27 Şubat 2012 Pazartesi

Gölgeler ve Sisler Altında bir Derbi...

Geçtiğimiz Pazar günü Galatasaray ile Beşiktaş Türk Telekom Arena stadında kozlarını paylaşacaktı...

Öncesinde, Yıldırım Demirören'in TFF Başkanlığı için adaylığı ve en büyük rakibi Ata Aksu'nun durumu... Galatasaray'ın kimi destekleyeceği... Bu arada şike davasıyla ilgili tahliye edilenlerin olması gibi konularla sürekli gündem sıcak tutuluyordu... Bir yandan Aziz Yıldırım ile Ünal Aysal arasındaki söz düellosu büyüyor, taraflar, kulüpler ve şahıslar hakkında çeşitli ithamlar ve suçlamalarda bulunuluyordu... Herkesçe sözde söylenen ‘Türk Futbolu’nun marka değeri’ de bir kez daha ayaklar altına alınıyordu…

Gündem o kadar yoğundu ki, Galatasaray - Beşiktaş derbisinin de olduğu TOP 10 GÜNDEM yapılsa derbi maçı belki onuncu sırada kendine yer bulabilirdi... 

Yıldırım Demirören'in TFF Başkanlığı için öncelikle Beşiktaş Kulübü Başkanlığı'ndan da istifa etmesi gerekeceği için kulüpten alacağı tüm paraları 'hibe' edeceğinin duyulmasından sonra gündem bir kez daha kendisine kayıyordu... Kulislerde hep onun adı geçiyor ve "Gerekirse 2-3 sene Avrupa Kupaları'na takım göndermeyeceğiz" sözleri de her kesimin haklı olarak tepkisini çekiyordu. Şüphesiz Yıldırım Demirören, gündemi çok iyi bir şekilde belirliyor ve adımlarını sağlam atıyordu. Kimbilir belki bunda biraz da kendisi gibi gündemi çok iyi elinde tutan tecrübeli bir isim olan Aziz Yıldırım ile olan isim benzerliğinin de payı vardı...

Galatasaray - Beşiktaş derbisi öncesi Fernandes'in cezalı oluşu, Elmander'in son anda oynayacak duruma gelmesi vb. konular sadece birkaç satırda ve fotoğrafta kendisine yer bulurken gündem hep yukarıdaki ana başlıklarla şekilleniyordu... Şüphesiz bu derbi, belki de ilk defa 'Gölgeler Altında' oynanacaktı...



Son dakikalarda Ata Aksu'nun da yarıştan çekilecek olmasının haberi gelince Yıldırım Demirören'in arkasına aldığı güce ekstra bir doping etkisi yaparak TEK GÜÇ olmasını da sağlamlaştırıyordu. En başta Ata Aksu’yu destekleyeceğini açıklayan G.Saray’ın da bir anda ibresini Demirören tarafına kaydırmasıyla herkes kısa süreli bir şok yaşıyordu… Artık herkes Demirören'in Türk Futbolu'nun 1 numaralı ismi olacağını biliyordu... Bir de üzerine 103 milyon TL'lik alacaklarını kulübe 'hibe' edeceğini açıklamasının ardından başta Beşiktaşlılar 'Büyük Başkan' naraları atmaya başlıyor, sonra biraz düşündüklerinde akıllarına 'Peki Beşiktaş Kulübü Başkanı şimdi kim olacak?' sorusu geliyor ve bir kez daha 'sözde derbi' ikinci plana atılıyordu…

Tarihi şike davasında, aralarında Şekip Mosturoğlu, Mecnun Otyakmaz ve Bülent Uygun’un da yer aldığı 7 kişi ‘suç vasfının değişme ihtimali dikkate alınarak’ tahliye ediliyor ve sonrasında ise hep akla ‘acaba şikeyi kimler yaptı?’ sorusu gündeme bomba gibi düşüyordu. Herkesin kafası karmakarışık oluyor, sağlıklı düşünemiyor ve tarihi derbi yine hasır altı ediliyordu…

Diğer yandan Aziz Yıldırım, mahkeme salonlarında sürekli Galatasaray Kulübü’ne atıflarda bulunarak onları öteden beri ‘şikeci’ gibi ağır ithamlarla ( ispatsız ) suçlayıp kendi defterine ‘artı puan’ yazdırmaya çalışırken, G.Saray Kulübü Başkanı Ünal Aysal’ın da zaman kaybetmeden şahsına ‘ Kendi üzerindeki pislikleri temizleyeceğine bize sataşıyor, ispatlasınlar da görelim’ şeklindeki çıkışı ile gündem yine toz duman oluveriyordu… Zaten tarih boyunca iki takımın taraftarı ve yöneticilerinin hep ‘sözde barış’ ile kontakt kurduğu bir ortamda şimdi de bu iki başkanın söz düellosundan sonra takımların taraftarları da ister istemez yine birbirlerine düşüyor ve bizlere ileride ağır zararların olabileceği sinyallerini veriyordu…



Tüm bu gündem başlıklarının altında Pazar akşamı Türk Futbolu’nun iki güzide takımı ‘Gölgeler ve Sisler Altında’ Seyrantepe’de karşılaştı… Haaa, sonucu mu soruyorsunuz? 9 numaralı Almeida bomboş kafayı auta atar, top döner ve 9 numaralı bir başka oyuncu Elmander golü atar ve puan farkı 9 olur… Skor mu, onu da siz söyleyin yahu…

twitter adresimhttps://twitter.com/#!/serdarsozkesen

15 Şubat 2012 Çarşamba

Sporx.com blog yazımı "HAFTANIN BLOG YAZISI" seçti...

Aşağı yukarı 1,5 yıldan beri  Türkiye'nin en çok okunan ve takip edilen spor sitelerinden biri olan Sporx.com adlı sitede futbolla ilgili çeşitli 'blog'lar yazarım... Genel sistemin aksine fanatik yazılardan kaçıp, daha çok kendi farklılığımı oluşturmaya, özgün olmaya ve tarafsız ve objektif bir açıdan resmin küçüğünü değil büyüğünü gözler önüne sermek adına bilgimi, mantığımı ve tecrübelerimi aktarıyorum...






Sporx.com adlı site de her hafta Salı günleri kendilerine 1 haftada gelen 100'ün üstündeki blog yazısını tek tek değerlendirip aralarından şu kriterlere göre seçim yapıyorlar :


"Her hafta Sporx Bloglarında gündemle ilgili ya da özgün serbest yazılar arasından dikkat çekici olan bir tanesini Haftanın Blogu olarak seçiyoruz. Haftanın blogu seçilen yazı hem 1 hafta boyunca Sporx Blog anasayfasında kalıyor, hem de Sporx anasayfadan tanıtılıyor. "


Bu hafta yani 14 Şubat Salı gününe denk gelen 'Haftanın blog yazısı'na saolsunlar benim kaleme aldığım "Shaqiri ve Bayern Münih üzerine" adlı blog yazısını ( aşağıda paylaştığım yazı ) seçmişler ve bunu da paylaşmışlar... ve beni en çok şaşırtan ve sevindiren şey ise blog yazımı belki de rekor denilecek seviyede 4.500'ün üstünde 'tıklanması' oldu...


Kendilerine teşekkür ediyorum...


Saygılarımla,

9 Şubat 2012 Perşembe

Shaqiri ve Bayern Münih Üzerine...

.. ve Shaqiri Bayern Münih’de…

Galatasaray’ın uzun süre gündeminde yer alan Xherdan Shaqiri, kulübü Basel ile beraber tercihini Alman devinden yana kullanarak 2012-2013 sezonundan itibaren başlayacak olan 4 yıllık kontratla sözleşme imzaladı. Hem de 9 milyon Euro garanti para + 3 milyon Euro özel anlaşma gereği… Tabiki transferin ardında İsviçre’nin teknik direktörlüğünü de yapan ve aynı zamanda Bayern Münih’i 2001 yılında şampiyonlar ligi şampiyonluğuna ulaştıran kurt hoca Ottmar Hitzfeld’in de rolü olduğu biliniyor…


Shaqiri transferinin Bayern’e ne kadar faydalı olup olamayacağını önümüzdeki sezondan itibaren net bir şekilde göreceğiz ama ben bu transferi Bayern’in son yıllarda kadrosuna ‘Gelecek vaadeden bir yıldız’ olarak dahil ettiği ve bir türlü beklenen patlamayı yapamayan transferleriyle sentezlemeye çalışacağım…

Ali Karimi… İran futbolunun 2000’li yıllardan sonra yetiştirdiği belki de en büyük yetenek… Bayern Münih’in efsane oyuncularından Mehmet Scholl artık 35 yaşındaydı ve belki de son sezonunu yaşıyordu. Eskisi gibi koşamıyor ve performansı iyi değildi. Onun gibi forvet arkasından gol pasları verecek ve kreatif özellikleri yüksek bir oyuncu almak için Al Ahli takımından Ali Karimi 2005-2006 sezonunda transfer edildi. Kendisinden beklenen misyonu itibariyle yükü ağırdı… 2 sezonunu geçirdiği Almanya macerasında ise maalesef pek akıllarda kalacak bir futbolcu olamadı ve istatistiklerine de 20’si ilk 11 olmak üzere 38 maç ve sadece 4 gol yazdırabildi. Sonrasında ise Quatar takımına transfer olan oyuncu, şu an futbol yaşantısını ülkesindeki futbola başladığı Persepolis takımında sürdürüyor…


Marcell Jansen… Almanların son yıllarda yetiştirdiği ve direkt A milli takımda da banko oynaması beklenen hem sol bek hem sol açık oynayabilen çok yönlü bir futbolcu. M.Gladbach’taki performansıyla Bayern’in sol kanatına ‘aranan kan’ gözüyle bakılıyordu. 20 yaşında Alman devine 9 milyon Euro bedelle dahil olan Jansen, ilk ve tek sezonunda takımın kadro genişliği olarak dar bir yapıda olmasından da faydalanarak 23’ü ilk 11 olmak üzere 25 kez forma giyerek aslında hiç de kötü bir performans sergilemedi… Ertesi sezon ise Hamburg’a 8 milyon euroya transfer olan genç Alman oyuncu hala bu kulüpte…

Jose Ernesto Sosa… Arjantin’in Estudiantes takımından 2007 yılında 10 milyon Euro karşılığında transfer edilen oyuncu, Mehmet Scholl’ün emekliliği sonrası Ribery ile beraber hücumda yaratıcı oyuncu eksikliğine merhem olması ümidiyle kendisine kadroda yer buldu. Bayern’e geldiğinde henüz 22 yaşındaydı ve ‘Avrupa’da patlama yapması beklenen yıldız’ adaylarından sadece biriydi… Sahadaki duruşuyla hiçbir zaman güven vermeyen ve oldukça da güçsüz görünen fizik yapısıyla hep eleştirilerin odağı oldu ve kısmen yaşadığı sakatlıklar sonrasında da kendisine fazla şans bulamadı. 3 sezon Almanya’da kalan Arjantinli, Bayern formasıyla toplam 40 maça çıktı ve bunların sadece 18’in de ilk 11 de adı okundu ve toplamda 2 gol atarak İtalya’da Napoli’nin yolunu tuttu… Burada da beklenen performansı ( 31 maç / 11 kez ilk 11 / 1 gol ) gösteremeyince bu sezon başı Ukrayna’nın Metalist Kharkiv takımına transfer oldu…

Alexander Baumjohann… Futbola Schalke’de başlayıp M.Gladbach’da yıldızı parladı ve kısa zamanda ‘Bundesliga’da herkesin konuştuğu futbolcuyu transfer eden’ anlayışıyla nam salan Bayern Münih’in de dikkatini çekti ve 2009-2010 sezonunda Bawyera takımına büyük umutlarla geçti… 22 yaşında Almanya’nın ve en büyük kulübünde forma giymek mi onu çok heyecanlandırdı yada yeteneklerini gösterecek zamanı mı bulamadı bilinmez ama sadece 3 maç oynadığı kulüpten hemen devre arasında futbola başladığı Schalke takımına transfer olarak tam anlamıyla ardından ‘fos transfer’ dedirtti…

Tüm bunlar ışığında Shaqiri’nin omuzundaki yük hiç de hafif değil. İlk defa bir majör ligde oynayacak olması onun için bir dezavantaj olarak görünebilir ama daha 20 yaşında ve üstün oyun zekası, çevikliği, hızı ve hırsıyla beraber takımdaki eski günlerini aratan Robben ve Ribery için de ciddi bir tehdit olacak gibi görünüyor. Kaldı ki Bayern'in kapalı savunmalara karşı bazen ne kadar çok zorlandığı düşünüldüğünde takımın onun varlığına ihtiyacı olduğu da net bir şekilde görünüyor... Bundan sonrasında ise İsviçreli oyuncu mutlaka yukarıda örneklerini verdiğim futbolcular gibi olmamak ve unutulmamak adına çok çalışması gerekecek… Ne diyelim artık? Kimbilir belki de seneye ‘Shaqiri senesi’ yaşayabiliriz.

.................................................

https://twitter.com/#!/serdarsozkesen

2 Şubat 2012 Perşembe

Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler...

Her yerde böbürlenerek caka satmaya çalıştığınız Fenerbahçe – Galatasaray derbisini kaç ülke aynı anda canlı yayınlıyor? Bırakın ‘dünya derbisi’ gibi boş lafları GEÇİNİZ

Marka değeri büyük’ diyerek kendinizi avuttuğunuz liginizi kendi ülkenizin taraftarı bile çok fazla takip etmiyor. Yayıncı kuruluşun satışları da bir hayli azaldı, GEÇİNİZ

Federasyonlar özerk bir kuruluşmuş. TFF, her yaptığıyla, kararıyla, söylemiyle ‘yanar döner’ olmuş, bekleme yapmayın efendim GEÇİNİZ

Yöneticisinden başkanına, sözde yorumculara kadar uzanan her türlü ‘kaypak’ insanları neredeyse her gün gözlerimizin içine soka soka TV’lerden ekranlara getirdiniz. Bu da yetmedi, yayıncı kuruluşun satışları ve izlenirliği artsın diye futboldaki her türlü pisliği, entrikayı, haksızlığı hiçbir şey yokmuş havasında servis ettiniz… Biz de sizleri Allah’a havale ediyoruz

Herkes birbirini yedi, sürekli bel altından çalıştı…Bu arada istediğiniz oldu ve ratingleriniz arttı… Ama unuttuğunuz bir şey vardı medya sahipleri : O da AHLAK. O ne arar sizde? Peki onu da geçeyim…


… ve taraftarlar… Hani yöneticisinin yada futbol yorumcusunun bir sözü ile rakip takım taraftarları ile dalaşan, küsen ve kendi hayatında da oldukça sorunlu kişilikler… Bırakın artık dış mihraplardan etkilenmeyi, kimselerin dolduruşuna gelmeyin… Sizlerin de onlar kadar kafanız ve zekanız var… Bırakınız konuşsunlar, birbirlerini yesinler onlar, kapıyı açın ve o sözü sizler de onlara söyleyin : GEÇİNİZ

… ve şunu da göze alın efendim… Bari şu kalan sezonu izlemeyin, takip etmeyin. Her türlü ‘nane’yi yiyenlerle bir olmayın, kimseye güvenmeyin… Hayatınızda değişiklik yapın ve Avrupa Futboluna kanalize olun yada benim gibi NBA maçlarını takip edin… İnanın pişman olmayacaksınız

3 büyüklerin hegomanyasında sürüklenen TFF ve içine ‘şaibe’ karışmış Türk Futbolu için dileyen sağdan dileyen soldan geçsin ama siz yine de insanlık yapıp ruhlarına bir EL FATİHA okuyun efenim…

İskoç filozof, Adam Smith’in söylediği veciz söz gibi : “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler…


.......................................


https://twitter.com/#!/serdarsozkesen

23 Ocak 2012 Pazartesi

Tiene El Clasico? A pesar de que Barcalasico:)

Evet bir kez daha El Clasico maçı kapımızda... Hani şu son 13 eşleşmenin 9'unda sahadan galibiyetle ayrılan Barcelona'nın Real Madrid ile olan sınavına (!) verilen isim... Yukarıda İspanyolcasını yazdığım başlığın Türkçesi: El Clasico mu? Olsa olsa Barcalasico :)


Hiçbir takımdan çekmedi Galacticos, Barca'dan çektiği kadar. Hangi teknik direktör gelse buna çare olamadı... Ligde rakibini en son 2007-2008'de ligi şampiyon olarak bitirdikleri sezonda Alman teknik adam Schuster yönetiminde 2 maçta da yenen Real Madrid, 3,5 sezondur ise Barca'ya diş geçiremiyor. Bu süreçte 6-2 ve 5-0'lık tarihe geçen skorlarla da rakipleri karşısında ezik duruma düştüler... Real Madrid, hangi kupada çok iyi gidiyorsa karşısına her Barca çıktığında boynu bükük ayrılmaktan kurtulamadı. Şampiyonlar Ligi'nde geçen sezon yarı finalde eşleştiklerinde de yine karşılarına Barca çıkmış ve elenmişlerdi... 


Bir anlamda 3,5 yıldır Barca'nın Real üzerinde psikolojik bir baskısı sözkonusu. Yani Galatasaray'ın neredeyse son 10 yıldır benzer durumda Fenerbahçe karşısında kaldığı tablo... Fakat G.Saray bu sezon bu tabloyu değiştirecek ilk adımı sahasında üstün oynadığı karşılaşmada 3-1'lik skorla attı...



Fazla derine girmeden, bu karşılaşmanın İspanya Kral Kupası rövanş maçı olacağını hatırlatmak isterim. İlk maçı Bernabeu'da 2-1'lik geri dönüşle kazanan Katalanlar için fazla zor olmayacağı türden bir maç olarak görünüyor. Zira golü ve galibiyeti daha çok aramak zorunda olan rakipleri karşısında yine gol yada goller bulup kazanmaları oldukça 'normal' görünüyor... Peki ne yapmalı da Real Madrid, rakibini yenecek bir tavır yada duruş sergilemeli Nou Camp'ta?


İşte bunu da usta hoca Mourinho'nun teknik, taktik analizleri ve gözlemleri belirleyecek. Özellikle ilk karşılaşmada sahalarında % 73'e % 27 Barca lehine olan topla oynama yüzdelerini görünce aradaki kapatılamaz derecedeki uçurum ister istemez tüm ibreleri Pep ve takımı tarafına götürüyor... Eğer Jose, Barcelona'nın bu sezon puan kaybettiği Getafe deplasmanı ve daha yakın bir tarihteki Espanyol deplasmanındaki futbolunu izlerse sanırım bir nebze olsun iyi bir ders çalışmış olabilir. Zira o maçlarda rakipleri Barcelona'yı orta alanda kitlemiş, pas trafiklerini asgariye indirmiş ve alan savunması yapmışlardı... 


Dedik ya tam bir psikolojik harp... Barca, son 3,5 yılda sadece İspanya Kral Kupası finalinde normal süresi 0-0 biten karşılaşmada uzatmalarda yediği golle Galacticos'a kaybetmişti... Şimdi cebinde 2-1'lik bir avantaj ve atacağı ilk golle tamamen 'demoralize' olacak bir rakip Real Madrid var karşısında... Tarih yine tekerrür eder de Barca kazanırsa, artık iyiden iyiye 'El Clasico' deyimi de sanırım yavaş yavaş değersizleşecek :)


Twitter adresimhttps://twitter.com/#!/serdarsozkesen

16 Ocak 2012 Pazartesi

'El Nino' nun Çöküşü...

Aklımda bir çok konu varken daha fazla dayanamayıp Chelsea'nin şu gözde (!) oyuncusu Fernando Torres hakkında bir kaç kelam edeyim dedim...

Hani daha 16 yaşında A.Madrid'de profesyonel futbol hayatına başlayan ve kısa zamanda kulübüyle özdeşleşen ve efsane olma yolunda ilerleyen 'El Nino' lakaplı Torres... 2001'de U-16 takımı ile ve 2002'de U-19 takımlarıyla Avrupa Şampiyonalarında gol krallığı yaşadı... 2001-2002 yılında kulübü A.Madrid ile ikinci ligdeki müthiş performansıyla bir sene sonra La Liga'ya terfi ettiler. Herkes, bu çocukta gelecek var düşüncesine sahipti... İlk La Liga sezonunda 29 maçta 13 gol atınca, beklenileni karşılayacak ve yine çoğu otorite, "Bu çocuk geleceğin İspanya Milli Takımı'nın da banko oyuncusu" diyecekti... 



2003-2004 sezonunda da 35 maçta 19 gol atınca 20 yaşında "rüştü"nü artık ispatlayacaktı ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda da A milli takımda Raul ve Morientes'in ardında kendine az da olsa yer bulacaktı... Tüm bu olan bitenden sonra artık yavaş yavaş transfer teklifleri de almaya başlayacaktı. A.Madrid yönetimi ise biraz daha bekleyip oyuncusunun değerini arttırıp satmanın derdindeydi. Yıllar geçecek ve Torres 2007'ye kadar kulübünün futbolcusu olarak kalacak ve İspanya'da 214 maçta attığı 82 golle taraftarların gönüllerini fethedecekti... Oynadığı zaman içerisinde Barcelona ağlarına 10 maçta 7 gol bırakarak Katalanların da "belalısı" olarak anılacaktı... Kariyerinin zirvesinde olduğu 2006 Dünya Kupası'nda da 4 maçta 3 gol atarak artık Real Madrid, Barcelona ve diğer İngiliz kulüplerinin de dikkatlerini ve ilgilerini sonuna kadar çekecekti...

Çok geçmeden 2007'nin 4 Temmuz'un da teknik direktörlüğünü İspanyol Rafael Benitez'in yaptığı Liverpool takımına 26,5 milyon paund gibi yüksek bir bedelle transfer olduğunda yaşı henüz 23 idi... İlk geldiğindeki sözleri "Liverpool ve Benitez bana çok güvendi ve onlara karşı olan borcumu ödeyerek kulübün Rush, Dalgish ve Fowler gibi efsane oyuncularından biri olmak için çalışacağım" olacaktı...


İlk Premier Lig tecrübesinde 44 maçta 30 gol atınca Liverpool taraftarı da onu Fowler'dan sonra gelen en büyük golcü olarak bağırlarına basıyordu... 2008-2009 sezonunda ise kariyerinin gidişatına sekte vuracak olan 'sakatlık' kabusu başlayacaktı. Lig ve Avrupa'da toplamda sadece 33 maça çıkacak olan 'El Nino' 16 gol atacaktı... 2009-2010 sezonunda da sakatlıklarla boğuşacak ama 30 maçta 22 gol atarak yine eski günlerine dönüş sinyalleri verecekti... 

Torres mutsuzdu, çünkü takımı iyi gitmiyordu, Şampiyonlar Ligi'nde büyük bir başarı yakalanamamıştı ve Premier Lig'de ise asla şampiyonluğa oynayamıyorlardı... Daha iyisini, daha büyük takımı istiyordu belki. Bir kan değişikliğinin zamanı gelmişti artık... 'Para babası' M.City de her an takipteydi ama Chelsea, İspanyol yıldızı 2010-2011 sezonunun devre arasında astronomik bir bedelle 50 milyon paunda satın alacaktı... Sezonun geri kalan kısmında 18 maçta görev alan Torres, yalnızca 1 kez gol sevinci yaşayacak ve Chelsea taraftarlarını üzecekti... Yine de yeni sezon beklenmeliydi. Takımda Anelka ve Drogba da vardı ve işi hiç de kolay değildi...

2011-2012 sezonunda yine eski günlerine dönmek ümidiyle başladı İspanyol yıldız... Fakat sonuç hiçte istenilen düzeyde asla olmadı... Toplam 22 maç ve atılan sadece 4 gol... Tam bir hayal kırıklığı tablosu... Kulübün bu kadar milyonları böylesine kötü bir istatistiğe yatırım yapması herkesi şok etmişti. Torres artık İspanya milli takımında da kendisine forma şansı bulamıyordu. Çok formsuzdu ve bunu kendisi de çok iyi biliyordu... Sahada onu izleyenlerin ağzı açık kalıyor ve "vay be nerden nereye" sözleriyle iç çekiyordu. Sahadaki Torres'in surat ifadesine dikkatli baktığımızda ise çaresizlik, korku ve güvensizlik hakimdi... Ne yaptığını bilmiyordu, uzun süre gol atamaması psikolojisini bozmuş ve resmen çöküş sinyalleri veriyordu... Belki de Ada'da son zamanlarını yaşıyordu... Ayrıca bu saatten sonra bu formuyla başka büyük bir kulübe gidemeyeceğinin ya da ona çok şey veren A.Madrid'e dahi tekrar geri dönmesinin hiçte kolay olmayacağının farkındaydı... 


Evet, Chelsea'de 40 maçta 5 gol... Bu istatistikle devam ederse sezon sonu bir 'ayrılık' hiç de zor olmayan bir son olarak karşımıza çıkıyor... Lakin bu istatistiğe Türkiye'de değil 3 büyüklerde Anadolu kulüplerinde dahi olsa zor dayanılır, bir şekilde elden çıkarılması için türlü çareler aranırdı... Ama işin ucunda yatırım yapılan 50 milyon paund var ve bu paraya yakın bir rakama dahi Chelsea yıldız oyuncusunu satamaz...Geriye ise tek çare artık Torres'in çok çalışıp, psikolojisini tekrar düzeltip eski günlerine dönmesi kalıyor... Henüz yaşı hala 28 iken yani bir futbolcunun normalde kariyerinin olgunluk ve zirve dönemi olması gerekirken tez elden sezonun geri kalan maçlarında sürekli gol atarak toparlanması şart...

10 Ocak 2012 Salı

Esas Yargılamayı Biz Yapmalıyız...


En son yazacağımı en baştan yazmak istiyorum : “Türkiye, futbol sayesinde bölündü. 2011’in 2.yarısı kabus gibi geçti. Tüm yaşananlardan sonra iyiki varsın NBA – Premier Lig – La Liga – Bundesliga diyesi geliyor insanın…

Türkiye’yi ne Türk – Kürt ayrımı ne dinci – laik ayrımı ya da ne alevi – sünni ayrımı bölebilir. Türkiye o kadar güçsüz bir ülke değil. Ama Türkiye’yi bölse bölse ‘futbol’ böler…

Malum 2011 Temmuz döneminden beri Türk Futbolu yerler altında. O tarihten beri her kafadan bir ses çıkıyor, hani derler ya ‘ağzı olan konuşuyor’… O kadar bunalttılar ki biz futbolseverleri, artık ne maçlara gidesimiz ne de tuttuğumuz takımın maçlarını izleyesimiz var. O derece futboldan soğuyan bizler için de artık neredeyse her gün çıkan ‘şikeli’ senaryolar da artık ilgimizi çekmiyor…

Yok 58.madde değişsin mi, yok Federasyon kararlı olamadı, yok şikeler sadece girişimde kaldı, yok eksi puanlarla cezalar verilecek, yok tutuksuz yargılanmalar olsun… Bu konular daha uzar da gider… Buradan şuraya gelmek istiyorum. Bu yaşananlardan sonra en büyük cezayı taraftarlar çekmiştir ve en çok da tuttukları, gönül verdikleri takımların başlarındaki yöneticilerin takımlara zorla bulaştırdıkları çirkin ifadeler ( yazmaya bile gerek duymuyorum) karşısında toplum karşısında da istenilmeyen davranışlara yada sözlü sataşmalarla karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz…

Her spor yazarı, kendi gönül verdikleri takımların objektifinden ama tutarlı ama tutarsız yazılar yazdılar, milyonlarca kitleleri etkilemeye yada gözlerini açtırmaya çalıştılar. Ama çoğu da taraftarların baş tacı ettikleri yöneticileri sorgulamasına yardımcı olmadılar, olamadılar, hep yangına körükle gittiler…



Bizler de şimdiden ayrışmadık mı? Nasıl seçim zamanları gelince siyasi partilerin destekçileri olarak her birimiz farklı isimler altında o partinin bayraktarlığına soyunarak gerek iş yerlerinde, gerek kahvehanelerde gerek de toplu yerlerde ağız dalaşına girip hatta aynı siyasi görüşlülerle bütünleşip, karşıt görüşlerle ayrışmadık mı? Şimdi de futbol yüzünden maalesef ayrıldık, bölündük, birbirimize düştük… Ama hiç bizleri bu hale getirenler kimlerdir diye kafa yormadık ve onlar hakkındaki düşüncelerimizi güncelleme gereksinimini kendimizde hissetmedik…

Biz hala önemli değerlerimizi, kendi iç hesapları yüzünden kirletenleri baştacı yapabilecek kadar güçsüz kaldıysak bizde bazı şeyleri hakediyoruz demektir. Yada var olan düzenin bir parçası olmuşuz demektir. Madem bu değerlerimiz çoğu şeyden önemli, o zaman değerlerimizi koruyalım, onları başkalarının oyuncakları yapmayalım. Özeleştiri yapmazsak sadece kendi dünyamızda direksiyon sallarız…

Soru şu: Herkes tarafından saygı duyulan ve büyük bir çoğunluğun da ortak değerini, ayaklar altına alanların savunucusu musunuz yoksa karşısında mısınız? Sorum, kişi odaklı değil, fikir ve akımla ilgilidir... Hiç kimse makamında ebedi değildir. İyinin ve doğrunun yanında saf tutmak yürek ister, cesaret ister, güçlü bir irade ister...

Gelinen  süreçte, herşeyi hukuk ve yargı belirleyecektir ama şu da bir gerçek : Biz futbolseverler, ne karar çıkarsa çıksın futboldan soğuduk artık, ortak değerlerimize laf attıran, sadece kendi egosunu tatmin eden bir yöneticilik anlayışının ( hangi takım olursa olsun ) her zaman karşısında olacağız…

O yüzden sağduyulu bir futbolsever olarak; “Türkiye, futbol sayesinde bölündü. 2011'in 2.yarısı kabus gibi geçti. Tüm yaşananlardan sonra iyiki varsın NBA - Premier Lig - La Liga - Bundesliga diyesi geliyor insanın...


SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR