliyor : İstanbul takımlarından herhangi birisi tüm sezon boyunca 34 haftanın sadece 13'ünde İstanbul dışına seyahat edecek...
Hal böyleyken, Adana - Kasımpaşa playoff maçı öncesinde büyük bir çoğunluğumuzun "Aman bir İstanbul takımı daha gelmesin" diye düşünerek sevsek de sevmesek de Adanaspor'un Spor Toto Süper Lig'e çıkmasını temenni ettiğimiz somut bir gerçekti. Fakat ne oldu? Çoğunluğun isteğine inat Kasımpaşaspor uzatmada eski CM çıkışlı Azar Karadaş'ın golüyle 1 sezon sonra tekrar düştüğü yere geri geldi, hoş geldi...
Çoğunluğumuz belki hala homurdanıyor ama başka bir takım geldi de izin mi vermediler? Playoff finalini X bir takım haketti de hakkını mı çaldılar? Adamlar çatır çatır playoffa kaldılar, finale kadar yükseldiler ve bu çabalarını sonuca da yansıtarak tekrar terfi ettiler. Metin Diyadin ve ekibini kutlamak bizim asli görevimiz olmalıdır...
Aynı şehrin takımlarının maçları genelde tüm dünya literatüründe DERBİ maçları olarak görünür ama bizim ülkemizde Kasımpaşa ve İBB takımlarının 3 büyüklerle yaptığı mücadeleler bu kategoriye giremiyor. Şimdi de aynı şehrin takımlarının Avrupa'nın 4 büyük ülkesindeki yansımalarına bir göz atalım :
İngiltere gibi dünyanın en kaliteli 2 liginden birinde de bu sezon tekrar Premier Lig'e yükselen West Ham Unıted'la beraber Londra eyaletine bağlı takım sayısı da 6'ya çıktı. Bunu da yüzdeye vurduğumuzda 20 takımlı ligin % 30'u Londra çıkışlı takımlardan oluşmakta ( Chelsea - Arsenal - Tottenham - Fulham - QPR - Westham) ve herhangi bir Londra temsilcisi bir sezondaki toplam 38 maçın sadece 14'ünde şehri terk edecek...
İspanya La Liga'da ise 20 takımda en büyük çoğunluk başkent takımlarında görünüyor. Real Madrid ve Atletico Madrid'in yanı sıra Getafe ve Rayo Vallecano'da Madrid şehrinin temsilcilerinden...
Almanya Bundesliga'da ise bu konuda tam bir İSTİSNA. Önümüzdeki sezon ligde yer alacak 18 takım da farklı eyaletlerin temsilcileri ve bu da futbolseverler için gayet adaletli ve istenilen bir görüntü olarak karşımıza çıkıyor.
Son olarak İtalya Serie A'ya da göz gezdirecek olursak, bilindik şehir takımları dışında farklı bir durum yok. Milano şehrinde İnter ve Milan, Roma şehrinde Roma ve Lazio yer alırken bu sezon tekrar Serie A'ya yükselen Torino ve Juventus da Torino eyaletinin takımları...
Gönül isterdi ki 3 büyük takımımızın dışında ( her daim bizimle gibiler ) kalan 15 takımın da 15 farklı şehirden olması ve heyecanın tüm ülke genelinde yayılması... Fakat bu sezon Kasımpaşa, İstanbul takım sayılarını 5'lese de Ankara'daki takım sayısı 1'e düştü... Yani önümüzdeki sezon İstanbul haricinde 13 farklı şehirden takımların maçlarını izleyeceğiz.
Bir sezonda en az şehirde (11 şehir) maç yapılma rekoru ise 2007-2008 sezonuna ait. Sözkonusu sezonda 18 takımlı ligde 5 İstanbul takımı (şimdiki gibi) ve 4 de Ankara takımı (A.Gücü - G.Birliği - G.Birliği Oftaş - Ankaraspor) yer alıyordu.
Son olarak, bu sezon sonunda Manisaspor bir alt lige düşerken bir diğer Manisa temsilcisi Akhisar Belediyesi de ligin renkli takımlarından biri olmaya aday görünüyor. Diğer yandan 8 sene sonra tekrar Spor Toto Süper Lig'e çıkma başarısı gösteren Elazığspor ile Doğu bölgemiz de renklenecektir diye umuyoruz...
twitter @serdarsozkesen
Spor Toto Süper Lig'de 18 takımın 5'i İstanbullu... Ya da esprili bir dille bakarsak olaya, BEŞİ BİR YERDE :))
Bunu da yüzdeye vurduğumuzda % 28 ediyor İstanbul takımlarının genele yansıması...
Ayrıca bu, şu anlama da geliyor : İstanbul takımlarından herhangi birisi tüm sezon boyunca 34 haftanın sadece 13'ünde İstanbul dışına seyahat edecek...
Hal böyleyken, Adana - Kasımpaşa playoff maçı öncesinde büyük bir çoğunluğumuzun "Aman bir İstanbul takımı daha gelmesin" diye düşünerek sevsek de sevmesek de Adanaspor'un Spor Toto Süper Lig'e çıkmasını temenni ettiğimiz somut bir gerçekti. Fakat ne oldu? Çoğunluğun isteğine inat Kasımpaşaspor uzatmada eski CM çıkışlı Azar Karadaş'ın golüyle 1 sezon sonra tekrar düştüğü yere geri geldi, hoş geldi...
Çoğunluğumuz belki hala homurdanıyor ama başka bir takım geldi de izin mi vermediler? Playoff finalini X bir takım haketti de hakkını mı çaldılar? Adamlar çatır çatır playoffa kaldılar, finale kadar yükseldiler ve bu çabalarını sonuca da yansıtarak tekrar terfi ettiler. Metin Diyadin ve ekibini kutlamak bizim asli görevimiz olmalıdır...
Bu blog yazısı, Türkiye'nin en kalabalık spor sitesi www.sporx.com tarafından 05.06.2012 tarihinde HAFTANIN BLOG YAZISI seçildi.http://my.sporx.com/blog/besi-bir-yerdeSXBLQ14665SXQ?utm_source=Facebook_Sporx&utm_medium=facebookcom&utm_content=daily&utm_campaign=IcerikPaylas
Aynı şehrin takımlarının maçları genelde tüm dünya literatüründe DERBİ maçları olarak görünür ama bizim ülkemizde Kasımpaşa ve İBB takımlarının 3 büyüklerle yaptığı mücadeleler bu kategoriye giremiyor. Şimdi de aynı şehrin takımlarının Avrupa'nın 4 büyük ülkesindeki yansımalarına bir göz atalım :
İngiltere gibi dünyanın en kaliteli 2 liginden birinde de bu sezon tekrar Premier Lig'e yükselen West Ham Unıted'la beraber Londra eyaletine bağlı takım sayısı da 6'ya çıktı. Bunu da yüzdeye vurduğumuzda 20 takımlı ligin % 30'u Londra çıkışlı takımlardan oluşmakta ( Chelsea - Arsenal - Tottenham - Fulham - QPR - Westham) ve herhangi bir Londra temsilcisi bir sezondaki toplam 38 maçın sadece 14'ünde şehri terk edecek...
İspanya La Liga'da ise 20 takımda en büyük çoğunluk başkent takımlarında görünüyor. Real Madrid ve Atletico Madrid'in yanı sıra Getafe ve Rayo Vallecano'da Madrid şehrinin temsilcilerinden...
Almanya Bundesliga'da ise bu konuda tam bir İSTİSNA. Önümüzdeki sezon ligde yer alacak 18 takım da farklı eyaletlerin temsilcileri ve bu da futbolseverler için gayet adaletli ve istenilen bir görüntü olarak karşımıza çıkıyor.
Son olarak İtalya Serie A'ya da göz gezdirecek olursak, bilindik şehir takımları dışında farklı bir durum yok. Milano şehrinde İnter ve Milan, Roma şehrinde Roma ve Lazio yer alırken bu sezon tekrar Serie A'ya yükselen Torino ve Juventus da Torino eyaletinin takımları...
Gönül isterdi ki 3 büyük takımımızın dışında ( her daim bizimle gibiler ) kalan 15 takımın da 15 farklı şehirden olması ve heyecanın tüm ülke genelinde yayılması... Fakat bu sezon Kasımpaşa, İstanbul takım sayılarını 5'lese de Ankara'daki takım sayısı 1'e düştü... Yani önümüzdeki sezon İstanbul haricinde 13 farklı şehirden takımların maçlarını izleyeceğiz.
Bir sezonda en az şehirde (11 şehir) maç yapılma rekoru ise 2007-2008 sezonuna ait. Sözkonusu sezonda 18 takımlı ligde 5 İstanbul takımı (şimdiki gibi) ve 4 de Ankara takımı (A.Gücü - G.Birliği - G.Birliği Oftaş - Ankaraspor) yer alıyordu.
Son olarak, bu sezon sonunda Manisaspor bir alt lige düşerken bir diğer Manisa temsilcisi Akhisar Belediyesi de ligin renkli takımlarından biri olmaya aday görünüyor. Diğer yandan 8 sene sonra tekrar Spor Toto Süper Lig'e çıkma başarısı gösteren Elazığspor ile Doğu bölgemiz de renklenecektir diye umuyoruz...
twitter @serdarsozkesen
22 Mayıs 2012 Salı
'Merkezi' Futbol...
Bu ülkede;
Hayatın merkezinde hep FUTBOL var,
Siyasetin merkezinde hep FUTBOL var,
İş yerlerinin merkezinde hep FUTBOL var,
Kahvehanelerin, AVM'lerin merkezinde hep FUTBOL var,
Sokağın, caddenin merkezinde hep FUTBOL var,
Otobüslerin, metrobüslerin merkezlerinde hep FUTBOL var,
Facebookta, twitterda yine en baba gündemlerde hep FUTBOL var...
Hal böyleyken,
- Adın ne senin ?
- Adım Futbol, soyadım Gol efendim...
- İyiymiş...
- Ne iş yaparsın oğlum sen?
- Futbol A.Ş.'de çalışıyorum, her işi yapıyorum.
An geliyor TFF başkanı oluyorum, an geliyor kulüp başkanı...
Hatta bazen yönetici, sıkça da şike - teşebbüs uzmanlığı yapıyorum...
- Peki kaç para alıyorsun yavrum bu saydığın bir sürü işten?
- Sorma be amca, birşey aldığım falan da yok,
Karın tokluğuna çalışıyoruz.
Ama paraya ne gerek var be adamım, takımım sağ olsun yeter...
Onlar bana iyi yada kötü ne yaparsak hep yanımızda ol dediler,
Hayatını bize göre şekillendir dediler,
Bana da çok mantıklı gelince hiç düşünmeden kabul ettim...
- Hem sen beni anlamazsın be babalık, yaşamadan bilemezsin...
- Peki oğlum evli misin? Çocuğun var mı? ve annenin babanın yanına en son ne zaman gittin?
- Aaa, sende çok soru sordun be yaşlı amca, sanki ahiret soruları soruyon...
Senin başka işin mi yok, sen git torunlarına bak, sen ne anlarsın bir takıma gönül vermekten.
Onu herşeyden çok sevmekten, günün 24 saatini onunla geçirmekten...
Sorgusuz sualsiz herşeyiyle sevinmekten, böyle hatasız bir kulübü asla bulamazsın...
- Haa amca pardon dede, bende sana bir soru soracağım, sahi sen hangi takımı tutuyorsun?
- ................ takımına biraz sempatim var ama artık doğru dürüst maçlarını bile takip etmiyorum.
- Oooo, sen o takımı tutarak zaten kaybediyorsun, hadi yürü işine amca...
.............................................................................
Yaklaşık 10 aydır futbolun içindeki karmaşıklarla uğraştığımız bir düzlemde de bu tarz bir konuşmanın olabileceğini düşünerek böyle birşey karaladım. Sonuçta futbolla yatıp futbolla kalkan bir ülkede de bu ve benzeri durumları eminim ki sizler de yaşıyorsunuzdur.
Futbol, bizden çok şey aldı, geleneklerimizden, arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan bir şeyler çaldı.
Futbol eksenli bir hayatı bırakmadıkça da bizlerden daha neler alacak, neleri götürecek benliğimizden yaşayarak göreceğiz...
twitter @serdarsozkesen
Hayatın merkezinde hep FUTBOL var,
Siyasetin merkezinde hep FUTBOL var,
İş yerlerinin merkezinde hep FUTBOL var,
Kahvehanelerin, AVM'lerin merkezinde hep FUTBOL var,
Sokağın, caddenin merkezinde hep FUTBOL var,
Otobüslerin, metrobüslerin merkezlerinde hep FUTBOL var,
Facebookta, twitterda yine en baba gündemlerde hep FUTBOL var...
Hal böyleyken,
- Adın ne senin ?
- Adım Futbol, soyadım Gol efendim...
- İyiymiş...
- Ne iş yaparsın oğlum sen?
- Futbol A.Ş.'de çalışıyorum, her işi yapıyorum.
An geliyor TFF başkanı oluyorum, an geliyor kulüp başkanı...
Hatta bazen yönetici, sıkça da şike - teşebbüs uzmanlığı yapıyorum...
- Peki kaç para alıyorsun yavrum bu saydığın bir sürü işten?
- Sorma be amca, birşey aldığım falan da yok,
Karın tokluğuna çalışıyoruz.
Ama paraya ne gerek var be adamım, takımım sağ olsun yeter...
Onlar bana iyi yada kötü ne yaparsak hep yanımızda ol dediler,
Hayatını bize göre şekillendir dediler,
Bana da çok mantıklı gelince hiç düşünmeden kabul ettim...
- Hem sen beni anlamazsın be babalık, yaşamadan bilemezsin...
- Peki oğlum evli misin? Çocuğun var mı? ve annenin babanın yanına en son ne zaman gittin?
- Aaa, sende çok soru sordun be yaşlı amca, sanki ahiret soruları soruyon...
Senin başka işin mi yok, sen git torunlarına bak, sen ne anlarsın bir takıma gönül vermekten.
Onu herşeyden çok sevmekten, günün 24 saatini onunla geçirmekten...
Sorgusuz sualsiz herşeyiyle sevinmekten, böyle hatasız bir kulübü asla bulamazsın...
- Haa amca pardon dede, bende sana bir soru soracağım, sahi sen hangi takımı tutuyorsun?
- ................ takımına biraz sempatim var ama artık doğru dürüst maçlarını bile takip etmiyorum.
- Oooo, sen o takımı tutarak zaten kaybediyorsun, hadi yürü işine amca...
.............................................................................
Yaklaşık 10 aydır futbolun içindeki karmaşıklarla uğraştığımız bir düzlemde de bu tarz bir konuşmanın olabileceğini düşünerek böyle birşey karaladım. Sonuçta futbolla yatıp futbolla kalkan bir ülkede de bu ve benzeri durumları eminim ki sizler de yaşıyorsunuzdur.
Futbol, bizden çok şey aldı, geleneklerimizden, arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan bir şeyler çaldı.
Futbol eksenli bir hayatı bırakmadıkça da bizlerden daha neler alacak, neleri götürecek benliğimizden yaşayarak göreceğiz...
twitter @serdarsozkesen
21 Mayıs 2012 Pazartesi
'İlk'ler Böyle Olur...
Acısıyla tatlısıyla Şampiyonlar Ligi dahil bütün majör ligleri bu haftasonu sonlandırdık... Şampiyonlar, küme düşenler... 'İlk'lerin bol olduğu 2011-2012 sezonunu da nihailendirdikten sonra 8 Haziran'da da heyecan yerini Avrupa Futbol Şampiyonası'na bırakacak...
'İlk'ler demişken bundan yaklaşık 1 ay önce yazdığım bir twiti (tahmini) hatırlatmak ve bu köşeye taşımak istedim
25 Nisan 2012 tarihli twitter hesabımdan attığım bir twitte, sezonun çok sürprize gebe olduğunu söyleyip, şöyle bir tahminde bulunmuştum :
- Chelsea, tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olur,
- Montpellier, tarihinde ilk defa Fransa Ligi Şampiyonu olur ve
- Fenerbahçe, 29 sene sonra Türkiye Kupası'nı kazanır...
14 Mayıs 2012 Pazartesi
İSTİSNAİ FUTBOL...
2011-2012 sezonu için en genel yorumun başına “Fazlasıyla
İstisnai bir Futbol Sezonu” koyabiliriz. Türk Futbolu için 3 Temmuz’la başlayan karanlık süreç, tüm gerilimi ile
nihayete erdi ve üzerimizden büyük bir yük kalktı. Sezon başında dahi saçma
sapan bir uygulama olduğunu tüm kamuoyunun söz birliği edercesine vurguladığı
SÜPER FİNAL de ‘İstisnai Sezon’un en gereksiz meyvesiydi…
Hatasıyla, doğrusuyla, olaylarıyla, gerilimleriyle, futbolun
siyasetle olan ilişkileriyle bir sezonu daha bitirirken, istisnai sezon
benzetmemi tüm Avrupa Futbolu için birkaç gözlemimle örneklendirmek istiyorum :
- Galatasaray, hem normal sezonunu hem de başından sonuna kadar nahoş görüntülere sahne olan SÜPER FİNAL denen uygulamayı lider bitirip ŞAMPİYON oldu. Bu noktada her futbolseverin önce Galatasaray’ı, sonra da son haftaya kadar yarıştan kopmayan Fenerbahçe’yi tebrik etmesi gerektiğini düşünüyorum…
- Süper Final, ülkemiz için bir sürprizdi ve istemediğimiz bir şekilde sonlanırken, UEFA Avrupa Ligi’ne gidecek son takımı belirlemesi gereken Süper Final 4.sü ile Avrupa Ligi 5.si arasında oynanması gereken play off maçı da oynanamadı. Malumunuz Bursaspor Türkiye Kupası finalisti olduğu için direkt UEFA biletini aldı ve ‘Süper Final Avrupa Ligi’ni de 5.sırada tamamlayınca Beşiktaş da play off oynamadan UEFA vizesini almış oldu…
- 1974’te kurulan Montpellier takımı, Rene Girard yönetiminde sezona çok iyi başladılar ve çizgilerini hiç bozmadılar, takım oyununu sahaya en iyi şekilde yansıttılar, Lyon – Marsilya – PSG- Lille gibi kendilerinden güçlü kadrolar karşısında hiç korkmadılar… Sözkonusu 4 Fransız Dev’iyle oynadığı 8 karşılaşmadan 16 puan çıkardılar ve ‘şampiyonluk büyük maçlarda alınan puanlarla belli olur' sözünün karşılığını layıkıyla yerine getirdiler. Ve şimdilerde son haftasına girilen ligde en yakın rakibi PSG’nin 3 puan üzerindeler ve son maçta ligden düşmesi kesinleşen Auxerre deplasmanında alacakları 1 puanla tarihlerinde İLK DEFA ŞAMPİYONLUK sevinci yaşayacaklar.
- Hafızam beni yanıltmıyorsa Avrupa’nın en büyük 5 liginde son 15 yılda namağlup bir tek Arsenal'i hatırlıyorum 2004 yılında. ‘Uzay takımı’ olarak lanse edilen Barcelona dahi bu sezon 3 kez mağlubiyet yaşadı. Şampiyon takımlardan Real Madrid 2 kez, Dortmund 3 kez, M.City 5 kez, şampiyon olması beklenen Montpellier ise toplamda 6 kez sahadan puansız ayrılmıştı… Evet bir namağlup şampiyon var : JUVENTUS… 38 haftalık zorlu lig maratonunda 23 galibiyet ve 15 beraberlik alarak Milan’ın 4 puan önünde şampiyon olan Juventus takımı ayrı bir tebriği hak ediyor. Ayrıca 38 maçta yedikleri sadece 20 gol de (maç başı 0,52) bu büyük başarılarını taçlandırıyor…
- Barcelona hegomanyası sonunda BİTTİ… Hem La Liga’yı hem de Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasına ve en azından finallerinde görmeye alıştığımız ve hala DÜNYANIN EN İYİ TAKIMI olarak lanse edilen Katalanlar için iyi bir sezon olmadı. Lig şampiyonluğunu ezeli rakibi Real Madrid'e kaptıran Barca, Şampiyonlar Ligi’nde de yarı finalde Chelsea karşısında elenmekten kurtulamadı… Tek teselli ise Messi’nin bir sezonda atılan en çok gole ulaşması (69) oldu…
- DORTMUND EFSANESİ… Klopp bu başarının baş mimarı. Göreve geldiği 2008 tarihinden itibaren Dortmund’un sadece ‘adının’ kaldığı bir ortamda adeta ‘uyuyan dev’i ayağa kaldırdı. En büyük rakibi Bayern Münih’i son 2 sezonda toplam 5 maçta da mağlup etti. 2 defa üst üste Bundesliga şampiyonluğu yaşadı ve son olarak Almanya Kupası’nda Bayern’e 5 attı…
- Arda ve A.Madrid. Müthiş ikili… Avrupa’daki gururlarımızdan Arda Turan’ın sezon başında transfer olduğu A.Madrid ile ilk yılında UEFA Kupası’nı kazanması da hem kendisi için hem de bizler için büyük bir mutluluk oldu. Kuşkusuz bu büyük başarı da dünyanın en iyi 3 golcüsünden biri olduğuna inandığım Falcao’nun da büyük bir rolü vardı…
- ve Sarı Denizaltılar KÜME DÜŞTÜ!!! Nilmar, Rossi, Cani, Senna gibi yıldızların olduğu Villarreal kendi kaderini kendi çizdi ve son haftada sahasında ağırladığı A.Madrid’e kaybedince ikinci lige düştü. Daha geçen sezon UEFA Yarı Finali, 3 sezon önce de Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali oynayan takımın bu noktaya gelmesi futbolseverler için büyük bir ‘şok’ oldu. Şüphesiz bu hazin vedayı sonuna kadar hakettiler. İşin daha da garip tarafı, ‘B’ takımlarının mücadele ettiği ikinci ligden de düştüler. Kural gereği bir takımın hem ‘A’ hem de ‘B’ takımı aynı ligde oynayamadığı için ‘B’ takımları da 3.lige düşmüş oldu…
- Sezona Frank de Boer ile kötü bir başlangıç yapan ve 13.haftaya gelindiğinde lider Alkmaar’ın 14 puan gerisinde kalınca hiçbir otorite Ajax'ın şampiyon olacağına ihtimal vermiyordu. 14.haftadan lig bitimine kadar oynadığı 21 maçın 18 tanesini kazanıp sadece 2 tanesini kaybeden Ajax, küçük çaplı bir mucizeye imza attı ve bu süreçte PSV’ye 7, Alkmaar’a 11, Twente’ye de 16 puan fark atarak üst üste 2.şampiyonluğunu yaşadı…
- Almanya’da Köln KÜME DÜŞTÜ!!! Podolski’nin takımı da kendi sonunu kendi hazırlayanlardan… Sezon başından sonuna kadar düşme potasının içinden bir türlü kurtulamayan Köln, ligde oynadığı son 9 maçtan sadece 2 puan çıkartınca 4 sezon aradan sonra tekrar Bundesliga II’nin yolunu tuttu…
- PARAYLA SAADET sonunda oldu… M.City, büyük dış güçler ile sonunda muradına erdi. Arap sermayesi ile büyük yıldızları büyük paralara tranfer eden Mancini’nin M.City’si tarihe geçecek bir final ile tam 44 yıl sonra şampiyonluk sevinci yaşadı. 90+2 ve 90+4’te buldukları 2 golle QPR takımını 3-2 mağlup eden Mavi – Beyazlılar MANU – Chelsea – Arsenal hegomanyasına SON vererek şampiyon oldu…
- ve MOURİNHO… Dünyanın bence en iyi teknik direktörü… 4 farklı ülkede lig şampiyonluğu… Porto – Chelsea – İnter ve şimdi de Real Madrid… Sadece bu istatistik bile onun değerini kat be kat artırıyor. Kaldı ki bu takımlardan ikisi ile de ( İnter - Porto) Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşadı. Onu tartışmaya bile gerek yok…
- BAYERN MÜNİH’den söz etmezsek olmaz. Klasik bir kupa takımı… Katıldığı her turnuvada sonuna kadar giden ve en kötü çeyrek final oynama başarısı gösteren, disiplin ve başarının ÖN ADI… Son 11 sezonda Avrupa’da 1 şampiyonluk, 2 Final, 1 Yarı Final ve 3 Çeyrek Final… “Daha ne olsun” sözünün ‘cuk’ diye oturduğu takım ve yukarıda yazdığım 2 finalin biri de bu sezon şampiyonluğa dönüşebilir. 19 Mayıs’ta kendi mabetlerinde Chelsea ile Avrupa’nın en büyüğü olmak için karşılaşacaklar…
- Bayern demişken Chelsea de mutlak konuşulmalı. Villas Boas ile yaşanan acı tecrübe sonrası göreve getirilen Di Matteo ve Şampiyonlar Ligi’nde finale uzanan fantastik yolculuk... Ligi şampiyon M.City’nin tam 25 puan gerisinde 6.sırada tamamlayınca önümüzdeki sezon için tek umutları Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu oldu. Bir diğer Premier Lig takımı olan Tottenham ligi 4.sırada bitirdi ve normal olarak Ş.Ligi vizesini aldı. Fakat İngiltere’den 4 takımın bu bileti almaya hakkı olacağı için eğer Chelsea, Şampiyonlar Ligi’ni kazanırsa kendisi direkt turnuvaya katılım hakkı elde edeceği için Tottenham, Şampiyonlar Ligi’ne gidemeyecek. O yüzden 19 Mayıs gecesi tüm Tottenham’cılar Bayern’li :)
- YEŞİL SAHALARDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI... Son 15 yılın en iyi 4-5 santrforundan biri olduğunu düşündüğüm Hollanda'lı efsane oyuncu Ruud van Nistelrooy'da futbolu bıraktığını açıkladı. En son Malaga forması giyen büyük golcü hem Manchester Unıted hem de Real Madrid formaları ile gol kralı olmuştu...
- ve Raul Gonzalez… Nistelrooy gibi son 15 yılın en büyük efsanelerinden en akıllara gelinesi olanlarından (ne cümleydi ya :D)… Real Madrid ile yaşadığı 16 sezon sonunda Schalke’ye giden efsane oyuncunun bu sezon sonu biten sözleşmesinin ardından Katar’ın El Sadd takımına transfer olacağı açıklandı. Onun gibi bir dünya yıldızına bir futbolsever ve Raul hayranı olarak da kariyerine yakışmadığını da eklemeliyim…
Bendeki İSTİSNALAR ve ÖNE ÇIKANLAR bunlardı. Sizlerin de eklemek istedikleri varsa yorumlarınızı beklerim...
Bundan tam 6 ay önce kaleme aldığım yazıya da dikkat çekmek istiyorum. O zamanlardan Montpellier - Juventus - Dortmund - Papiss Cisse - Mourinho - Barcelona - M.City gibi konuşulacak önemli maddeleri o zamandan görüp yazmıştım...
http://www.serdarilefutbol.blogspot.com/2011/12/avrupadan-futbol-manzaralar-01122011.html
Bundan tam 6 ay önce kaleme aldığım yazıya da dikkat çekmek istiyorum. O zamanlardan Montpellier - Juventus - Dortmund - Papiss Cisse - Mourinho - Barcelona - M.City gibi konuşulacak önemli maddeleri o zamandan görüp yazmıştım...
http://www.serdarilefutbol.blogspot.com/2011/12/avrupadan-futbol-manzaralar-01122011.html
twitter @serdarsozkesen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR
-
Aşağı yukarı 22-23 yıldır futbolu yakından takip ederim ve sürekli içindeyim. Bazı anlar vardır yıllar geçse de asla unutulmaz. Nesilden nes...
-
Yeri geldiğinde küçük çaplı takımınıza büyük başarılar sığdırıp kariyerimize unutulmaz şampiyonluklar kazandıran takımınızın kilit oyuncular...
-
Aralık 2019’da ortaya çıkan ve etkisi yavaş yavaş tüm dünyaya yayılan koronavirüs salgını, binlerce insanın canına mâl olurken, NBA ...
-
Tüm dünya genelinde futbol ve basketboldan sonra en fazla izlenen, en fazla sponsoru olan, reklam ve pazarlama alanında çok önemli rakamla...
-
"O Şampiyonlar Ligi kupasını istiyorum. Bu son senem. Ronaldo ve arkadaşları kağıt üstünde bizden daha iyi olabilir ama bu sene her ş...