24 Eylül 2013 Salı

Avrupa'da 'İlk'lerin Haftası...

Bu haftasonu Avrupa'nın majör liglerinde ezber bozan olaylar yaşandı... 
Bizim tarihi rezillik içerisinde geçen derbi maçımızdan sonra bu bilgiler biraz gülümseme, biraz da içerdiği bilgilerle kafa dağıtmak için birebir...

Hepsi dikkat çekici sonuçları sizlerle de paylaşayım dedim :))

* Milan'lı Mario Balotelli, kariyerinde ilk defa (26.kez beyaz noktadaydı) penaltı kaçırdı... Napoli ise rakibini tam 27 yıl sonra deplasmanda yenme başarısı gösterdi...

* Chelsea'de 8.sezonunu yaşayan ortasaha oyuncusu John Obi Mikel, Chelsea formasıyla ilk golünü (185.maçında) bu hafta Fulham karşısında attı...


* Barcelona kalecisi Victor Valdes, penaltı kurtardı...

* Manuel Neuer, çıktığı 226 Bundesliga karşılaşmasının 101'inde gol yemedi (% 45) ve bu alanda yükselmeye devam ediyor. Rekor ise 557 maçın 204'ünde (% 37) gol yemeyen efsane kaleci Oliver Kahn...


* Manchester Unıted, taraftarı olduğu bilinen Howard Webb ile maç kaybetti (M.City karşısında hem de 4-1)...


* Barcelona, 5 sene sonra (317 maç sonra) bir La Liga maçında topa sahip olma oranlarında rakibinden geride kaldı. Vallecano deplasmanında Barcelona, % 49 ile topa hükmetti...


* Arsenal, uzun bir aradan sonra ligde liderliğe oturdu (Mesut Özil etkisi bu olsa gerek)...

* Hamburg, 2009 - 2013 yılları arasında değiştirdiği 7 teknik direktörle fazlasıyla dikkat çekti. Bert van Marwijk ise listeye dahil olan 8. teknik adam olarak kayıtlara geçti...


* Hollanda'da Heerenveen takımının, bu sezon kendi sahasında oynadığı 4 maçta da 6'şar gol atıldı. Maç skorları ise 3 kez 4-2, diğeri de 3-3 :)


twitter.com/serdarsozkesen

23 Eylül 2013 Pazartesi

'Tarihi Rezillik' : Beşiktaş - Galatasaray

Terim mi kazandı? Bilic mi ikram etti?

Sonuca göre konuşacaksak;
G.Saray mı çok iyi oynadı? Beşiktaş mı çok kötü oynadı?

Drogba mı 2 gol attı? Yoksa Beşiktaş 2 golü de kendi kalesine mi attı?

Fırat Aydınus, "Ben Beşiktaşlı olabilirim ama bir de maçı izleyin" mesajı mı vermek istedi? Yoksa maçı hakkıyla mı yönetti?

Adı "Melo" diye okunan ama akla her defasında futbolcudan başka birşey gelen kişiyi mi konuşalım? Yoksa kendisini Beşiktaşlı diye yutturan provakatörlerin kepazeliklerini mi?

Hala Olimpiyat rüyasını ve diğer uluslararası organizasyonların hayalini mi kuralım? Yoksa "bizden bir b.k olmaz" deyip gerçeği mi masaya yatıralım?

Gelen seyirci ile Türkiye'nin en çok seyircili 3 maçından biri olan maça "Tarihi, efsane maç" diye mi manşet atalım? Yoksa "Rezillik ve kepazelikte son nokta" başlığını mı not düşelim?

Futbolun içindeki siyaseti mi konuşalım? Yoksa siyasetin içindeki futbolu mu?

Bir asırlık kulübün acımasızca, suçu olmadığı halde alacağı birkaç maçlık seyircisiz maç cezasını mı konuşalım? Yoksa kale direklerinin önünde dahi hatıra fotoğrafı çektirmek rahatlığını yaşayan sözüm ona kendisini taraftar zanneden insan benzeri yaratıkları mı?

"Başarılı giden bir takımın önü ancak böyle hunharca kesilebilirdi" diye bir ayrıntıyı mı ekleyelim? Yoksa yine 'komplo teorisi' deyip konuyu tartışmadan geçiştirelim mi?

5 oyuncusunun atıldığı Samsunspor maçında dahi sahaya inmeyen taraftarın maça inmesi mi daha düşündürücü? Yoksa gol atma şansının yüksek olduğu bir frikik öncesinde sahaya inme cesaretini (aptallığını) gösterenlerin vahim tablosu mu?

Biz en iyisi birşey konuşmayalım ve susalım. Susmak, belki de ilk defa şu an anlamlı olacak. Hatta üzerine hala toz konduramadığımız marka ligimizi de bir süre erteleyelim. Ne kaybedeceğiz ki? Geçen 2 yılda neler kaybettik, bunu da telafi ederiz nasıl olsa. Bir rezilliğimizi daha geçiştirmeyelim.

Yol yakınken TFF olarak istifa edelim, 'bizden bu kadar' deyip gerçeği kabul edelim. İlk defa hayırlı bir iş için temiz bir beyaz sayfa açalım...

Bir treni daha kaçırmayalım, belki de bu son şansımız, yol yakınken sağduyulu düşünüp aklı selim kararlar alalım, ortamı germeyelim, futbolu biraz rahat bırakalım...

twitter.com/serdarsozkesen

18 Eylül 2013 Çarşamba

Tek Kelime İle : REzALet

Galatasaray'ı "Avrupa Fatihi" ve Fatih Terim'i de "İmparator" yapan başlıca temel özellikler olan maçın son dakikasına kadar mücadeleci ve coşku dolu futbol anlayışından zerre eser yoktu dün gece... Gol yese dahi, çevirdiği onlarca maç sayabiliriz Terim ve öğrencilerinin... Ha, ilk yarım saat kötü mü oynadı, tabii ki hayır ama golden sonra reaksiyon verirler diye düşünenler ise yanıldı...

Takımın savunmasındaki S.O.S'ler aslında sezon başından bu yana kendisini iyice belli ediyordu etmesine de belki de böylesine bir hezimet bekleniyordu radikal kararlar almak için... Real Madrid, maç öncesinde skor ne olursa olsun kazanayım diye sahaya çıkmış ve ilk yarım saat doğru dürüst sahasından çıkamamışken, skora bakın hele : 6-1... Tam bir rezalet, tam bir hezimet...


Bir Türk olarak kanıma çok dokundu, moralim bozuldu. Elin yabancısı yine ülke futbolumun içine etti. Yine Avrupa'da ve Dünya'da çok küçüldük, yerin dibine atıldık, basitleştirildik, itibarsızlaştırıldık...

Beşiktaş'taki futbolundan bu yana büyük aşama kaydettiğini tüm ülkeye ezberlettiren ve bunu muazzam istatistikleri ile de cümle aleme ilan eden Burak Yılmaz'ın Avrupa'nın elit takımları içindeki en kötü savunmalarından birine sahip olduğuna inandığım Real Madrid savunması arasındaki etkisizliği beni yine aynı sonuca götürdü (soruya yöneltti) :

"Burak Yılmaz, eğer Avrupa'da bir takıma gitseydi, misal onu çok isteyen Lazio'ya. Türkiye'de attığı gollerin yarısını orada atabilecek miydi acaba?"

Oyuna sonradan giren Umut ve Bruma dışında sahadaki skora itiraz eden bir tek futbolcunun olmaması da ayrı bir soru işareti olarak kafalarda yerini aldı. Pek fazla beğenilmeyen Hamit ve Sabri dahi sahada olsalardı daha bir 'ruh'lu oynayacakları kesindi...

Galatasaray'ın son 20 yılda bu kadar ruhsuz bir maç çıkardığını açıkçası görmedim. Real Madrid'in de bir deplasman maçında bu denli kolay bir maç oynadığına şahit olmadım. Kopenhag, Allah'tan Juventus'a çelme taktı ve puan anlamında fazla bir şey kaybetmedik. Ama Terim'in bu savunma kurgusunu daha fazla devam ettirmeyeceğini ve o 'ruh'u yeniden ortaya çıkaracak elektroşokları da takıma vereceğinden hiç kuşkum yok...

twitter.com/serdarsozkesen

13 Eylül 2013 Cuma

'Ruhbilimci' Fatih Terim...

14 Ağustos'ta Gana ile yapılan özel maç sonrası görevinden istifa eden Abdullah Avcı'nın yerine TFF, biraz da kendi koltuğunu kurtarma adına - zaman kazanmak da denebilir - bir mucize yaratmak adına birkaç isim düşündü. Onlar da anlamışlardı ki Abdullah Avcı zamanında takımda o 'ruh' yoktu. Belki de Abdullah Avcı, ruhu yakalayayım derken 'Ruhr derbisi'ni izlemeye gitmişti de haberimiz yoktu! 'Ruh' denilen şey öyle kolay elde edilemiyordu, her baba yiğidin harcı zaten değildi...

'Ruh', belki de geçmiş yılların ayrıntılarında gizliydi. Sonrasında basiretsiz TFF, bir ruh çağırma seansı çalışmalarına başladı ve ilk akla gelen ise Milli Takım hassasiyetini tüm ülkenin bildiği ünlü ruhbilimci nam-ı diğer "İmparator" Fatih Terim'in kapısını çaldılar... 


Kriz büyüktü... 6 maçta alınan sadece 7 puan ve kalan 4 maçın da tamamı kazanılmalıydı. Belki de bu bile yetmeyecekti ama aranılan kişi kesinlikle Fatih Terim'di. Her ne kadar G.Saray'lı taraftarların ve başkanlarının çok da istemedikleri bir durum olsa da bu bir Milli davaydı ve üzerinde fazla da düşünmeye gerek yoktu...

Ruhbilimci olduğu kadar kriz yönetme sanatını da oldukça iyi materyallerle süslemeyi çok iyi bilen Terim; pozitif enerjisi, karizması, futbolcular üzerindeki otoritesi ile bu görevin uzak ara en doğru tercihiydi. Teknik direktörler için başarı, sadece hakeden isimleri kadroya çağırıp ilk 11'i doğru çıkarmakla olmuyor. Maç içinde doğru ve yerinde oyuncu değişiklikleri de değil sadece başarının anahtarı. Futbola değer katan ince dokunuşları yapması gerekiyor teknik direktörlerin...


Ruhbilim uzmanı Terim, böylesine kısa zamanda takım üzerinde uygulayacağı elektroşokları özenle kendi elleriyle hazırladı. İşi kolay değildi ama onun felsefesi zaten belliydi : "İmkansız diye birşey yoktur, mucizeler ise biraz zaman alır..."

Sonuç... 2 maçta alınan 6 puan ve umutların son 2 maça taşınması. Bu bile güzel bir tablo aslında. Ruh çağrıldığında futbolcuların neler yapabileceklerini artık bütün ülkeye ezberletti Fatih Terim. Bu gurur şüphesiz onun ve teknik, taktik, disiplin vs. ne derseniz deyin tecrübesinde gizli...

Teknik adamın futbolcuya verdiği heyecan ve futbolcusunun hocasına duyduğu güven ve saygının sahaya yansımış şeklidir Fatih Terim'in bu başarılarının gerçek sırrı. Bu durum yoksa zaten başarının da gelmesi ancak tesadüfi olur...

10 Eylül 2013 Salı

Serie A 2013-2014 Yıllık Maaş Ücretleri


İtalya Serie A'da yer alan toplam 20 takımda bulunan futbolcuların tek tek ne kadar yıllık ücret aldıklarını göreceksiniz (Yukarıdaki fotoğrafı tıklayarak büyültebilir, daha rahat okuyabilirsiniz). Türkiye'de 3 büyük takımda top koşturan yerli ve yabancı futbolcuların aldıkları yıllık ücretleri de düşündüğünüzde bir kıyaslama da yapacaksınız. Sanırım sonuç çok net :

İtalya'da elit futbolcuları bir kenara koyun, diğer 'asker' futbolcuların aldıkları maaşlar ne kadar da komik değil mi? Biz, futbolcularımıza her sezon zam yapa yapa hem takımlarımız maddi sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalıyor hem de futbolcu aldığı paranın altında ezilerek, hakkını veremiyor. Mesela 36'lık Totti, yaşına rağmen aldığı paranın her zaman hakkını verebilmiştir. 

Diğer yandan; Avrupa Kupaları iddiasıyla oynayan 6-7 takımın haricindeki tüm takımlardaki tavan maaşın 1 milyon avro olduğunu görüyoruz. Kaldı ki kupa hedefindeki 6-7 takımda dahi iş bitirici forvet Klose 2,1 alırken, Joaquin gibi teknik bir orta saha sadece 1,3 milyon alabiliyor. 

Gökhan İnler'i zamanında çok isteyen G.Saray ve F.Bahçe eğer transfer edebilseydi, ülkemizde alacağı yıllık ücreti siz tahmin edin bakalım. En az 2,5 milyon euro kazanacaktı. Ama Napoli'de sadece 1,4 milyon kazanabiliyor. Son dönemlerin parlayan yıldızı Lazio'lu Candereva ise 900 bin avro gibi komik bir maaşla takımda top koşturmaya devam ediyor... 

6 Eylül 2013 Cuma

Futbolda Jenerasyon Farkı...

2 farklı jenerasyon...
ve onlarca futbolcu... (unuttuklarım için kusura bakmayın)

İlk jenerasyon son 6-7 sezonun en iyileri. Kaldı ki onlar en az 5-6 sezon daha isimlerini sık sık duyuracaklar...

Diğer jenerasyon ise 1995'ten günümüze kadar olan en iyi futbolcular. Çoğu futbolu bıraktı ama etkileri ve izleri hala sürmekte. Tahmini 15 seneye damga vuran yıldız futbolcular...

Bir futbolsever olarak sorum şu:

Hangi jenerasyon sizleri daha çok heyecanlandırıyor? heyecanlandırdı? Ya da iki jenerasyonu futbolun tüm kuralları dahilinde değerlendirdiğinizde hangisi daha iyi?

Messi, Ronaldo, Neymar, Bale, Neuer, Mesut Özil, Ribery, Nasri, Robben, Torres, Balotelli, Pique, Tevez, Hazard, Schweinsteiger, Falcao, Ramsey, Fabregas, van Persie, Thiago Silva, Dzeko, Ramires, Reus, Jovetic, Marcelo, Lavezzi, Song, Mata, Rooney, Götze, Pato, Nani, David Luiz, Oscar, El Shaarawy, Podolski, Sneijder, Cavani, Müller, Muslera, Hernanes, Vidal, Montolivo, Ramos, van der Vaart, Alcantara, Kompany, Cazorla, Busquets, Godin, Pastore, Di Maria, Pedro, Javi Martinez, Suarez, Higuain, Hummels, Arda Turan, Aguero, Kroos, Robinho, Lahm, İsco, Alexis Sanchez, Schürrle, Wilshere, Hamsik, Mandzukic, İniesta, Lewandowski, David Silva, Walcott, Gomez mi?





















































Yoksa...

Nistelrooy, Shevchenko, Del Piero, Totti, Zidane, Beckham, Ronaldo (Brezilyalı), Vieri, Lampard, Figo, Scholes, Drogba, Crespo, Morientes, Cannavaro, Ze Roberto, İnzaghi, Makaay, Trezeguet, Vieira, Samuel, Davids, Stankovic, Robbie Keane, Toni, Zanetti, Raul, Eto'o, Carragher, Cafu, Roberto Carlos, Gattuso, Rui Costa, Vieri, Batistuta, Alex de Souza, Cambiasso, Gerrard, Thuram, Veron, Seedorf, Lucio, Sol Campbell, Fowler, Anelka, Roy Keane, Carvalho, Hakan Şükür, Pirlo, Ayala, Kahn, Riquelme, İbrahimovic, Kewell, Henry, Maldini, Buffon, Ortega, Canizares, Aimar, Joe Cole, Nedved, Guti, Denilson, Terry, Overmars, Forlan, Effenberg, Shearer, Juninho, Zambrotta, Sorin, Ambrosini, Deco, van der Sar, Ballack, Owen, Barthez, Kluivert, Puyol, Rivaldo, Salas, Ronaldinho, Elber, Ferdinand, Makelele, Nesta, Klose, Xavi, Giggs, Lizarazu, Pires, Malouda, van Bommel, Nuno Gomes, Mendieta mı?





















twitter.com/serdarsozkesen

30 Ağustos 2013 Cuma

Bir Maçtan Daha Fazlası... Beşiktaş - Tromsö

Bir maçtan daha fazlasıydı Beşiktaş - Tromsö mücadelesi... Fenerbahçe'nin CAS sonrası Avrupa'ya katılamaması kararının onanmasından sonra belki de Beşiktaş'ta cezayı alacak ve bir sene daha Edirne'nin dışına çıkamayacaktı. Bu maç, ben ve benim gibi düşünen binlerce Beşiktaş taraftarı için de çok anlam taşıyordu, kesinlikle bir maçtan daha fazlasıydı. Çünkü Beşiktaş'ın 2013 - 2014 sezonunda belki de son Avrupa Kupası maçıydı. Sırf bu sebep için bu maça gidilmeliydi, takımın yanında olunabilmeliydi.  Başka daha ne zaman maça gidilecekti ki? Hele benim gibi yıllardır maça gitmeyen birisi bu tarihi fırsatı kaçırmamalıydı. Bütün önemli gibi görünen işleri, randevuları elinin tersiyle itip orada olmak, bağırmak ve takımın bu kötü şartlar içinde kalmasına inat, Bilic'in yeni Beşiktaş'ını yerinden izlemek şarttı.
Maçın yolunu tutup stata yaklaştığımızda ise muazzam bir tablo bizi beklemekteydi.  Her yer siyah - beyazdı doğal olarak ama böylesine bir kalabalığı ben ilk defa görüyordum. Siz deyin 50.000 kişi ben diyeyim 60.000 kişi sanki yarın hakkında büyük ihtimalle (son dakikaya kadar bekleyeceğiz) Avrupa'dan MEN kararı çıkacak takımı için onlarca kilometre uzaklardan gelmiş, tek bir amaç için yani belki de son kez bir Avrupa Kupası maçı izlemek için oradaydı. Taraftarların hal ve hareketlerinden tutun da, hatta konuşmalarını dinleseniz sanki böyle bir cezayı takımı almayacak sanırsınız. Bir insan dahi CAS ve kararları hakkında yorum yapmıyor, tamamen maça konsantre şekilde eşiyle, kız arkadaşıyla hatta çocuklarıyla gelmiş, taraftarlık görevini yerine getirmek için sabırsızlıkla, büyük bir coşkuyla - bir derbi maçı edasıyla - stada giriyorlardı.
Maçın teknik - taktik analizine hiç girmeyeceğim, zaten bunu yarın tüm gazetelerde ve internet sitelerinde bolca okur, bilgi sahibi olursunuz. Maçın ilk düdüğüyle beraber bir dakika bile susmayan muazzam Beşiktaş taraftarı içinde olmak, onlarla bu sezon son kez bir Avrupa Kupası mücadelesi seyretme keyfine varmak, benim için bu sezon Beşiktaş'ın şampiyon olmasından daha önemliydi. O birlik, beraberlik ruhunu görmek, yaşamak ve 90 dakika boyunca sesiniz kısılıncaya kadar bağırmak... Hiç tanımadığın insanlarla gollerden sonra kucaklaşmak, hem de yarınki çıkabilecek olumsuz kararı bile bile, takımın bir sezon daha Avrupa'da hiçe sayılacağını bile bile...

Dedim ya, maçtan önce aramıza girmeyen, girdirilmeyen CAS ve UEFA, maç içinde de bir saniye bile umrumuzda olmadı, hiç aklımızda yoktu. Biz sadece bu maçı kazanıp tur atlamanın derdindeydik. Platini ve şereften yoksun UEFA kurmaylarının alacağı kararlar bizleri zerre ilgilendirmiyordu. Sahada savaşan 11 futbolcunun akıttığı ter bizim için çok daha kıymetliydi. İlk yarıda gol ve gollerin gelmemesi sonrası oluşan tablo bizleri çokta olumsuzluğa itmemişti. Zaten Bilic'in Beşiktaş'ını Samet Aybaba'nın Beşiktaş'ından ayıran en belirgin özelliğin sabır olduğunu çok iyi öğrenmiştik. İkinci yarıda takım, ritmini bulacak ve gollerin geleceğini biliyorduk. Bu Beşiktaş gösterişsiz ama sabırlı bir futbol oynuyordu artık. İstenilen ve ihtiyaç duyulan dakikalarda zaten inisiyatifi alabiliyor, o bitirici reaksiyonu gösterebiliyordu. İkinci yarının başlama düdüğüyle yukarıda tarif ettiğimiz Beşiktaş ortaya çıktı ve "Beş dakikada Beşiktaş" deyimine nazire yaparcasına maçı söktü aldı. Bu galibiyet UEFA ve CAS'a hediye olsun. Ha unutmadan Galatasaray'ın da intikamını aldık ya, bu da iyi oldu. Gerçi 7 sene öncesinin Tromsö'sünden bir tek futbolcu bile sahada yoktu ama olsun, görev başarı ile tamamlanmıştı...
Maç bittikten sonra ise muazzam bir izdiham bizleri bekliyordu. Atatürk Olimpiyat Stadı'ndan mutlu ve gururlu şekilde ayrılan onbinlerce taraftarlar ne park ettiği araçları doğru dürüst bulamamalarına ne de yüzlerce metrelik trafik çilesinde kalmalarına üzüldüler. Evet, CAS denilen mahkeme Beşiktaş kulübüne çektiği fax ile yarınki UEFA Avrupa Ligi kuralarına gelmemesi yönünde bir bildiri yayınlamıştı. Tamam belki herşey yarın daha bir netleşecekti ama taraftarın tavrı, CAS'ın bu tavrından daha da netti. Çünkü Beşiktaş taraftarının düşüncesi şuydu :

"Olsun be Beşiktaşım, biz senin için buradayız ve her zaman da yanında olmaya devam edeceğiz. Avrupa'da olmasan bile, hatta her yönüyle ters ve kötü şartlarda olduğunu bile bile bu stada yine geleceğiz ve seni hiçbir şey yokmuş gibi yine desteklemeye devam edeceğiz. Bunu; Slaven Bilic, Önder Özen ve gelecek vaad eden takımın için yapacağız..."


twitter.com/serdarsozkesen

SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR