Şampiyonlar Ligi, malum futbolun zirvesi... Bu sezon final, Almanya'da Berlin Olimpiyat Stadı'nda oynanacak. Sponsor firma Adidas, bu alanda hem ticari hem de hoş bir anı olması münasebetiyle son yıllarda final maçlarına özel 'top'lar üretiyor ve büyük ilgi çekiyor. Bu sezon yine kolları sıvadılar ve finale yakışır bir TOP hazırladılar.
Tarihi 'Berlin Duvarı'nı da unutmayan Adidas, renkli objelerle tasarladığı top için bu önemli ayrıntıyı da ihmal etmedi. Özgürlüğü ifade eden Brandenburg kapısı da tasarımdaki yerini aldı. Tasarımdaki 'ayı' sembolü ise Berlin şehrini ve şehrin tarihinin bir anlamda logosu olarak bilinen 'ayı' figüründen esinlenerek saldırmaya hazır bir 'ayı' görseli ile de bu algıya dikkat çekildi. Topun üzerindeki birçok renk olması ise Berlin şehrinin kozmopolitan ve karmaşık yapısına bir gönderi niteliğinde.
2014 - 2015 Şampiyonlar Ligi Finali, 6 Haziran 2015'de oynanacak ve yukarıda resimde gördüğünüz top, Şubat 2015'teki Şampiyonlar Ligi 2.tur maçlarıyla beraber görücüye çıkacak.
Henüz 3 sezon önce yine Almanya'nın Münih kentindeki Allianz Arena stadı, Şampiyonlar Ligi Final maçına evsahipliği yapmış ve dramatik finalde Chelsea, Bayern Münih'i penaltı atışları sonucu eleyip şampiyon olmuştu. Bakalım bu defa Almanlar tekrar finale ulaşabilecek mi?
Final için en büyük adaylar ise kağıt üstünde çoktan belli :
Son dönemlerde malum neredeyse her hafta, ya futbolu bırakmış ya da kariyerinin son dönemlerinde olan futbolcuların kendilerine göre belirlediği en iyi 11 tarzı haberleri sık sık görüyor ve takip ediyorsunuzdur sanırım. Kendi adıma söylemek gerekirse son birkaç günde Zidane, İbrahimovic, Yaya Toure, Xavi gibi futbolcuların en iyi 11'leri akıllarımda kaldı.
En iyi 11 kavramının da içini doldurmak gerek. Sonuçta bu bir göreceli bir kavram ama şu soruyu da sormak lazım :
Tarihin en iyi 11'i mi? Son yılların en iyi 11'i mi?
Yani en iyi 11 konseptine bir isim bulmak şart...
Ben mesela acizane 2000'li yılların en iyi 11'i adlı bir çalışma yaptım. Neden mi? Çünkü Avrupa ve Dünya Futbolu'nu takip etmeye başladığım seneler 1995 ve sonrası. O yüzden de canlı gözlerle takip ettiğim, hayranı olduğum, maçlarını kaçırmadığım futbolcuları belirlemek bana daha mantıklı geldi. Bunda da kendime göre kriterler vardı ve son 7-8 yılın makina adamları Messi ve Ronaldo'yu almadım. Her şeyin daha doğal olduğu, hormonlu ve olağanüstü yeteneklerin diğer meslektaşlarına açık fark yapmadığı yıllar. Yazının başlığı 2000'li yıllardan bu güne ama yukarıda da belirttiğim gibi 1995 ve sonrası yani son 20 yıl baz alarak değerlendirmemi yaptığımı söyleyebilirim.
Diziliş anlamında çok sık gelgitler yapsam da nihai karar olarak 3-4-3 düzenininde karar kıldım. Elbette 4-4-2 ya da 4-3-3 sistemi de beni çok zorladı. Sonuçta onlarca efsane ve kariyerli futbolcuyu da es geçmek zorunda kaldım. Misal; 4'lü savunma dizilişi yapmadığım için Roberto Carlos, Cafu gibi değerleri listeme alamadım. Orta alandan Del Piero, Pirlo, Beckham, Gerrard, Nedved, Kaka... Forvette ise Raul, Henry, İbrahimovic ve daha birçok yıldız isimlere yer veremedim.
Gönül isterdi ki, spor sitelerinde sıklıkla yapılan Altın Karma, Gümüş Karma ve Bronz Karma gibi atraksiyonlar yaparak diğer futbolculara da haklarını teslim etmek ama bu şekilde hem sizler sıkılır hem de gereksiz ayrıntıya girerim diye düşündüm.
3-4-3 dizilişim tamamen hücum ağırlıklı ve Dünya'da yenemeyeceği takım da yok :)
Sizlerin de en iyi 11'lerini merak ediyorum. Dileyenler alt tarafta yorumlarını paylaşabilir...
Bazı futbolcular vardır, gittikleri hiçbir takımda dikiş tutturamazlar ama yine de taliplileri çoktur. Özünde kaliteli ve yeteneklidirler. Bu özellikleri dahi onları birer futbol seyyahına dönüştürüverir. Kabuğuna sığamazlar. Nerede yüksek bonservis ödeyen varsa; para, marka, prestij dinlemeden büyük - küçük takım ayırt etmeden o ülkeden o ülkeye yol alırlar. Günümüzde bu tanımlara 'cuk' diye oturan bir futbolcu var ki, o da Nicolas Anelka... 2 kıta, 7 ülke değiştiren Anelka'nın sorunlu yaşantısı, saha içindeki değişken ve agresif tavırları her daim futbolunun önüne geçti. Halbuki daha 18 yaşındayken Arsene Wenger tarafından keşfedilen Fransız futbolcu, o sezon 26 maçta attığı 6 golle Arsenal'in Premier Lig Şampiyonluğu'na olumlu bir katkı yaptı. Kendi içinde yaşadığı psikolojik travmalar, antrenmanlardan kaçmaları, gereksiz agresif hareketleri yüzünden Fransa Milli Takımı'ndan dahi bir anlamda uzaklaştırılmak zorunda kaldı. Bir dönem Fenerbahçe'de de forma giyip Süper Lig Şampiyonluğu sevinci yaşayan Anelka, döneminin teknik direktörü Daum ile yaşadığı sorunlarla da her zaman gündemdeki yerini aldı. En istikrarlı macerasını Chelsea ile 4 sezonda yaşayan Anelka, 18 yıllık kariyerinde toplamda 12 takımın formasını giydi.
Arsenal'den Real Madrid'e imza attığında henüz 20 yaşında olan Anelka, Galacticos ile Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış ve bu kapanın kazanılması aşamasında yarı finaldeki 2 Bayern Münih maçında da birer gol atma başarısı göstermişti. Chelsea'de 2008 - 2009 sezonunda gol kralı olan Anelka, en verimli performansını da yine bu kulüple yaşadı. 2013 - 2014 sezonunda kulübü West Bromwich Albion ile Westham Unıted ile oynanan maçta attığı golden sonra Nazi selamı verdiği gerekçesiyle 'ırkçılık' suçuyla 5 maç ceza aldı ve Ada'dan ayrılarak Asya'nın yolunu tuttu. Çin'in Shanghai Shenhua ve son olarak da Hindistan'ın Mumbai City takımlarının formalarını da giydi. CV'sine bakıldığında Avrupa'nın 5 büyük futbol ülkesinden biri olan Bundesliga hariç diğerlerinde forma giymesinin yanı sıra; Real Madrid, Arsenal, PSG, Juventus, Manc. City ve Liverpool gibi kalburüstü takımların adını gördüğünüzde aslında hiçte şaşırmıyorsunuz. Çünkü o var olan muazzam yeteneklerinin üzerine sıkılgan karakteri ile baskın olup değişikliği her zaman sevdiği için böylesine bir kariyere imza attı. Zamanın en ünlü ve yetenekli futbolcularıyla forma şansı bulmasına rağmen uslanmadığı, kendini dizginleyemediği için kalıcı olamadı ve adeta bir futbol seyyahına dönüşüverdi. Futbolu bıraktıktan sonra film endüstrisinde çalışmak istediğini her fırsatta yenileyen asi Fransız, bu düşüncesi ile dahi futbolu fazla sevmediğini, adeta bir 'hobi' kıvamında oynadığını da bizlere fazlasıyla belli ediyor. Futbolu biraz sevse, alışkanlıklarından biraz sıyrılsaydı hala dünyanın en yetenekli santrforlarından biri olarak anılacaktı ama o, bunu asla istemedi. İşte ele avuca sığmaz Nicolas Anelka'nın futbol seyyahı kariyerinden bazı fotoğraflar :
Milli Takımımızın aksine, son yıllarda Türk takımlarının İngiliz kulüpleri karşısında ne denli başarılı olduklarını biliyoruz. İngilizlerin bütün büyük takımlarını neredeyse yenmişliğimiz var. Chelsea, MANU, Arsenal, Liverpool, Tottenham, Stoke gibi takımlarla son 20 yılda birçok kez karşılaştık ve aradaki güç ve kalite farkına rağmen hiçte azımsanmayacak derecede puan ve puanlar kazandık. Hatta ve hatta Manchester Unıted'ı Old Trafford'da, Chelsea'yi Stamford Bridge'de dahi yenme başarısını göstermiş bir ülkeyiz biz. Sözkonusu tüm galibiyetlerde istatistik bazında en ezici maçımız ise şüphesiz 2 Ekim 2014'te oynanan Tottenham - Beşiktaş karşılaşması...
Sözkonusu karşılaşma ile ilgili yukarıdaki fotoğrafta sadece GENEL istatistikleri görüyorsunuz. Bir de http://crop.is/92 bu linki tıkladığınızda Paslaşma, Şut, Orta, Dripling, Savunma gibi diğer önemli istatistikleri de görüp değerlendirebilirsiniz. Her bakımdan adeta bir MİLAT maçı idi Londra'daki mücadele...
20 yıldır Avrupa Kupası maçlarını takip eder ve izlerim. Bir Türk takımının deplasmanda hem de Tottenham gibi Türkiye Ligi'ne koy, her sezon şampiyonluğa oynayacak bir takımı (takım değeri anlamında da 3 büyüklerin her birini ikiye katlar) White Hard Lane'da perişan eden, pozisyon vermeyen, karşılığında tarihi fark atacak kadar pozisyon bulan, Tottenham kalesine toplam 24 şut atan (rakibinin 4 katı), tam 33 orta denemesi yapan, rakibini sağlı sollu kornerlerle bunaltan başka bir takım görmedim. Hugo Lloris'in adeta tek başına kalede 'dev'leştiği karşılaşmada galibiyeti sonuna kadar hakeden Beşiktaş, Demba Ba ile bulduğu penaltı golüyle 1-1 berabere kaldı ama hem istatistik bazında hem de aşağıda özetini izleyeceğiniz karşılaşmada resmen tarihi farkı kaçırdı. Diğer bir deyimle "Tottenham ucuz kurtuldu"...
Londra basını da maçtan sonra Beşiktaş'ı övüp, maçı kazanmayı hakettiğinin altını çizerken Tottenham'ın maçı üzün süre önde götürmesinin sürpriz olduğunu belirtip kaleci Lloris'in çok şanslı bir gününde olduğunu okuyucularıyla paylaştı.
Evet Beşiktaş bunu Slaven Bilic önderliğinde 2 Ekim 2014'te başardı. Beşiktaş muhtemelen bu maçın rövanşında dahi (bu yazı rövanştan önce yazıldı) bu kadar üstün bir istatistikle sahada mücadele edemeyecek ama bu maç tarih kitaplarında yazsın ve unutulmasın diye bu gurur tablosunu istatistikleri ile beraber özetini paylaşma isteğini hissettim...
Biliyorum bu yazı güncel bir yazı olmayacak ve belki de değerini yitirecek ama istatistikler hiçbir
zaman değişmeyecek ve kalıcı olarak kendine yer bulacak. Galatasaray'ın, taa 1993 yılında Old Trafford'da aldığı 3-3'lük sansasyonel beraberliği sonrası tüm dünyayı kendine hayran bırakmasının ardından o zamanın yerel bir gazetesinin attığı manşet gibi "Bir baba hindi, İngilize böyle bindi" edasıyla rövanş maçı da umarım aynı güzellikte ve sonuçta biter ve kazanan Türk Futbolu olur...
Sert dalgalarda 'küçük balıklar'ın yaşama inadı...
"Ofsayt" tabirinin yavaş yavaş bayanlar tarafından da anlaşılabildiği çok basit ve sade bir oyun..
'Aidiyet' duygusunun en kapsamlı hissedildiği başucu eseri...
İçinden türlü türlü hikayeler, destanlar, efsaneler çıkartan masalsı mabedler...
Başlama düdüğünden bitiş düdüğüne kadar asla bitmeyen adrenalin...
'Derby' kavramının en fazla yakıştığı ve bir maçının haftalarca, yeri geldiğinde yıllarca tartışıldığı en keyifli muhabbetlerin ortak dili...
Tüm dünyada milyarlarca insanın bir 'gol' sesiyle ayağa kalktığı, tüm dertlerini unuttuğu, adeta kendinden geçtiği o benzersiz 'içgüdü'ye mazhar olan sıradışı 'baba spor'...
Biz futbolu bu yüzden seviyoruz, önemsiyoruz, hayatımıza katıyoruz...
Temiz futbol, rakiplere saygı duyulan futbol, doğal futbol, içinde küfre yer vermeyen futbol ise en çok görmek istediklerimiz. Kirletmek, karalamak en kolayı. Gelin zoru başaralım. Futbol ancak bu materyallerle kalıcı olur. Bunu bilelim, yaşayalım ve yaşatalım...
Her futbolseverin içinde futbol ile ilgili bir hikayesi vardır unutmadığı, unutamadığı...
Sahi, sizin futbol tanımınızda neler var? Futbol eksenli dönen dünyada sizlerin hayatında futbol mu dünya üzerinde dönüyor? yoksa dünya mı futbolun üzerinde dönüyor? Merak ettim sorayım dedim...
Futbol sadece erkeklerin oynadığı bir spor olmamalıydı. Topuklu ayakkabı sahipleri de krampon giymeli ve bunu da başarılı bir şekilde uygulamaları gerekiyordu. Kadınlar, hayatın neredeyse tüm alanlarında olduğu gibi sonunda futbola da el attılar ve aralarından Messi, Ronaldo gibi birisi ortaya çıktı : Alex Morgan...
2 Temmuz 1989 Kaliforniya doğumlu Amerikalı futbolcu hemcinslerinden oldukça farklı ve dikkat çekici. Güzelliği, fiziği, futbol yeteneği gibi tüm bu hünerlerine genç yaşta sahip olan Amerikalı, tüm dünyanın da gözdesi olmuş durumda. Makyajlı yüzleri, ojeli tırnakları ve kaslı vücutları ile artık onlar da futbolun içinde ve artık onları da konuşmalı, yaptıkları özverili çalışmalara karşı duyarlı olarak daha fazla gündeme getirmeliyiz diye böyle bir yazı paylaşmaya karar verdim...
2007 - 2010 yılları arasında Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'de kolej futbolu oynayan Morgan, 2009 yılında fark edildi ve henüz 20 yaşında ABD Milli Takımına seçilerek bu alanda en genç oyuncu ünvanını aldı. Mevkii olarak forvet pozisyonunda oynuyordu. 2010 yılının Mart ayında Meksika ile oynadıkları maçta Milli Takım kariyerindeki ilk golüne imza atan başarılı futbolcu 2011 Dünya Kupası'nda da boy gösterdi. Almanya'da düzenlenen bu kupada ülkesi ile finalde Japonya'ya penaltı atışları sonucu kaybederlerken kazandıkları 2.lik başarısında önemli sayılacak bir başarı göstermiş, henüz 22 yaşında kendisini resmen dünyaya tanıtmıştı. Yarı final maçında Fransa karşısında kazandıkları 3-1'lik galibiyette kritik bir gol atarken final maçında uzatmaya giden maçta da 1 gol atmıştı.
Takiben 2012 Yaz Olimpiyatları'nda ise ülkesi ABD ile altın madalya sevincini yaşadı. Londra'da gerçekleştirilen Olimpiyat Oyunları'nda finalde yine Japonya ile karşılaşmışlar ve bir olimpiyat rekoruna sahne olan maçı Wembley Stadı'nda 80.300 kişi izlemiş, kazanan ise Morgan ve arkadaşları olmuştu. Bu galibiyetle bir bakıma bir önceki Dünya Kupası finalinin de intikamı alınmış oldu.
Alex Morgan, isim olarak da akılda kalan bir yapıya sahip. Gerçekte sıkı bir Barcelona taraftarı olarak biliniyor. Yeteneklerini güzelliğiyle birleştiren genç futbolcu, bir ara 2012 yılında Sports Illustrated Swimsuit Issue dergisine verdiği üzeri boyalı fotoğraflarla da büyük bir ses getirmiş, erkek hayranlarının da gözdesi haline gelmiş ve farkındalık anlamında da tüm dünyanın ilgisini çekmişti.
Alex Morgan'ın bilinen lakabı ise "Baby Horse" yani "Bebek At"...
2012 yılında ABD'de yılın futbolcusu ödülüne de sahip olan Alex Morgan, aktif futbolculuk kariyerinde şu an ülkesindeki Portland Torns FC takımında devam ediyor. ABD Milli Takımı ile an itibariyle 77 maça çıkan güzel futbolcu 49 gol atma başarısı göstererek bu alanda da rakipsiz ve TEK olduğunu gösterdi. Bu rakamlara ve başarılara henüz 25 yaşında ulaşan Morgan'ın eğer yolu Avrupa'dan geçerse kesinlikle şöhreti ve popülaritesi en üst noktaya ulaşacak ve tüm dünyanın aynı anda takip edeceği gerçek bir dünya yıldızı olacaktır.
Alex Morgan'ın şimdiki hedefi ise 2015 yılında Kanada'da düzenlenecek olan FIFA Kadınlar Dünya Kupası. Bu kupayı da kazanması sanırım artık onun bir efsane olmasına yetecek. Bunu ilerleyen zamanlarda göreceğiz ama siz siz olun futbolu çirkinleştirmeyip güzelleştiren bu değerleri takip edin derim. Erkek futbolunda hele de ülke olarak geldiğimiz nokta belli. O halde hepimiz Alex Morgan'ız diyerek son noktayı koyalım :)
Takımın üzerindeki ölü toprağın atılması için Kazakistan gibi bir takımla hem de taraftarımız önünde karşılaşmak başta Fatih Terim için ve futbolcuların kendine güveni için + taraftarların da taşan sabrını bir an olsun dizginlemek adına büyük bir şanstı. Kazanacağımızdan kimsenin kuşkusu dahi yoktu ama iyi futbol, istekli futbol bekleniyordu 'Milli ruh' adına... Gruptaki diğer rakiplerimizden Hollanda'nın da bizim gibi 3 maçta aldığı 1 puandan sonra reaksiyon gösterme adına sahasında Letonya engelini 6-0'la aştığını gördüğümüzde açıkçası bizim de buna benzer alacağımız farklı bir galibiyetle moral seviyelerini zirveye çekeceklerini düşünmüştüm...
Maçın başlamasına az bir zaman kala gördüğüm seyircinin en az 30.000 olduğunu ve Milli takımın bu denli kötü olduğu bir ortamda gelen bu kadar taraftar sayısının beni oldukça şaşırttığını da eklemeliyim. Kötü günde dahi gelen onbinlerin istediği tek şey ise atak futbol, istekli futbol ve skor tabelasında farklı bir skor. Belki de en önemlisi 2002 ruhu, 2008 ruhu...
Maç öncesinde tam da bizim önümüzde Volkan Demirel ile kale arkası tribün arasında yaşanan küfürleşme ile beraber, Volkan'ın taraftarlara yaptığı 'sus' işareti ve ardından eldivenlerini çıkartıp, kaleci antrenörünün ikazlarına rağmen yaptığı değişiklik işareti ile maçta oynamayacağının haberini verdi. Küfür, ülkedeki her futbol severin karşı çıktığı ama kulüp bazında kimin sahasında oynanıyorsa diğer rakibin futbolcularına yaptığı alışageldiğimiz kötü bir manzara. Ne var ki, sahaya ısınmak için çıktığı ilk dakikadan itibaren gelecek eleştirilere karşı kulağını tıkamak ve 'neden sadece ben?', 'neden sadece bana küfrediyorlar?' tarzı bir özeleştiri ile Volkan gibi 34'üne gelmiş profesyonelliğin zirvesindeki bir kaleciye bu 'talihsiz vesika' yakışmadı. Hele ki, geçmişinde küfür konusunda kendisinin de bizzat acı tecrübeleri olmasına rağmen... Maç boyunca Burak Yılmaz'a da nahoş kelimeler kullanılıyor ama profesyonellik işte tüm bunları göze almaktır, kulağını tıkamak ve arkana bakmamayı öğretir futbolculara...
Herkes benim gibi düşünmeyecektir, saygım var ama ısınma turlarını dahi tam da kale arkası tribünün önünde yapan, ilk çıktığı dakikadan itibaren herkesin görüp, "az sonra kesin tribünle münakaşa yaşayacak" diye düşündüğü bir kalecinin bence artık Milli Takım kariyeri bitmiştir. Bu başta kendisi için de Milli Takım için de daha yararlı olacaktır. Volkan Demirel'in artık birçok alternatifi var ve belki de tarihimizde bu kadar zengin kaleci bolluğunun olduğu dönemde Volkan'ın artık Milli formayı giymemesi tüm kamuoyunun lehine olacaktır...
Sahaya çıkan 11, rakip Kazakistan olunca baya bir ofansif bir dizilişteydi. Terim, belli ki erken gollerle rakibin gardını düşürüp maçı garantilemek istiyordu. Burak Yılmaz, yine inanılmaz golleri kaçıracak, Umut Bulut her zamanki gibi arı gibi çalışıp rakip defansı presle boğacaktı. Maç başladı ve ilk 20 dakikada gördük ki, geçmiş maçlarda yaşananlar bir bir bir gerçekleşmeye başladı. Üretkenlik yok, rakibi abluka altına almak yok. Nasılsa kazanırız havasında geçen ilk 20 dakikanın ardından kazanılan penaltı atışından gelen gol ve hemen ardından Burak Yılmaz'ın kendisinin ve takımının ikinci golünü attığında dahi Kazaklar, yarı sahalarında hapsolmuş durumda, "nasıl daha az gol yeriz" havasında sahalarından çıkmak istemiyorlardı. Biz ise 2.viteste normal seyrimizi devam ettiriyorduk...
Kazakları eleştiremeyiz, onların cürümü bu kadardı sonuçta. Biz ise sonuç odaklı oynuyorduk. Tek hedefimiz, bu maçı kazanmaktı. Kazaklar, ilk kez 44'te kalemize gelme cesaretini gösterdiler ve ilk şutları da bu dakikada geldi. Aslında ilk yarı tam da istediğimiz gibi sonuçlanmış, soyunma odasına "artık tamam" havasında girmiştik. En önemlisi rakibe de bunu kabullendirmiştik.
Hollanda gibi ikinci yarıda vitesi artıracağımızı düşünmekle beraber, diğer yandan da yıllar yılı bitmeyen hastalığımız olan 'geriye çekilme', 'rölanti futbol' gibi sonunda her zaman üzüldüğümüz, maç bitsin diye dua ettiğimiz kahır dakikaları başladı. Takım anlamsızca sanki karşısında Hollanda varmışcasına kapanmaya, geri çekilmeye zorlandı. Kazaklar güçleri ölçüsünde kalemize gelmeye başladılar. Sağlı sollu bindirmelerle pozisyon bulmaya çalıştılar. böylesine bir rakip karşısında sahamızda hem de 2-0'ı bulmuşken yaşadığımız acziyet için yazacak bir kelime bulamıyorum : UTANÇ VERİCİ...
Belki Kazaklar, gollük pozisyonlar bulamıyordu ama ikinci yarının ilk 15 dakikalık bölümünde bizi neredeyse sahamıza hapsetmişti. Fatih Terim ayarında bir teknik adamın bu duruma seyirci kalmamasını ve oyuncu değişikliğine gitmesini bekledik dakikalarca. Futbolcuların neredeyse tamamı 'uyku modunda' oynamaya devam ediyor, sol kanadımızda kulüplerinde gayet iyi futbol oynadıklarına aşina olduğumuz Caner - Olcay kanadı bir türlü işleyemiyordu. Arda Turan, zor dakikalarda topu çok iyi saklıyor, akıllıca faul aldırtıyor ama yine futbolu tatmin edilebilir düzeyde olmuyordu. Genç Ozan Tufan yine sağlam oynuyor, Serdar Aziz - Semih Kaya ikilisi ise en rahat maçlarından birinde mücadele ediyordu...
Dakikalar 70'i gösterdiğinde stat hoparlöründen gelen seyirci sayısının 27.549 olduğu söylenince tahminimin tuttuğunu gördüm. Ne var ki, seyirci asla tatmin olmuyordu, olamazdı da. Fatih Terim, ilk değişikliğini taa 74'te hem de Umut Bulut - Mehmet Topal ile yapınca vaziyetimiz daha bir su yüzüne çıkıyordu : "Skoru koru ve maçı bitir"... Bu arada 71.dakikadaki 2 dakika süren "Yeterrrr, Yıldırım Demirören yeteeerrr" tezahüratı da yine dikkat çekti.
Selçuk İnan - Frikik... Gol mü değil mi?
İlk yarıda 3 korner bulduğumuz maçta, ikinci yarıda 3.golü bulduğumuz pozisyon öncesi kazandığımız tek korner ile 3.golü bulduğumuzda dakikalar 83'ü gösteriyordu. Bu şans golü ile beraber nihayet tabelada istenilen farklı galibiyet imajını hafiften gösteriyorduk. Caner Erkin'in adam akıllı ilk defa soldan bindirmesini golden 1 dakika öncesinde (82'de) Olcay'ın onu görmediği pozisyonda gördük. Ne var ki, ikinci yarıda attığı 6 kornerle kalemizi bunaltan + Volkan Babacan'ın % 100 2 tane gollük pozisyonu kurtarması dahi, Kazakların bir gol atmasının futbolun hala adil olduğunu gösterir nitelikteydi. Penaltıdan yediğimiz golü Kazaklar kesinlikle hak etmişti. Durağan oynayan, üretkenlikten uzak Milli takımımızın gol yemesini şahsen çok yadırgadım, bize yakışmadı. Acaba oynadığımız bu etkisiz ve nahoş futbol karşısında karşımızda İzlanda olsa ne olurdu, düşünmek dahi istemiyorum...
Sikletimiz olmayan Kazakistan karşısında dahi rakibin gördüğü tek sarı karta karşılık gördüğümüz 3 sarı kart ile dahi nasıl bir anlayışla futbol oynadığımızın temel bir göstergesiydi. Kaldı ki Arda Turan'ın gördüğü sarı kart sonrası cezalı olması da en fazla Fatih Terim'in planlarını alt üst etti...
Tek kazanılan 3 puandı, gerisi teferruat. Ölü toprak şimdilik atıldı ama Mart ayında Hollanda deplasmanı ile başlanacak olan zorlu süreç öncesi hiçbir ışık görülmedi, hissedilmedi...