25 Şubat 2016 Perşembe

Jordan - Federer - Messi ve 'Efsane' terimi...

"Efsane", "unutulmaz", "önemli spor adamı", "süper yıldız" gibi kavramların aslında en önemli özelliği, daha doğrusu bu kelimeleri herkesin rahatça ağzından söyleyebilmesine sebep olan ana düşünce; o kişinin yaptığı spor dalına yüklediği anlam ve spor dalını nerelere taşıdığı ile alakalıdır. Tüm bunların yansıması ile beraber bir kahraman, bir idol olmasıdır, kendisinden sonra gelecek olan neslin onu rol model olarak kabul edip, gelişiminde ondan ilham almasıdır.



Şöyle ki; nasıl Michael Jordan oynadığı inanılmaz basketbol ve yaşadığı şampiyonluklarla efsane olup, NBA ligini dünyanın en çok takip edilen ve izlenen basketbol ligi yapıp, basketbol sporunun tüm dünyadaki popülaritesini artırmasına önayak olduysa, yazının başındaki tüm kelimeleri onun adının önüne rahatça yazabiliriz. Jordan, bir rol model oldu ve ondan sonrasında basketbol, tüm dünyada futboldan sonra en çok takip edilen ve sevilen ikinci spor dalı oldu ve kısa zamanda tüm kitlelere yayılarak, kendi içindeki süper yıldızların sayılarını artırarak günümüze kadar geldi. Jordan'ın zamanında yıldız yok muydu? Tabii ki vardı ama bugün, sayıları her zamankinden fazla arttı ve bu yıldızların çoğunun idolü hep majesteleri Michael Jordan oldu. Şimdilerin yıldız denilen çoğu basketbolcusu da zamanla ya onu taklit etti ya da ondan ilham alarak kariyerlerinde başarılı oldular. Jordan sonrası tüm basketbolcuların en formda zamanlarında sürekli Jordan ile karşılaştırılmaları dahi onun basketbolun hangi noktasında olduğunu net bir şekilde açıklıyor. Kobe, Lebron yada diğerleri... Hepsinde sanki biraz Jordan var...



Teknoloji bu kadar hayatımızda yer etmemişken, tenis dünyasında 90'larda Steffi Graf, Monica Seles, Martina Hingis, Andre Agassi, Boris Becker, Pete Sampras rüzgarları esiyor ve tenis sporunu biraz daha elit bir kesim takip ediyordu. Gençler daha çok futbolu takip ediyor, Milan'a, Real Madrid'e, Manchester Unıted'a, Juventus'a ilgi duyarken, basketbolda Jordan sonrası bayrağı kim devralacak tartışması sürerken, o da ne? 2000'li yılların başlarında bir İsviçreli çıkıyor ve tenisin kitabını yeniden yazmaya ant içmişcesine mücadele ediyor ve kısa zamanda tüm dünyanın ilgisini çekiyordu. Adı : Roger Federer... Tüm otoritelerin ve tenis severlerin büyük bir çoğunluğuna göre "tenis sporunun gelmiş geçmiş en iyisi" olarak gösterilen Federer, kısa zamanda korttaki duruşu, oyun zekası, yeteneği ve aldığı onlarca şampiyonluklarla kırılmadık rekor bırakmayarak tenis sporunun en üst mertebesine ulaştı. Jordan gibi o da belirli süre sonra yaşlandı ve bayrağı devretme zamanı geldi. Nadal ve sonrasında tek tabanca Djokovic kaldı ve onlar da tenis sporunun değerinin artmasına büyük katkılar verdiler ama hiçbiri bir Federer etkisi kadar domine edici bir sinerji oluşturamadılar. Bugün hala dünyanın herhangi bir ülkesinde ve kiminle karşılaşıyorsa karşılaşsın, korttakilerin büyük çoğunluğu hala onun kazanmasını istiyorsa zaten bu 'etki' yada 'domine edici' kelimelerinin karşılığını bulmak çok da zor olmuyor...



Son olarak futbola bakalım. Yıllarca "Pele mi Maradona mı?" sorusuna cevap aramakla epey zamanımız geçmişken, 2004 sonrasında bir genç çıktı ve dünyada futbola hükmeden tüm anlamların içeriğini değiştirdi. Lionel Messi... Barcelona'ya çağ atlatan, kulübünü dünyanın en büyük takımı yapan, çalıştığı teknik direktörlerin değerini ve karizmasını artıran, varlığıyla çevresindeki futbolcuların gelişimlerini artıran, yeteneğiyle tüm dünyayı kendisine hayran bırakan ve son olarak sıradışı futboluyla Cristiano Ronaldo gibi bir futbolcuyu da "makina" statüsüne eriştiren, ele avuca sığmaz, bambaşka bir dünyadan yeşil sahalara inen Arjantinli bir sihirbaz. Evet Messi, son 10 yılın tartışmasız en iyisi ve adı çoktan Pele'nin, Maradona'nın ve diğer büyük futbol efsanelerinin adlarının yanına yazıldı bile. Hatta, Dünya Kupası'nı kazanmasa da onun için "gelmiş geçmiş en iyisi" diyen bir kesim de var. Kısacası en başta Messi olmak üzere Ronaldo, İbrahimovic, Robben vb. yıldızların sayesinde şimdilerin gençleri onları örnek alıyorlar, onlar gibi hep daha fazlası için çalışıyorlar. Neymar, James Rodriguez, Hazard, Pogba, Oscar, Verratti, Dybala, Sterling, Martial, Morata, Depay ve daha birçok futbolcunun idolleri birkaç sene sonra futbolu bırakacaklar ve futbolun geleceği artık bu futbolcuların ellerinde inşa edilecek....

Son olarak, gözlerinizi kapatın ve Michael Jordan, Roger Federer ve Lionel Messi'nin dünyaya hiç gelmediklerini düşünün. Şimdi gözlerinizi açın ve ne kadar şanslı olduğunuzu tekrar düşünün. Onlar olmasa, spor biraz daha eksik kalacaktı...

19 Şubat 2016 Cuma

I Love This Game

NBA efsaneleri arasından ağırlıklı olarak seçtiğim (sevdiğim, ilgi duyduğum) 3 basketbolcu olan Michael Jordan, Kobe Bryant ve Allen Iverson ağırlıklı tam 20 fotoğraf karesi ile benimle beraber

"I LOVE THİS GAME" demeye hazır mısınız?




Tracy Mc Grady - ??? - Kobe Bryant






Efsane smaçlardan sadece biri...


No look pass
Anlatılmaz, yaşanır...

To be continued...

18 Şubat 2016 Perşembe

Futbolu daha fazla kirletmeyin!


Futbolun birleştirici özelliğini neden kimse kullanmıyor? Neden kutuplaştık? Neden kimse rakip takıma ve taraftarına saygı duymuyor? Neden "bizden olmayan, bizden değildir" gibi ilk çağda bile göremeyeceğimiz bir yaklaşımı hayat düsturu haline getirdik? Biz hangi ara bu kadar hırçın oluverdik? Küfrü, hakareti bu denli normalleştirmemize sebep olan insanlarla neden hala aynı yolda yürüyoruz? Hiç bunu düşündünüz mü?

Önceleri, eskiler "Vefa, eski bir semt adı" diye öğretti bizlere. Sonrasında "Adalet, sadece bir bayan adı" olarak çıktı karşımıza. Şimdilerde ise "Fair play, ilk ve son olarak Alpay ile başladı ve bitti" noktasına geldik. Futbolun dünya genelinde açık ara en çok izlenen ve takip edilen spor dalı olmasına rağmen başta futbolun patronları olan FİFA ve UEFA genelinde yapılan sahtekarlıklar ve rantlaşmaların getirdiği buhran, kulüp yöneticilerine ve taraftarlara kadar inen hiyerarşide neredeyse her kesimi etkiledi ve artık futbolumuz KİRLENDİ...

Futbolumuzu kirletenlerle, bizi birbirimize kırdıran zihniyetlerle daha ne kadar yaşayacaksınız? Daha ne kadar onların ekmeklerine yağ süreceksiniz?

Şimdi kabuğunuzu kırın ve objektif bir bakış açısı kazanmaya çalışın. Futbolu bir amaç olarak değil, bir araç olarak görün ve futbolu izlerken de, oynarken de sadece mutlu olmaya, zevk almaya çalışın. Zaten "herşeyin azı karar, çoğu zarar" demişler. Aşırıya gitmeyin, duracağınız yeri bilin, bir sonraki adımınızı düşünmeden konuşmayın ve  kolay sinirlenip hemen gaza gelmeyin.

Sonuç olarak; Herkes öncelikle kişisel çıkarlarını ve hırslarını bastırsın ve sonrasında yaşamı boyunca üstün insan ruhunu yani Fair Play duygusunu ortaya koysun!!!

Zaten taraftar olarak, 'arma düşkünü' olarak bizlere yakışan da budur...

11 Şubat 2016 Perşembe

Eriksson ve askerleri - 1996


Kıyıda köşede kalmış fotoğrafları severim. Hem geçmişi, anıları kim sevmez ki?

1995 - 1996 sezonu ve Sampdoria'nın başında o zamanlar kariyerinin başlarında sayılan ve 48 yaşında olan Sven Goran Eriksson var. Takımında ise 10 numaranın sahibi Roberto Mancini (31), Christian Karembeu (25), genç yetenek Clarence Seedorf (19) ve 'kapı defans' Sinisa Mihajlovic (26) gibi isimler var. Hatta o zaman 35 yaşında olan efsane kaleci Walter Zenga ve İtalyanların ünlü golcülerinden Enrico Chiesa'da (25) kadronun diğer bilindik isimlerinden...

Uluslararası çevre örgütü Greenpeace'ın bir kampanyası için aynı kareye dahil olan Erikson ve kareası tam 20 yıl sonra sizlerin karşısında...

Şimdilerde; İsveçli Sven Goran Eriksson uzun zamandan beri Avrupa'dan uzakta ve Çin Ligi takımlarından Shanghai SIPG takımının teknik direktörlük koltuğunda. Mancini ise teknik adamlığı boyunca en başarılı olduğu kulüp olan İnter'in ikinci kez başında görevine devam ediyor. Fransız Karembeu, fotoğraf karesinde yer alan diğer futbolculardan farklı davranarak teknik direktörlük yerine bir dönem formasını da giydiği Olimpiakos takımının stratejik danışmanlık görevini yürütüyor. Seedorf, 2013 yılında bıraktığı futboldan sonra başarısız geçen Milan teknik adamlığı macerası sonrası (sadece 4 ay) şimdilik pusuda ve yeni tekliflere açık. Mihajlovic ise Seedorf'tan biraz daha şanslı, çünkü bu satırları yazarken tam 8 aydır Milan'ın başında ve kör topal da olsa ilerliyor...

27 Ocak 2016 Çarşamba

Değişim...

Dünya dönüyor, dünya değişiyor. Spor dallarındaki rekabette doğal olarak yer değiştiriyor. Sonuçta hep aynı takımların hem kendi liglerinde hem de Avrupa / Dünya arenasında başarılı olması, sürekli zirveye oynaması tüm spor severleri sıkan ve ekrandan soğutan bir manzara. Modası eskiyen yada çağın gereksinimlerine göre hareket edip kendini yenilemeyenlerin bu acımasız dünyada yeri yok maalesef. Yeri var ama son sıralarda. Aynı zamanda bu değişim, yeni kahramanları da beraberinde sunuyor spor endüstrisine...

Futbolda Premier Lig'deki değişim tüm dünyaya örnek teşkil ediyor. Ranieri yönetimindeki Leicester City'nin haftalardır zirvede yer alması, Manchester Unıted'ın Sir Alex Ferguson sonrası yaşadığı travmaların üç yıldır devam etmesi, Chelsea'nin 'otobüs'ünün artık sırrının çözülmesi sonrası baş aşağı gitmesi ile beraber en başta, son şampiyonluğunu 12 sene önce alan Arsenal'in ve Arap sermayesi ile son yıllarda sürekli ilk 2'nin müdavimi olan Manchester City'nin iştahını kabartmış durumda. Bununla beraber dünyanın en iyi beş teknik direktöründen biri olan Klopp'u takımın başına getiren Liverpool'un da gözle görülür çıkışıyla önümüzdeki yıllardan itibaren ciddi bir şampiyonluk adayı olacağı gerçeğini de sadece tahminden ibaret görmemeliyiz. Ayrıca gol krallığı listesinin ilk 3 sırasında, uzun yıllar sonra Premier Lig'in ünlü bir takımında oynamayan Vardy, Lukaku ve İghalo'nun yer alması ayrı bir güzellik. Mesut Özil'in asist rekorunu kıracağı (çok az kaldı) bu sezonda Leicester'ın da bir şekilde sezon sonu kendisini ilk 4'e atarak Şampiyonlar Ligi tecrübesini yaşayacağını düşünüyorum. Kısacası futbolun beşiğinde güzel gelişmeler oluyor.

La Liga, Bundesliga ve Lig 1'de ise bir değişiklik yok. Şampiyon olacak takım aday sayıları oldukça kısır ve hep aynı döngüde devam ediyor. PSG'nin 22 hafta sonunda 21 puan farkla lider olması o ülke futbolunun izlenebilirlik seviyesini 0'a indiriyor maalesef (Gerçi Zlatan var, yoksa hayatta izlenmez). Serie A'da ise sezona ilk 6 maçta aldığı 5 puanla başlayıp, Napoli, İnter, Roma ve Fiorentina gibi takımların alıp başlarını gitmesine sebep olan Juventus'un, 22.haftasına girilen ligde son 11 maçını üstüste kazanması ile tekrar şampiyonluğun bir numaralı adayı olduğunu görüyoruz. Rakiplerinden bir tek Napoli'nin kendisini zorlayabileceğini düşündüğümüz Çizme'de sezon sonu yine Zebra'lar ipi göğüsleyecektir, büyük bir aksilik olmazsa...

Basketbolda en üst mertebe olan NBA'deki değişim, herkesin dilinde. Michael Jordan sonrası bayrağı devralan Kobe Bryant'ın bunu uzun yıllar başarı ile devam ettirdikten sonra 2010 yılından itibaren bu ünvanı LeBron James'e vermesinin ardından geçen sezon çok güçlü bir giriş yaparak tüm hesapları altüst edip parmağına yüzüğünü takan Stephen Curry'nin bu sezondan itibaren bu bayrağı güçlü bir şekilde ele alacağı (kimilerine göre aldığı) gerçeği de değişimin en güzel örneklerinden. Kadro bozulmazsa önümüzdeki 2-3 yıl daha Golden State Warriors'un sürekli finaller oynayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Euro League'de başta Fenerbahçe'nin Obradovic önderliğinde yaptıkları ve tüm Avrupa'nın asla eşleşmek istemediği bir takım haline gelmesi de tüm dünyada yaşanan değişimlerin güçlü örneklerinden biri. Keza sürekli başarıların ve zirvenin baş adayları olan Real Madrid ve Olimpiakos'un da eski güçlerinden uzak performansları, artık yavaş yavaş milatlarının dolduğunu ve derhal kan değişimi yapmalarının (kadro - taktik vb.) geldiğini gösteriyor.

Tenis dünyası ise bu değişimin bir türlü değiştiremediği spor dallarından birisi. Erkek tenisini yıllardır domine eden 34,5 yaşındaki Federer'in hala Grand Slam'lerde en kötü yarı final oynadığı bir ortamda genç nesilin ne kadar da etkisiz kaldığını görüyoruz. Tenisin 'makina'sı Djokovic'in bu alanda kendisini en çok zorlaması beklenen Nadal'ın sakatlık sonrası bozulan formu, psikolojik ve mental anlamda yetersizliği (güç, hız vb.), Wawrinka'nın istikrarsız ve savruk görüntüsü, Murray'in ise bir türlü finallerin adamı olamaması sebebiyle kendisine meydan okuyacak tek kişinin yaşlı kurt Federer olmasından dolayı nasıl da bu alanda açık ara 1 numara kaldığı gerçeğini de net bir şekilde okuyabiliyoruz. Kadınlarda da durum farklı değil. Federer'den sadece 1 ay küçük olan Serena Williams hala tüm üst düzey turnuvalarda baş favori ve önüne geleni süpürüyor. Bu anlamda Djokovic gibi adeta bir makina düzeninde işliyor ve fiziğini yeteneği ile birleştirip tüm genç tenisçilerin korkulu rüyası olmaya devam ediyor. Djokovic'in üst düzey çoğu turnuvada finallerde rakibi birçok kez Federer olurken, Serena'nın rakiplerinin sürekli farklılık göstermesi tenis dünyasının en büyük değişkenliği olsa gerek...

26 Ocak 2016 Salı

Büyük Dram : Milan - Ajax / 2003


Bazı takımlar vardır, uzun yıllar beraber oynarlar, efsane olurlar. Bazıları da vardır ki, herkesin gıpta ile baktığı ve geleceğin takımı diye lanse ettikleri bir anda, yavaş yavaş serpilir ve dağılır. Efsane olamadan, büyük başarılara imza atılamadan tarih sahnesinden çekilir ve bir daha asla o başarıya ulaşamaz. Kimden mi bahsediyorum? 2002 - 2003 sezonu Ajax takımından.

Önünüzden film şeridi gibi geçecek bir kadro. 27 futbolcunun en az yarısı büyük takımlara göçtü gitti. Ajax, bu yüzden boşuna Ajax olmadı. Ajax bu yüzden dünya futboluna yön veren altyapı sistemiyle çığır açtı ve birçok kulübe ilham verdi. Kendisi Avrupa'da başarılı olamadı (2000'li yıllarda) ama Avrupa'da takımlarında birçok kupa kaldıran futbolcuları yetiştirdi ve dünya futboluna armağan etti.

2002 - 2003 sezonunda Ajax, o zamanlar Şampiyonlar Ligi formatının farklı olması sebebiyle İnter, Lyon ve Rosenborg'un yer aldığı ilk grubu averajla ikinci sırada bitirerek diğer gruplara kaldı. Bu defa grup daha da güçlendi ve karşılarına Valencia, Arsenal ve Roma geldi. Grubundaki üç takımın kadro güçlerinin Ajax'tan birkaç gömlek üstün olmasına rağmen genç Ajax; grubu namağlup (5 beraberlik, 1 galibiyet) bitirerek, Şampiyonlar Ligi'nde son sekize kapak atmayı başardı.

Çeyrek finalde, o sezon bu kupayı kazanacak olan Ancelotti'nin efsane Milan'ı ile eşleşen Ronald Koeman'ın Ajax'ı ilk maçta Amsterdam'da gol atamayınca (0-0) avantajı rakibine kaptırmıştı. San Siro'daki rövanş öncesi Ajax için aslında güzel gelişmeler vardı. Gattuso cezalı, Pirlo ve Seedorf ise sakattı. Gerçi Van der Vaart'ın sakatlığı da Koeman için büyük bir sorundu. Ajax 21,8 yaş ortalaması ile maça çıkarken, Milan'da bu rakam 28,7 idi. 76 bin seyirci önünde oynanacak maçın hakemi efsane hakemlerden İspanyol Mejuto Gonzalez. Daha dk.18'de Chivu'yu resmen biçen Ambrosini, tamamen "evsahibi ve koskoca Milan canım, hemen olmaz" kontenjanından kırmızı kart yerine sarı kart ile geçiştirildi ve maçta ilk kırılma anı yaşandı. Brocchi'nin ceza yayı üzerinden vurduğu şutta savunmaya çarpan topta kontrpiyede kalan Lobont'un son anda muazzam bir refleksle çıkardığı top ise her zaman bende "en iyi kaleci kurtarışları"ndan biri oldu. 30'da sağ kanatta topu getiren Shevchenko'nun ortasında Lobont'un hatasını iyi değerlendiren İnzaghi ile soyunma odasına 1-0 ile giren Milan karşısında, ikinci yarıda Litmanen ile beraberliği yakaladı Ajax. Bu skor yarı final demekti Hollandalılar için. Ama Ancelotti'nin elindeki yıldızlar topluluğunun da durmaya niyeti yoktu. Bu defa İnzaghi soldan getirdi, Sheva ile 2-1'i yakaladı Milan. Koeman'ın genç öğrencileri artık kritik dakikalara girildiğinde topyekün risk almak zorundaydı. Belki de bu yüzden üçüncü golü kalelerinde görüp maça ve tura havlu atacaklardı ama buna mecburdular. Dakikalar 78'i gösterdiğinde takımın asist kralı Van der Meyde'nin ortasına Zlatan İbrahimovic öyle bir kafa 'asist'i yaptı ki takımın 10 numarası olan 20 yaşındaki Pienaar'ın karşısında 37'lik Costacurta kalınca, Güney Afrika'lı bunu çok iyi değerlendirdi, düştü kalktı ve topu Dida'nın bakışları içerisinde filelere yolladı, 2-2. Artık dakikalar Ajax lehine geçecekken, Ancelotti iki savunmacı Kaladze ve Simic'i çıkartıp Rivaldo ve Tomasson'u oyuna dahil etti. Koeman ise golü atan Pienaar'ı kulübeye çekip 18'lik Nigel de Jong'u direnç gösterme anlamında ortasahaya aldı. 82'de Shevchenko'nun karşı karşıya kaldığı pozisyonda Lobont'un bir kez daha kalesinde devleşmesi Ajax'ın umutlarını iyice artırdı. 90 dakika sona ermiş ve uzatmalar oynanıyor artık. Milan sahasından hızla çıkıyor. Soldan kaptan Maldini'nin doldur - boşalt ortasına Ambrosini kafa ile ceza alanına havalandırıyor. İnzaghi ilk golde olduğu yine boşta (bu durum biraz da onun yeteneği) ve kaleci Lobont'un üzerinden aşırtma vuruş yolluyor, tam da filelere doğru. Danimarka'lı Tomasson ise işi garantiye almak adına topa çizgide dokunuyor ve gol oluyor. Gol Tomasson'a yazılıyor ama İnzaghi fişi çeken adamdır. Ajax yıkılmıştır artık. Koeman'ın golden sonra "hemen kalkın ve komple takım olarak rakip kaleye gidin" dercesine yaptığı el işaretinin icraata dönüşmesi için artık zaman da kalmayacak ve Şampiyonlar Ligi tarihinin en dramatik maçlarından biri sonucunda Ajax, son dakika golü ile yarı final kapısından dönecekti. Elendiği Milan ise bu dram'dan çıkıp yarı finalde İnter (0-0 ve 1-1) ve finalde Juventus (0-0) karşısında oynadığı 3 maçın 90 dakikasında rakiplerini yenemeyerek Şampiyonlar Ligi şampiyonu (penaltılarla) olacaktı.

İşte futbolun garipliği de burada değil mi zaten. O zamanki Ajax, 2003 senesinden itibaren yaprak dökümü gibi ayrılmasa, o kadro en azından 3 sene daha beraber oynasalardı, eminiz ki Avrupa'da daha büyük başarılara imza atacak, en azından sürekli çeyrek finallerin, yarı finallerin müdavimi olacaktı.

Milan - Ajax : 3-2 maçın özet görüntüleri yazının en sonunda...
Zlatan'ın arkasında Maldini - Pirlo - Rui Costa ve Seedorf
18'lik Wesley Sneijder
Zlatan - Chivu - Maxwell
Büyük oyuncular...
Sneijder - De Jong 



Milan - Ajax 3-2 / 2003

Milan - Ajax Şampiyonlar Ligi çeyrek finali rövanş maçı oynandığı gün, bir başka efsane maç daha oynanmıştı : Manchester Unıted - Real Madrid. Tekrar hatırlamak isteyenler için maç anlatımı, videosu, fotoğrafları... http://bit.ly/1ZLtVdb

22 Ocak 2016 Cuma

Hangi Milli Takım, Hangi Sponsorla Çalışıyor?

Kabul etmeliyiz ki futbol demek, aynı zamanda para demek ve endüstriyel pazarın en önemli ticari meyvesi de futbol. Tam da bu noktada sponsor işi çok önemli bir ihtiyaç. Onların sayelerinde spor, özellikle futbol ayakta duruyor desek hiçte yanılmış olmayız. Sponsorların zaman zaman yapılan transferlerde, inşa edilen stadyumlarda ve daha birçok önemli alanda kulüplere yardım ettiklerini biliyoruz.

A Milli Takımların, yerel futbol kulüplerine nazaran sponsorlara daha fazla ihtiyaç duydukları gerçeği ile büyük markalar, dünya genelinde sponsorluk anlaşmaları ile çeşitli yayılmalar ve farklılıklar göstermiş. Aşağıdaki fotoğraflarda tüm dünyadaki ülkelerin - kıta bazlı - Milli takımlarının hangi sponsor firmalarla anlaştıklarını göreceğiz. En başta Adidas, Nike, Puma olmak üzere tüm dağılımlar harita üzerinde.

Sponsorluk demişken, Almanya Milli Takımı ile beraber uzun yıllardır Bayern Münih'in de sponsorluğunu Adidas yapıyor biliyorsunuz. 2013'te Bayern, Dortmund'dan Götze ile anlaşmış ve imza töreni düzenleyecekti. İmza törenine Nike marka bir beyaz t-shirtle çıkan Götze, Adidas ile Bayern'in arasını oldukça açmış, sonrasında olay tatlıya bağlanmıştı ama Götze'nin düşüncesizliği uzun yıllar unutulmayacak cinstendi...































SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR