Şenol Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şenol Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2017 Perşembe

Tarihi Başarı : Beşiktaş Namağlup Lider!


Şampiyonlar Ligi gibi dünyanın kulüpler düzeyindeki en büyük futbol turnuvası olan bir platformda, grupta 6 maç sonunda namağlup lider çıkacaksınız. Bu bir Türk takımı için fazlasıyla lüks bir durum. Bu da yetmiyormuş gibi bir de; grupta en çok puan toplayan Türk takımı (14), grubu lider tamamlayan ilk Türk takımı, grupta en çok gol atan Türk takımı (11), grupta en çok galibiyet alan Türk takımı (4) gibi apoletleri de beraberinde alarak herkesin imrendiği bir takım olacaksınız.

Şenol Güneş, Beşiktaş'a geldiği ilk günden bu yana takıma oynattığı karakterli futbol, ruh ve motivasyonla bu başarının baş mimarı oldu. Vardar ve Ostersunds gibi takımlara elenen F.Bahçe ve G.Saray'ın ülke puanına katkı sunamadığı bir ortamda tek başına direndi Avrupa'nın süper güçlerine. Kadro kalitesi ve derinliği ile bu başarıyı sonuna kadar hak eden Beşiktaş bugün; Cenk Tosun, Quaresma, Babel, Negredo, Medel, Pepe, Adriano, Lens, Gökhan Gönül gibi kariyerleri yüksek profilli futbolcularının yanı sıra Talisca, Tosic, Fabri, Oğuzhan, Tolgay ve Atiba gibi her an hazır ve fit oyuncu grubu ile adını son 16'ya yazdırmayı başardı. Bu da yetmezmiş gibi, ligimizin ikincisinin katılacağı iki ön eleme sayısını bire indirmenin kapısını sonuna kadar açtı.

Messi, Ronaldo, James, Hazard, Kane, Pogba, Buffon, De Bruyne, Coutinho, Neymar gibi dünya yıldızlarının olduğu bir fotoğraf karesinde Quaresma'lı Beşiktaş'ta var artık ve bundan sonra bu tarz karelerin içerisinde daha sıklıkla göreceğimiz bir Beşiktaş'ın geleceğini düşünüyorum. Beşiktaş, Şenol Güneş ile beraber son 3 yılda katettiği yolla bir 'Şampiyonlar Ligi takımı' olduğunu dosta düşmana net bir şekilde gösterdi ve sistemi, oyuncu havuzu, yönetimi ve teknik ekibi ile uzun yıllar Şampiyonlar Ligi'nin müdavimi olacağının işaretlerini sonuna kadar verdi. Avrupa'da kulüpler sıralamasında sezona 43.sırada başlayan Beşiktaş, grup maçları sonunda 22.sıraya kadar yükseldi.

Türk takımlarının yıllardır kabusu olan deplasman fobisi karşısında, grupta oynadığı 3 dış saha maçını da alnının akı ile kazanarak tarihe geçen Beşiktaş, sıradaki rakibini beklerken, şunu net bir şekilde Avrupa'ya gösterdi : Savulun, Türkler geliyor!

Keşke... Şenol Güneş, İstanbul'a daha önce, misal 10 sene evvel gelebilseydi, Türk takımlarının Avrupa'daki sesi daha gür çıkardı ve bugün daha farklı şeyler konuşurduk...



18 Mart 2017 Cumartesi

18.06.2002 İtalya - Güney Kore

Japonya / Güney Kore ortak yapımı 2002 Dünya Kupası İtalya için, özellikle de takımın ağır abileri için güzel başlamıştı ki, son 16 turunda Ekvador'lu hakem Moreno Byron ve yardımcıları sahne alıp her şeyi berbat edene kadar. Byron'un o gün verdiği kararlar, futbolun en büyük organizasyonuna yakışmayacak düzeydeydi ve sonuçta İtalya'nın elenmesine sebebiyet vermişti. Karşılaşmaya o zamanki klasik savunma tertibi ile başlayan Trapattoni'nin öğrencileri ilk yarıdan Vieri ile golü bulunca skoru korumaya kalktı. Kore'lilerin evlerine dönmeye niyetleri yoktu ve tabelayı değiştirmek için yaptıkları baskı ise muazzamdı. 88'e kadar 1-0 önde olan Gök Mavililer, o dakikada gol yiyince maç uzatmalara kaldı. 103'te Totti ceza alanında sağ çaprazda düşürülünce herkes hakemden penaltı kararını beklerken, Ekvadorlu olay yerine hızlıca koşarak geldi ve sol üst cebinden çıkardığı sarı kartını Totti'ye çıkardı. İlk yarıdan da kartı bulunan Francesco oyundan atıldı. Kenarda Trapattoni yerinde duramıyor, önüne gelene bağırıp çağırıyordu. Bir pozisyon ancak bu kadar yanlı(ş) yorumlanabilirdi.
Ekvador'lu hakem Moreno Byron, Totti'ye ikinci sarı kartını çıkarıyor.
İtalya buna rağmen ev sahibi Güney Kore karşısında birkaç dakika sonra önemli bir pozisyon daha buldu. Tommasi, Vieri'nin ara pası ile kaleci ile karşı karşıya kalıp, onu da geçip boş kaleye topu yuvarlayacakken bu defa da yan hakem ofsayt bayrağını kaldırmaz mı? Artık bizlerde ekran başında hakemlerin ev sahibi Güney Kore'nin kazanması için programlandığını düşünmeye başlamıştık. İki büyük hata sonrasında Güney Kore 117'de o dönem İtalya'da kiralık olarak Perugia forması giyen Ahn'ın kafa vuruşu ile golü atınca (altın gol uygulaması olduğu için maç bitti) film tamamen koptu ve Çizme halkı derin bir yasa boğulup evine dönmek zorunda kaldı. Hiddink'in Güney Kore'si çeyrek finalde bir diğer dev ülke İspanyollarla eşleşmiş, büyük bir sürprize imza atarak (yine şaibeli kararlar vardı) 120 dakikada 0-0'ı koruyup penaltılarla rakibini elemişti. Yarı finalde Almanlara da uzun süre dayanmalarına rağmen Ballack'ın golüne engel olamadılar ve elendiler. Üçüncülük maçında ise kupa tarihinin en erken golünü Hakan Şükür'ün attığı maçta onları 3-2 yenmiş, Şenol Güneş yönetimi ile Dünya Kupası tarihimizin en büyük başarısını tarihe yazdırmıştık.




33 yaşındaki Moreno Byron ise daha sonra ülkesinde yönettiği bir maçı gereksiz yere 13 dakika uzatarak 3-2 mağlup olan takımın maçı 4-3 yenmesine ön ayak olmuş ve akabinde federasyonu tarafından tam 20 maç ile cezalandırılmıştı. Zaten sonrasında hekemliği bırakma kararı aldı ve unutulup gitti. Olan, son dönemlerin belki de en güçlü İtalya'sına olmuştu. 30 yaşının üzerinde sadece kaptan Maldini (34) bulunan İtalya'da; Buffon (24), Cannavaro (29), Nesta (26), Zambrotta (25), Tommasi (28), Pirlo (23), Totti (26), Vieri (29), Del Piero (28) ve İnzaghi (29) gibi en olgun çağlarında futbolcular vardı. Hırslı İtalyanlar, 4 sene sonra bu defa Almanya'da düzenlenen 2006 Dünya Kupası'nda finalde Fransa'yı efsane maç sonrasında penaltılarla yenip şampiyon olacak, Ekvador'a da selamlarını yollayacaktı...

24 Kasım 2016 Perşembe

Come Back : Beşiktaş 3-3 Benfica

Henüz dakikalar 30'u gösterdiğinde tabelada yazan 3-0'ı gördüğümde aklıma 2005'te İstanbul'da oynanan Milan - Liverpool Şampiyonlar Ligi finali geldi bir an. İlk yarı bir final maçının aksine 3-0 bitince, kimse Liverpool'un oradan epik bir şekilde geri dönüş yapacağını düşünmemişti. Gerrard ve arkadaşları, karşılarında o gece tarihin en iyi Milan kadrolarından birisi olsa da kısa zamanda maçı beraberliğe getirip, oradan penaltılarla ülkemizden "en büyük kupa" ile ayrılmıştı. Tüm bunlar gözlerimden bir film şeridi geçtiği anda çoktan ilk yarı bitmişti. Benfica, kalemize çektiği 3 isabetli şutta 3-0'ı yakalamış ve bir yerde artık maçı bitirmişti. Ekran başında maçı takip edenlerin % 90'ının böyle düşündüğüne eminim, en başta da kendim. Atiba kötü olunca, sanırım takımın diğer kalanı da kötü oluyordu.


Fakat böyle düşünmeyen bir topluluk vardı. Vodafone Arena'daki 40 bin kişi ilk yarının sonunda futbolcuları tribünlere çağırarak, onları motive etti. Son yıllarda ilk yarısını 3-0 yenik kapattığın bir maçta taraftarının hala maç 0-0 gibi davranıp, hep bir ağızdan bağırarak takımına destek vermesini garipsedim önce. Hatta bu desteği o kadar abarttılar ki, adeta maç  11'e 11 değil, 12'ye 11 oynanmaya başladı. Cenk Tosun harika ötesi, jeneriklik bir vole ile tabelayı nihayet değiştirdiğinde dakikalar 58'i gösteriyordu. İleride derin izler bırakacak, 'efsane' statüsüne girecek olan maçlarda hep böyle güzel goller atılmış ve takım adına ilk kıvılcım yakılmıştır. Uzatmalarla beraber daha 35 dakika vardı, bir umut işte. Yenilgiye baş kaldıran tribünlerle beraber Quaresma, Cenk Tosun ve Aboubakar daha motiveydi ikinci yarı. Takım öyle hırslı oynuyordu ki, tempo da artmaya başlamıştı. Ataklar sağlı sollu geliyordu ama beklenen gol galiba gecikecekti biraz. Umutlar yavaş yavaş tükenmeye başlamıştı ki, o penaltı anı geldi ve gözlerimizdeki umudu iyice artırdı. Q7 golü attığında, artık kalan 10 dakikada maçı bile kazanabileceğimizi düşünmeye başladık. Maçın yıldızı Quaresma, soldan yaptığı ortada Aboubakar golü attığında sadece Vodafone Arena değil, ekran başında izleyen milyonların evinde aynı çığlık atıldı : Goooooooollllllllllllllllll...

Evet gol, bal gibi gol. Dakika 88 ve skor 3-3. 11 sene önce Liverpool'un yaptığını bu defa Beşiktaş yapıyordu. Cehennemden cennete büyük bir çığlık yükseliyordu. "Come back" kavramını ve gururunu bu defa yine İstanbul'da bir takım yaşıyordu ve bu Beşiktaş'tı. "Zafer; asla vazgeçmeyenlerin ve inananlarındır" sözünün tam da birebir yaşanmış halini tüm dünyaya izlettirdi Şenol Güneş ve takımı. Kulüpler sıralamasında bugün kendisine 9.sırada yer bulup, bu kategoride Arsenal, Man. City, Man. Unıted, Sevilla gibi takımların üzerindeki böylesine karakterli bir takım olan Benfica karşısında muhteşem ve tarihi bir geri dönüş yapmak son derece önemli bir zafer. Yenilgiyi asla kabullenmeyen, sahada canını dişine takan, seyircisiyle beraber adeta 12.adam haline gelen Beşiktaş, ilk yarıda yaptığı hataların bedelini ikinci yarı fazlasıyla ödetti ve gruptan çıkma yolunda büyük bir avantaj sağladı. İkinci yarıdaki özverili futbol, beraberinde Beşiktaş'ın bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde en fazla isabetli pas yaptığı maçı oynamasını sağladı (511)

Beşiktaş, bu zafer ile beraber ülke futbolu adına çıtayı yükseltmiş ve en başından beri "en büyük arzum Şampiyonlar Ligi" diyen bir teknik adamıyla da bu başarıyı sonuna kadar hak etmiştir. Beşiktaş, devler liginde efsane maçlar oynamaya devam ediyor. San Paolo'da Napoli galibiyeti ve üzerine Benfica karşısında 3-0'dan 3-3'e masalsı geri dönüş. 

Bundan 1 ay önce twitter hesabımdan, Beşiktaş Vodafone Arena'da lig maçlarında yenilmez demiştim. O yazdıklarıma bir ek yapmak lazım sanırım : Beşiktaş, "Vodafone Arena" adındaki futbolcusuyla bu statta Avrupa'da dahi maç kaybetmez!



Bir İstanbul harikası : Beşiktaş 3-3 Benfica...

24 Ekim 2016 Pazartesi

İyi Günler Değil, "Güneşli Günler"

"Futbolda her olumlu yada olumsuz sonucun, her zaman şans yada sanssızlıkla alakası yoktur. Başarı, sıklıkla sistemsel bir çalışmanın ürünüdür ve bu özverili çalışmanın ortaya çıkardığı doğru sistem, sizleri zaman zaman insanların tanımladığı şekliyle 'şans' adı altında mükafatlandırır. Oysa şansı, insanlar kendileri yaratır. Doğru işler üzerinde çalışır, sürekli ve sistemli hareket eder, hatalarından ders çıkarır ve hedefleri üzerine büyük bir hırsla gidenler, elbet bir gün zirveye yükselir."

Yukarıdaki sözleri uzun zaman önce yazmış, bekletiyordum. İçini dolduracak bir fotoğrafı yada dikkat çekecek bir hikayesini bekliyordu. Açıkçası son zamanlarda bu söz dizeleri için tek bir aday vardı ve o aday artık daha bir netleşti. Kimden bahsediyorum? Tabii ki yıllar önce Nazım Hikmet'in klasik eserlerinden birine giren o "Güneşli günler göreceğiz"deki gibi umudun sesi olan Şenol Güneş...



İlk senesinde Beşiktaş'a özlediği şampiyonluğu tattırdı. Bu sezon yine şampiyonluğun en büyük adayı. Şampiyon olduğu sezonda oynattığı hücum futbolu, ikinci senesinde nispeten yerini 'kalite'ye devretti. Artık Beşiktaş, vitesi düşürdüğü maçlarda dahi çoğu zaman kalitesi ile, yani adı ve tecrübesi ile sonuca gidiyor. Bu tamamen Şenol Güneş'in kodlarını uzun uğraş sonucunda hazırladığı programın 'bonus'ları. Herşeyden önce takımına ne oynatmak istediğini biliyor ve kafası karışık değil. Öyle büyük fantezileri de yok, formayı hak edene veriyor. Şenol Güneş'in takımları maçın sonuna kadar gol kovalar, kapanmayı sevmez. Oyun karakterinden asla ödün vermez. Alışkanlıkları yok, yeniliğe ve değişime her zaman kapısı açıktır. Lider ruhlu, prensipli ama egolu ve kibirli değil.

60'lı yaşların ortalarında olmasına rağmen inanılmaz istekli, arzulu, işine saygılı, insanlara saygılı ve her şeyden önce hala 'başarıya aç'. Türkiye Ligi gibi, bir hatanızda sizleri yerin dibine sokan bir medya ve taraftar kitlesinin içinde, resmen kurtlar sofrasında her gün biraz daha büyüyor, yaşı ilerlese de dinamizmi, yenilikçi ruhu ise asla pes etmiyor. Tabiri caizse hergün yeniden doğuyor. Futbolcularla iletişimi ve onların potansiyellerini yükseltme noktasında ise mükemmel. Hatta bu konuda uzmanlık derecesinde. Çünkü hangi futbolcu formsuzsa, onu doğru reçete ile eski günlerine, hatta daha da üzerine çıkmasına yardımcı oluyor. Bu konuda "Güneş Üniversitesi"nin ilk mezunlarını hatırlamak gerekirse; Selçuk İnan, Egemen Korkmaz, Burak Yılmaz, Volkan Şen, Fernandao, Şener Özbayraklı ve diğerleri. Son mezunlar ise; Oğuzhan Özyakup, Necip Uysal, Cenk Tosun, Jose Sosa, Mario Gomez ve daha bekleyen niceleri...

Takımın başına büyük umutlarla getirilen ve kısa zaman sonra "İyi günler" deyip takıma bir başarı ve vizyon getirmeden ayrılan onca teknik adamdan sonra; daha geldiği ilk günden bu yana "Güneşli günler" sloganı ile takım üzerindeki ölü toprağını atan, bir futbol dehasının adı : Şenol Güneş...


Beşiktaş'ın 2000'li yıllarda köşesine çekildiği ve iki büyüğün gölgesinde kaldığı yıllara inat, takımı sadece 1,5 yıl içerisinde hayata döndüren bir kahraman. Daima kazanmaya programlanmış karakteri ile kısa zamanda takıma neşteri vurup ayağa kaldıran ve Türk Futbolu'nun dinamitlerini ve işleyişine de hakim olması sebebiyle çok kısa sürede Beşiktaş'ı hak ettiği yere taşıyan usta bir sanatçı. Artık her takım Beşiktaş ile karşılaşırken ürkek ve soğukkanlı. Çünkü biliyorlar ki, Şenol Güneş'in takımını yenmek çok zor ve yine biliyorlar ki Türkiye'nin en göze hoş gelen futbolunu yine onun takımı oynuyor. Özellikle 2005 ve sonraki dönemde derbi maçlarında da ezeli rakipleri Fenerbahçe ve Galatasaray'ın fazlasıyla gerisinde kalan Beşiktaş'ı, son 1,5 yılda bu alanda da en üst noktaya (6 maç; 3G, 2B, 1M) getirmeyi başarmış, Türk Futbol tarihinin en başarılı 3 teknik adamından birisi. Bu yazı kaleme alındığında 2016 - 2017 sezonunda oynadığı toplam 12 resmi maçın 90 dakikalarında henüz yenilgi yüzü görmedi Beşiktaş (7G, 5B) ve Şenol Güneş...

Beşiktaş'ın üzerine bir güneş gibi doğan, çağın gereksinimlerini ve taktik anlayışlarını hızlı bir şekilde kendisine ve takımına entegre eden, katıldığı her platformda korkan değil, korkulan bir takım inşa etti Şenol Güneş. Beşiktaş'ı adeta üçüncü sayfalardan birinci sayfalara terfi ettirdi. A Milli Takımın tarihinde elde ettiği en büyük başarının da mimarı olan Şenol Güneş, Beşiktaş ile beraber adeta küllerinden doğdu. Camia ve taraftarı kısa zamanda kenetlendirip, kendisine hayran bırakarak onların haklı desteğini aldı ve almaya devam edecek.

Futbolda kalıcı ve sürdürülebilir başarının sırrı 'istikrar' kelimesinin içinde saklı ve bu sırrın içindeki şifreler, ülke futbolunda son 1,5 yıldır Şenol Güneş'ten başkasında değil...

14 Eylül 2015 Pazartesi

Beşiktaş şampiyon olabilir mi?

Böyle bir soru belki size abes gelebilir, hatta ligin 3 büyüğünden biri olan Beşiktaş'ın tabii ki her zaman şampiyonluk yarışında olacağını söyleyebilirsiniz ama son 20 yılda sadece 3 şampiyonluk görmüş ve sonuncusunu altı sene önce yaşamış bir takımdan bahsettiğimizi de unutmayalım. Böyle bir girişten sonra son yıllarda sıklıkla insanlardan duyduğumuz bir nota kulak verelim. Birkaç yıldır sezonun başında ya da sezonun ortasında devamlı bir şekilde hem spor yazarlarının hem de hangi takım taraftarı olursa olsun genelinin söz birliği etmişcesine söyledikleri / yazdıkları bir söylem var :

"Beşiktaş, ligin en iyi futbol oynayan, seyri en hoş takımı ve dikine oynayabilen, yaratıcı oyuncularıyla da ligin en kollektif takımı. Hatta bunu sürdürebilirlerse de şampiyonluğun en güçlü adayı."

Nedense medya - yazar - taraftar üçgeninde bu kadar övülen, futbolcuları ve teknik adamı göklere çıkarılan bu takım ilerleyen haftalarda - özellikle ligin son düzlüğünde - tökezliyor ve şampiyonluğu ezeli rakiplerine kaptırıyor. Bırakın kaptırmayı lig ikinciliği de gidiyor ve sezonu üçüncülük - beşincilik arası bir yerde tamamlıyor. Bununla birlikte Şampiyonlar Ligi treni kaçırılıyor, devamlı olarak UEFA kontenjanından Avrupa yolları aşındırılıyordu ( 2013-2014 sezonunda ligi üçüncü sırada bitirdi ama F.Bahçe'nin cezası sebebiyle Şampiyonlar Ligi'ne katıldı). Beşiktaş'ın son şampiyonluğunun üzerinden tam 6 sene geçti. Bu altı sene içerisinde Beşiktaş ligi üç kere 3., iki kere 4. ve bir kere de 5.sırada bitirerek tam bir hayal kırıklığı yaşattı taraftarlarına. Onun da ötesinde tüm tahmincileri yanılttı.


2015 - 2016 sezonuna, yıllarını futbola vermiş ve Türk futbol tarihinin en başarılı 3 teknik adamından biri olan Şenol Güneş ile iddialı bir şekilde giren Beşiktaş, ilk 4 haftası geride kalan ligde Fenerbahçe ve Trabzonspor'un bir puan gerisinde 3.sırada olmasına rağmen yine çoğunluğa göre ligin en pozitif oynayan takımı ve geçmiş iki senelik Bilic tecrübesine göre daha saldırgan, daha golü koklayan ve isteyen bir takım hüviyetinde. Zira Slaven Bilic ile ilk sezonunda 53, geçen sezon ise toplamda sadece 55 gol atıp 1,60 gol ortalaması tutturabilen Beşiktaş'ın bu sezon ligin ilk dört haftasında attığı 12 gol ile maç başı 3 gol ortalamasına sahip olması hem kendilerine özgüven sağladı, hemde rakiplerinin gözlerini korkutmaya yetti. İlk dört haftalık periyotta rakiplerinden Galatasaray 2, Fenerbahçe ise 1,5 ortalamada kaldı. Ligin sonunda ne olur bilinmez ama bu defa Beşiktaş'ın hem teknik direktörünün tecrübesi, hem takımdaki kadro kalitesinin 'son yılların en iyisi' olması gibi etkenlerle beraber sezon sonunda ipi göğüsleme şansının daha fazla olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Slaven Bilic ile iki yılda tek bir derbi kazanamamasının direkt olarak şampiyonluğa etki etmesi, Şenol Güneş'in üzerinde en çok kafa patlatacağı ve üstesinden gelmesi gereken dersi olacak. Şenol Güneş, her ne kadar Bilic gibi takımın stadı olmaması gibi bir handikapı yaşayacak olsa da stadın hazır hale geleceği ligin ikinci yarısı ile beraber bu açığı lehine çevirebilecek bir joker hakkına da sahip.

Beşiktaş taraftarının son 20 yılda gelen sadece 3 şampiyonluk sonrası (1995, 2003 ve 2009) şampiyonluğa aç olması, İnönü stadının yeniden inşasıyla görkemli bir arenaya sahip olacak olması ve ligin ofansif anlamda en üretken yapıda bir kadroya sahip olması gibi etkenler Beşiktaş'ı özlediği şampiyonluğa pekala itebilir. Slaven Bilic ile olan 1-0'dan sonra geriye yaslanma, skoru koruma hastalığına gerekli teşhisi koyup, 'Güneş etkisi' ile resmen kabuk değiştiren bir yapıda 2-0, hatta gerekirse 3-0'ı yakala mantığını başarılı bir şekilde takıma empoze eden Şenol Güneş ve ekibi bu tarihi fırsatı nasıl değerlendirecek, hep beraber göreceğiz.


Takımın yeni maestrosu Oğuzhan'ı, bitmek bilmez enerjisi ile Olcay'ı, çilingir Sosa'sı, akıllanmış bir Q7'si ve sadece futbola konsantre olan Gökhan Töre'si ile... Beşiktaş'a gelmiş geçmiş en iyi nokta santrfor olduğunu düşündüğüm 'bitirici vuruş harikası' Mario Gomez'i, fırsat bulduğunda bir gol kralı olabilecek kapasiteye sahip olan Cenk Tosun'u ile... Geçen sezona göre daha iyi yer tutan ve güven veren Tolga Zengin'i ile... Ligin ikinci yarısında transfer yapılmasa bile yeni transfer kıvamında olacak Veli Kavlak ve Tolgay Arslan'ı ile... Geçmiş yıllara nazaran yedek kalsa da bu defa daha üretken ve ısıran Kerim Frei ile... Takımda şimdilik tek alternatifi olmayan ve her maça taraftarlarının nazar boncuğu / duasıyla çıkan görev adamı Atiba'sı ile... Savunmada her ne kadar tam oturmasalar da çok da açık vermeyen Rhodolfo ve Ersan'ı ile... Geçmişte sürekli SOS verdikleri savunmanın beklerinde 'kademe' bilgileri ile istikrarlı futbol oynayan Tosic ve Beck'i ile Beşiktaş şampiyonluğu yine sonuna kadar kovalayacaktır.

Rakiplerinden özellikle Fenerbahçe'nin oldukça geniş ve rotasyonlu kadrosunun varlığı Beşiktaş'ı en zorlayacak takım görüntüsü veriyor. Zira en önemli dezavantajlarının ülke futbolunu yeteri kadar tanımayan Pereira olsa da bunu oldukça kaliteli ayaklara sahip olan Van Persie, Nani, Markovic, Volkan Şen, Fernandao  ve Ozan Tufan gibi direkt sonuca etki eden futbolcularıyla örtmeye çalışan ve bunda da kısmi şekilde başarılı olan Fenerbahçe'nin ilerleyen haftalarda vitesi daha yükselteceği de net bir gerçek.

Geçen sene sonradan açılan Galatasaray'ın ne yapacağını şimdilik kestirmek güç ama onlar da Sneijder ve Muslera gibi iki şampiyon adamın artacak performanslarının yanına en az iki ekstra performans gösterecek (geçen sezon Yasin + Selçuk) futbolcu bulabilirlerse yarışta sonuna kadar bende varım diyecektir. Melo'nun boşluğu, Hamza Hoca'nın yeteri kadar kendini takıma verememesi, Dursun Özbek ve taraftar arasındaki soğukluk, Şampiyonlar Ligi'nin getireceği psikolojik ve mental yorgunluk gibi parametreler onlar için ligin önemini belirleyici etkenler olacaktır.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Büyümeyen Çocuk : Quaresma

Sözleşmeyi imzaladıktan sonra "Ben Beşiktaş'ın çocuğuyum, ait olduğum yere geri döndüm. Artık hatalarımdan ders aldım, daha olgunlaştım, her şeyin farkındayım ve sorumluluğumun bilincindeyim. Şenol hoca harika bir hoca ve çok iyi bir takımız. Camiamıza özlediği şampiyonluğu yaşatacağız..." sözleriyle, özellikle tribünlerin vazgeçemediği ve bir gün tekrar yollarının kesişeceği günü bekledikleri anın tecelli etmesiyle Ricardo Quaresma, 2.Beşiktaş serüvenine başlamıştı. Onun gelmesinin mantıklı olmayacağını ve bu düşüncelerinin temelinde Q7'nin dengesiz ve istikrarsız futbol yaşantısı olduğunu bilen büyük bir kesim - ben de dahil - olmak üzere herkes onun kariyerinde beyaz bir sayfa açabileceğini düşünüyordu.

Beşiktaş sonrası Porto serüveninde özellikle geçen sezon oynadığı 40 karşılaşmada sadece 4 sarı kart görmesi dahi işini ne kadar ciddiye aldığının bir göstergesi gibiydi. Düz mantıkla; demek ki Q7, Türkiye'de de daha önce sıklıkla eleştirildiği şekilde ucuz kartlar görüp takımını yalnız bırakmayacak, atacağı ve attıracağı gollerle takımının zirve yarışında temel taşlarından birisi olacaktı. Daha ikinci lig maçında yani Trabzon maçında 60 dakika içerisinde öylesine ucuz 2 sarı kartla oyun dışında kaldı ki, bunu kelimelerle anlatmak inanın çok zor. 32 yaşında ve kariyerinde Barcelona, Chelsea, İnter ve Porto gibi kalburüstü takımlar bulunan bir futbolcunun kendisini adeta taparcasına taptıkları tribünlere ve takım arkadaşlarının emeklerini hiçe sayıp yaptığı bu ihanetin maçın kaybedilmesindeki en büyük ayrıntı olduğunu bilmesi ve kabullenmesi gerekiyor. Portekiz Ligi sonuçta Türkiye Ligi'nden aman aman üst düzey bir lig asla değil. Bu ligde Van Persie, Nani, Podolski, Sneijder, Mario Gomez gibi büyük yıldızlar var ve hiçbiri Quaresma'dan küçük değil, bilakis daha profesyonel topçular. Tüm bu şartlarda hala Q7'nin amatör davranışlar altında disiplin kuralını hiçe sayan eylemlerde bulunması, belki de kendisini takımın üzerinde görmesi başta Şenol Güneş gibi otoriter bir teknik adamın asla tahammül etmeyeceği bir davranış şekli. İlerleyen günlerde Şenol Hoca'nın onu kulübeye dahil etmesi ve tekrar kendini şarj edecek ortam oluşturmasını göreceğimizi düşünüyorum.

Beşiktaş kulübü yıllardır hasret oldukları şampiyonluk yolunda bu hedeflerinin gerçekleşmesinde derbi maçlarının çok ama çok büyük bir önem taşıdığını özellikle Bilic'in görev aldığı 2 sezonda açıkça görmüştü. İstanbul büyükleri karşısında bırakın puan almayı golü bile çok zor atan rakipleri karşısında çoğunlukla mahkum bir profilde mücadele etmişti. "Büyük yıldızlar, büyük maçları kazanırlar" tezinde hep böyle bir kahramanın eksikliğini hisseden Beşiktaşlılar, geçen sezon Sneijder'in 87.dakikasına kadar golsüz girilen karşılaşmada Fenerbahçe kalecisi Volkan'a 25 metreden 3 dakika arayla gönderdiği 2 füze ile gelen galibiyeti ağzı açık izlemişti. Quaresma tam da bu anlamda ihtiyaç duyulan bir yetenekti. Artık onun önderliğinde büyük maçlar da kazanılacak, Gomez, Gökhan Töre ve iyi bir Sosa ile şampiyonluk son ana kadar kovalanacaktı. İleride Beşiktaş yine bu hedefine belki yürüyecek ama daha ilk haftalardan 'sorunlu yıldız' Quresma'nın yaptıkları kolay geçiştirilebilir ya da "çok fazla büyütmeyelim" polyannacılığıyla hemen sineye çekilecek şeyler değil.

Sonuç olarak kimse Quaresma'nın yeteneklerini sorgulamıyor, test etmiyor. Herkes ondan sadece takıma uyumluluk ve yeteneklerinin sonuca etki edeceği bir futbol kültürü ile hareket etmesini bekliyor. Artık bir yaptırım gerekli ve en güzel yaptırım; Quaresma'nın Porto'dayken Lopetegui'nin yaptığı gibi onu bir süre yedek kulübesine mahkum etmektir. Akıllanıp akıllanmayacağının en iyi sorgulanacağı yer artık orasıdır. Bundan sonraki süreci hep beraber göreceğiz.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Herkes Alex kadar şanslı mıydı?

Alex efsane futbolcu mudur, değil midir? Böylesine bir soruyu sormanın bile kendimce abes olduğunu söyleyerek yazıma başlamak istiyorum. Fenerbahçe gibi tarihi fazlasıyla zengin ve başarılarla süslü bir camiaya, hep sorunlu çıkardığı futbolcularla bilinen Güney Amerika'nın Cruzeiro takımından 2004 yılında transfer olan ve geldiği günden bu yana gerek sahada duruşu, gerek futbol zekası, tekniği ve örnek profesyonel yaşantısıyla futboldaki 'efsane' kelimesinin tam karşılığını ifade eden bir anlayışla çıktı karşımıza Alexsandro de Souza...

8 sezonda kaydettiği 150'nin üstünde gol ve 130'dan fazla asist. Bu istatistiği gören, yakınından geçen futbolcu var mıdır bilmem Türkiye'de. Sadece 8 sezonda kırdığı tüm rekorlar, istikrarlı yaşantısı, yaşına rağmen sahada verdiği mücadele, takımının en zor anlarında inisiyatif alması ve daima taraftarların kalbini kazanan bir futbolcu. Söz konusu 8 sezonda 3 şampiyonluk, 4 ikincilik yaşadı, Fenerbahçe tarihinin en özel futbolcularından biri olarak tarihe geçti. Türk Futbol Tarihi'nde 2 defa gol kralı olan tek yabancı futbolcu. Onun heykeli dikilmeyecek de kimin dikilecek Allah aşkına?
(Türkiye'nin en büyük spor sitesi www.sporx.com tarafından 18 Eylül'de "Haftanın Blog Yazısı" seçilmiştir ve 3.000'den fazla 'tık' almıştır. http://ttk.sporx.com/blog/herkes-alex-kadar-sansli-miydiSXBLQ16076SXQ) 
 2004 yılından beri kimler geldi kimler geçti Fenerbahçe'den ama bir tek o gitmedi, gitmek de istemedi. Türkiye'de aldığı paranın hakkını verebilen bir kaç yabancı futbolcudan biri oldu daima. Küçük maçların adamı olmadı sadece. Beşiktaş'a 13, Galatasaray'a 9 gol atarak hep yıldızlaştı. Takımı kötü giderken dahi ayakta kalan yegane futbolcu oldu. Avrupa Kupaları'nda takımına toplamda 13 golle çok büyük bir katkı yapan efsanevi oyuncu, ülkemizi de adeta ikinci evi gibi görüp mütevazi yaşantısıyla da daima örnek oldu.


Tüm bunlardan sonra Alex'e efsane oyuncu değil demek yada heykeli dikilmeli mi gibi bir soru sormak da ne kadar doğrudur, yorumu sizlere bırakıyorum. Asıl cevaplanması gereken, daha önceki futbol efsanelerinin neden heykeli, anıtı yapılmamıştır sorusu olmalı. Böylesine yaşayan efsanelerin değerlerini bilmeli ve tarihe mal edilip yaşarken de onurlandırmalıyız. Hatta engin futbol bilgisi ve birikimi ile gençlere örnek olması amacıyla onların da başına getirilip daima kulübün bir parçası haline getirilmeli ve sürekli göz önünde bulundurulmalıdır.

Geçenlerde heykeli için açılış töreni düzenlenen yıldız futbolcu, törende de gözyaşlarını tutamayarak takımını ne kadar sevdiğini ve sahiplendiğini de açıkça gösterdi. Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı tüm futbol severleri duygulandırdı, işte efsane olmak böyle bir şeydir. Henüz aktif futbol hayatını sonlandırmadan bir futbolcuya yapılabilecek şüphesiz en büyük jest bu olsa gerekti. Alex bunu sonuna kadar haketmişti.


Ya hakettiği halde Alex kadar şanslı olmayanlar. Örneğin; Türk Futbol tarihinin belki de en büyük başarısını elinde bulunduran Galatasaray'ın UEFA ve Süper Kupa Şampiyonluğu'ndan sonra kimlerin heykeli dikildi, kimlerin gururu okşandı, o tarihi başarıyı unutturmamak adına ne gibi aktiviteler yapıldı? Son dönemin Alex ile birlikte tartışmasız en iyi 2 yabancı futbolcusundan biri olan ve kulübünün Avrupa'daki aldığı büyük başarılardaki en büyük pay sahibi olan Hagi ile ilgili ne gibi bir yaptırımı oldu Sarı - Kırmızılıların? Hagi'yi de geçtim, o dönemin efsane kadrosunun hiç mi tarihe iz bırakacak bir yansıması olmayacaktı? Taffarel, Popescu, Bülent Korkmaz, Hakan Ünsal, Suat Kaya, Ümit Davala, Emre, Okan, Hasan Şaş, Hakan Şükür, Arif... Her birinin inanılmaz bir mücadele örneği gösterip UEFA tarihinin tek namağlup şampiyonu olmaları ve ardından Avrupa'nın en büyüğü yıldızlar topluluğu Real Madrid'i dahi yenip Süper Kupa'yı kazanan futbolculara yeteri kadar prestij sağlandı mı, tartışılır. Evet onların bir anıtları var Büyük Çekmece'de ama ne kadar kişi gitmiş görmeye ve ne kadar ilgi gösterilmiş, işte o tartışılacak cinsten bir durum. Söz konusu sezonda Fatih Terim'li Galatasaray ayrıca Lig Şampiyonluğu'nu ve Türkiye Kupası'nı da kazanarak efsanevi bir sezon geçirmişti...

Ya Trabzonspor'a ne demeli? Şenol Güneş gibi tarihe mal olmuş bir kalecisi (1.112 dakika gol yememe rekoru var) ve şimdilerde takımının son 20 yılının da büyük bir bölümünde teknik direktörlüğünü yapmış ve takımın en kötü gününde dahi yanında durmuş, sorumluluktan asla kaçmamış, gemisini asla terk etmemiş bir 'futbol markası'nın heykeli neden dikilmez, sorarım sizlere. 2002 yılında Türk Milli Takımı'nı Dünya 3. sü yapan bu teknik adamı el üstünde tutmak yerine hala eleştirenleredir böylesine bir kariyer ve başarı öyküsü... Ayrıca Trabzonspor'un 1975 ile 1985 yılları arasında hiçbir futbol kulübünün yaklaşamadığı bir başarı yakalayan (10 sezonda 6 kez şampiyonluk, 3 kez ikincilik ve 1 kez üçüncülük) efsane kadronun neden bir anıtı yok, bu bile fazlasıyla düşündürücüdür. Kulüp tarihinin tartışmasız en büyük golcüsü olan Hami Mandıralı'nın (566 maç - 273 gol) neden bir heykeli dikilmez, neden sahip çıkılmaz, neden kulübe mal edilmez, hiç aklımız almaz...

Son örneğim ise Beşiktaş'ın erkek basketbol takımı ile ilgili olacak. Geçen sezon başında kimselerin şans vermediği Ergin Ataman önderliğindeki Beşiktaş'ın sezonu 1 değil, 2 değil tam 3 kupa ile bitirmesi Türk basketbol tarihinde görülmemiş bir olaydı. Tam 37 yıl sonra gelen Lig Şampiyonluğu'nun yanına Efes Pilsen'den sonra ülkemize bir de Avrupa Kupası'nı (Euro Challenge) getiren Siyah - Beyazlıları bu da kesmemiş olacak ki bir de Türkiye Kupası Şampiyonu olarak sezonu bir futbol terimi olan hat - trick ile kapattılar ve tarihi bir sezon geçirmiş oldular. Peki Beşiktaş kulübü tüm bu başarıların üzerine neler yaptı? Bir anıt mı yaptı? Hayır. T-shirt bastırıp bu büyük başarıyı hatırlatmaya çalıştılar ama orada da reklamını yapamadılar ve hiçbir satış elde edemeyerek sınıfta kaldılar. Anlayacağınız tarihi başarı sadece satırlarda kaldı, çok yazık... Heykel, anıt konusunda ise Beşiktaş tarihinin tabiki çok büyük futbolcuları var ve en başta Metin - Ali - Feyyaz olmak üzere birçok heykeli dikilecek türden efsane oyuncuları var...

Özetle; Alex'in anıtı umarım bundan sonra gelecek futbolculara ve sporculara örnek olacaktır. Onun gibi değerleri bulmak her zaman mümkün olmuyor. O yüzden henüz yaşarlarken bu büyük futbol abidelerine gerekli önemi vermeli ve onları sonsuza dek yaşatacak davranışları, eylemleri ve daha fazlasını hayata geçirmeleri, böylesine büyük kulüplerin baş görevleri olmalıdır.

twitter.com/serdarsozkesen

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR