Thierry Henry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Thierry Henry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2017 Pazartesi

İtalya'dan alıp, İtalya'yı geçmek

Arsene Wenger’in artık alışkanlık haline getirdiği Şampiyonlar Ligi son 16 kabusu ve 13 yıldır özlemi duyulan Premier Lig şampiyonlukları dolayısıyla miadını doldurduğu ve istenmeyen adam olduğunu biliyoruz. Hatta son Bayern Münih hezimetinden sonra, bu sezon sonu istifasının gündeme geldiği ve hem artan yaşı, hem de eski heyecanın kalmaması sebebiyle Arsenal’i bırakmasının kendisi ve taraftarları için en doğru karar olduğu ne zamandır dillendiriliyordu. Geçen hafta Arsenal yönetiminin, bu durumun aksine Wenger ile sözleşme uzatmak istemesi ise tüm bu olanların sadece ‘detay’dan ibaret olduğunu ortaya çıkardı. Yine de son dakikalarda ne olur bilinmez, kulübün efsane ismi Henry'nin de adı fazlaca geçmekte...

90'YILLARA DAMGA VURAN LİG : SERİE A

Şimdi Arsene Wenger'e tekrar geçmeden biraz eskilere gidelim. 90’lı yıllarda Serie A, Avrupa’nın en elit futbol ligiydi ve çok önemli yıldızlar orada forma giyiyordu. Özellikle 80'lerin sonu ile 90'ların ilk döneminde; Maradona, Van Basten, Gullit, Zola, Mattheus, Klinsmann, Rijkaard, Baggio, Vialli, Schillaci, Casiraghi, Baresi'li Serie A, açık ara dünyanın en iyisiydi. O dönemde İngilizlerin ligi açıkçası kimseler için fazla bir anlam ifade etmiyordu. 92 yılından 97 yılına olan 6 yıllık süreçte Şampiyonlar Ligi'nin finallerinde sürekli İtalyan kulüpleri vardı. Keza eski adıyla UEFA Kupası'nda da yine İtalyanların ambargosu vardı (89- 99 yılları arasında 8 kez İtalyanlar şampiyon oldu). İngilizlerin 94 Dünya Kupası'na katılamadığı turnuvada İtalyanlar, finalde dramatik bir şekilde penaltılarla Brezilya'ya kaybetmişti. Tarihsel döngüde de zaten İtalyanların 4, İngilizlerin ise üzerinden tam 51 sene geçmiş, sadece 1 Dünya Kupası şampiyonluğu var. İşin daha da ilginç tarafı; Milli Takımlar rekabetinde İngilizler kendilerine Almanya'yı en büyük rakipleri olarak görmüşlerdir. İtalyanlar ise daha çok Fransızları baş rakibi olarak bellemiştir. 
O dönemde Premier Lig’in şimdiki kalitesinden eser yok ve İngilizler, aradaki farkın kapanması adına çoğunlukla Çizme’den transfer yapıyorlardı. Ya İtalya’da son kullanma tarihi geçmiş kanısına varılan futbolcuları yada en sorunlu yıldızları yüksek maaşlar teklif ederek akıllarını çeliyorlar ve bir şekilde güneşin daha az doğduğu (Nainggolan’a selam olsun) Ada topraklarına getiriyorlardı. Bu anlamda başka çareleri yoktu. Futbol üst akılları, altyapıları yoktu ve çareyi Serie A’yı taklit etmekte görüyorlardı. Bu döngüde Ravanelli, Di Canio, Casiraghi, Di Matteo, Gullit, Carbone, Vialli, Zola, Berti, Lombardo gibi İtalya Ligi'nde sürekli kupalar kaldırmış futbolcuların İngiltere’ye gidip oranın futbol kalitesini ve öğretilerini tamamen değiştirdiklerini de ekleyelim. Bir diğer efsane Roberto Baggio ise, Sir Alex Ferguson tarafından astronomik bedellerle çok istenmesine rağmen ikna edilememişti. Sözkonusu bu futbolcuların gittikleri kulüplerin gerek artan yayın gelirleri, gerek de futbol endüstrisinin gelişmesine paralel şekilde Ada'yı seçmeleri çok normal olsa da, gittikleri takımların orta ve küçük ölçekli olması fazlasıyla ilginç görünmekteydi. Zira bu transferlerin başrol oyuncularının bazıları gittikleri takımda küme bile düştüler. İngilizlerin, hala İtalyanlar'ın futbol akıllarından etkilenmelerine günümüzde örnek vermek gerekirse; İngiltere Milli Takımı'nı 2007 ila 2012 yıllarında çalıştıran Fabio Capello, 2012'de Chelsea'yi Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan Di Matteo ile daha geçen sezon bir daha eşine rastlanamayacak başarıda Leicester City'i Premier Lig şampiyonu yapan Claudio Ranieri ile nokta atışı yapabiliriz. Ranieri demişken, haksızca kovulması bir yana, adını 1992 - 1993 sezonunda Premier Lig olarak değiştiren İngiltere'de, geçen 25 sezonda hala bir İngiliz teknik adamın şampiyon olamadığını da kalın puntolarla yazmak, boynumuzun borcu olsa gerekİngilizlerin 90'lı yıllarda nihayet yüzü 99'daki dramatik Şampiyonlar Ligi finalinde Sir Alex Ferguson'un Manchester Unıted'ı ile gülecekti. Bu kupa aynı zamanda Ada futbolunun Avrupa Kupaları'nda tam 15 yıl sonra kazandığı ilk kupaydı.

MAKUS TALİHİ DEĞİŞTİREN ADAM : ARSENE WENGER

Serie A ile Premier Lig’in böylesine hassas dengeler içindeki durumunu, görünen ve yaşanılanın aksine Premier Lig’in lehine bir şekilde ters çeviren ilk kişi Arsene Wenger’den başkası değildi. Arsenal’le 3 kez Premier Lig şampiyonluğu (sonuncusu namağlup) yaşamasının birinci derecede aktörleri olan Henry, Bergkamp ve Vieira’nın transferleri ve sonrasında bu futbolcuların kötü denilecek kariyerlerini zirveye çıkartacak usta hamleleri kısa zamanda yapmak, Fransız teknik adamın kariyerindeki en pozitif göstergelerden biridir. 1993’te henüz 24 yaşındayken İnter’e giden Dennis Bergkamp, burada takımın yönetimsel sorunları ile beraber kendisinin de biraz aşırı içedönük kimliği (uçak korkusu en bilineniydi) ile birleşince iki sezon onun için çöpe gitmiş oldu. Kısacası; Bergkamp gibi zarafetin, klas gollerin ve yeteneğin en güzel şekilde çimlere yansıyan halinin CV’sinde iki sezon tam anlamıyla hayal kırıklığı olmuştu. O dönem Monaco’nun teknik direktörlüğünü yapan Arsene Wenger’in Bergkamp’ı çok istediği bilinen bir gerçekti. Bergkamp, İnter’den ayrılıp Arsenal’e imza attığında artık 26 yaşındaydı. Arsene Wenger ise o dönem bir yıllığına Japonya’da Nagoya takımını çalıştırıyordu. 1996’da Arsenal ile sözleşme imzalayan ve kulüp tarihinin ilk ve tek Fransız teknik direktörü olan Wenger, tam 21 yıldır aralıksız bir şekilde görevinin başında.
Bergkamp’ın potansiyelini ve yeteneklerini en efektif bir şekilde çözümleyen Wenger, onun kariyerinin en iyi yıllarını Ada’da geçirmesini sağladı. Bergkamp’ın sahada olduğu maçlarda, Arsenal hem görsel açıdan hem de akışkan futbolu ile izleyenleri mest ediyordu. Bir sanatçıyı andıran futbol yeteneği ile saha içinde takım arkadaşları için de önemli bir rol model olan Bergkamp, hem gol atıyor, hem de attırıyordu. 1998 ile 2004 arasında Arsenal 3 kez Premier Lig şampiyonluğu yaşadı. (Toplamda 9 kupa)

Patrick Vieira... Henüz 19 yaşındayken geldiği Milan’da şampiyonluk yaşadı yaşamasına ama 5 maç bile forma giyemeden, “yetersiz” damgası yiyerek, henüz 20 yaşındayken, Arsenal’e satıldı. 1998'de bu defa bir diğer 'Patrick' olan Kluivert'ı bir sene denedikten sonra Barcelona'ya satacak olan Milan'ın geleceği göremeden yaptığı tarihsel hatalardan sadece ikisiydi. Wenger’in geldiği ilk sezonda Vieira’da artık sahnedeydi. Oyunu çift yönlü oynayan ve Premier Lig’e gelişi ile beraber önündeki 10 yıllık süreçte defansif ortasaha mevkisinin en önemli temsilcisi olmayı başaran Vieira’nın varlığı ile Arsenal daha sağlam bir karaktere bürünüyordu. Hem artık Bergkamp'ın sürekli geriye gelmesine de gerek yoktu. Vieira ortasahada yeri geldiğinde iki kişilik bir mücadele sergiliyordu. Şimdi de sırada, Bergkamp’ın olağanüstü pasları ile buluşup düzgün gol vuruşları yapacak bir santrfor aramak lazımdı. Bu kişi, Wenger’in onu Monaco alt yapısından tanıdığı Thierry Henry’den başkası değildi. Juventus’ta geçirdiği tek sezonda potansiyelinin aksine sol çizgiye mahkum edilen golcü, ne kadar çabalasa da verimli olamadı. Wenger, bu durum karşısında kozunu kullanarak, Henry’e 1999 yılında 11 milyon pound ödeyerek Londra’ya getirdi. Henry, öylesine bir kariyer bıraktı ki ardında, kulüp tarihinin en çok gol atan futbolcusu olması bile kendisini anlatmaya yeter. Şampiyonlar Ligi tarihinin en golcü oyuncularından biri olmasının yanı sıra, olağanüstü golleri, zarif tekniği ve usta son vuruşları ile zaten futbol severlerin son 20 yılda gördüğü en iyi 10 santrfordan birisi kendisi.

SONUÇ 

Uzun lafın kısası, Serie A ile Premier Lig arasında 90’lı yılların başından sonuna kadar giden süreçte aradaki tüm kalite farklarını eşitleyen; Premier Lig’in Serie A karşısında hem pazarlama, hem zengin futbolcu portföyü, hem de oynanan oyunun kalitesi anlamında aynı güce sahip olup, hatta sonraki dönemlerde geçmesine ön ayak olan kişinin adıdır, Arsene Wenger. 2005 yılında Patrick Vieira, misyonunun bitmesi sebebiyle Juventus’a 14 milyon pounda satıldığı an, Premier Lig’in Serie A karşısında en üst mertebeye çıktığı vesika olarak tarihe geçebilir. Bir anlamda “İtalya’dan alıp, İtalya’yı geçmek” tam da yaşanılanların başlığıydı. Arsene Wenger, Ada’ya geldiği zaman sonrası 10 yıl içerisinde Premier Lig’e sınıf atlattırdı ve Serie A’yı her anlamda geçmelerini sağlayan baş aktörlerden biri oldu. Günümüzde Serie A, tablonun tersine dönüşen bu farkı fazlasıyla kapattı diyebiliriz. Pogba hamlesi bunun en güzel örneklerindendir. Biri Sir Alex Ferguson mu dedi? Onu ve '92 sınıfını'da bir daha ki yazılarımızda anarız.

*** Yazıda Ali Ece'nin "Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol" adlı kitabından esinlenme yapılmıştır.

27 Aralık 2016 Salı

Premier League Goalscorers


Bugün dünyanın en zor ligi olarak kabul edilen Premier Lig, şu an ki adına 1992'de sahip oldu. Geride kalan 25 yılda kimler geldi, kimler geçti. Çok büyük golcülerin akın akın geldiği ligde en çok golü atanlar listesinde ise diğer liglere nazaran 'tutucu' bir tablo çıkıyor karşımıza. İlk 10 sıradaki 9 ismin İngiliz olması bu tezimizi destekliyor. Bu geleneği tek bozan isim ise Fransız efsanesi Thierry Henry. Gerçi Henry, Arsenal'den ayrılmayıp Barcelona'ya ve devamında ABD'ye gitmese, şimdilerde listenin 1 numarasında Alen Shearer değil de muhtemelen onun adı yazacaktı. Yine aynı şekilde Shearer'ın açık ara en çok gol atan futbolcu olmasının da en büyük sebebi, 18 yıllık kariyerinde Ada'yı hiç terk etmemesi diyebiliriz. Ona en yakın isim olan Rooney de henüz Ada topraklarından ayrılmadı ama kalan kariyerinde Alan Shearer'ı geçmesi çok ama çok zor.

Manchester Unıted'ın Cantona, Giggs, Beckham, Roy Keane, Schmeichel, Scholes, Neville kardeşler ile yakaladığı altın jenerasyonda daha çok "Andy Cole" olarak bilinen Andrew Cole büyük işler yaptı ve o da 187 gol ile listede üçüncü sırada. "Klasik bir orta sahadan daha fazlası" tabirine 'cuk' diye oturan isimlerin başında gelen Chelsea efsanesi Frank Lampard, attığı 177 golle, kulüp tarihinin de en fazla gol atan futbolcusu konumunda. Henry gibi aynı kaderi paylaşan, yani belirli bir başarıdan sonra kabuğuna sığamayıp, çareyi uzaklarda arayan Michael Owen da listede daha üst sıralarda olabilirdi. Owen, muhteşem geçen Liverpool kariyerini bırakıp Real Madrid'e imza attığında sadece 25 yaşındaydı. 

Yakın zamanda listede görebileceğimiz en büyük değişiklik; Jermain Defoe ve Sergio Aguero cephesinde olacaktır. 34 yaşındaki Defoe, sezona çok iyi başladı ve 8 gole ulaştı bile. Minimum 1,5 yıl daha aktif olarak oynayacağını düşünürsek Henry'i geçme yada ulaşma potansiyelinin olduğunu tahmin edebiliriz. Öte yandan Aguero eğer City'den yada Ada'dan ayrılmazsa 2,5 yıl içinde ilk 5'in içinde yer bulacağı da kesin görünüyor. Aguero potansiyeli ile Premier Lig'de her türlü rekoru kırabilecek düzeyde.

Meraklısına... Adebayor 97, Nistelrooy 95, Viduka 92, Bergkamp 87, Torres 85, Cristiano Ronaldo ve Tevez 84...

9 Mart 2015 Pazartesi

MLS Çılgınlığı...

Evet, ABD MLS ligi (Major League Soccer) artık popüler sayılabilecek bir lig. Avrupa'da kariyer sahibi olmuş ve emeklilik dönemlerine 1-2 adım kala tercih edilen ve tamamen 'duygusal' olan transferler sayesinde sadece 19 yıllık mazisi olan MLS ligi tüm dünyanın dikkatini çeken bir lig konumunda. Hal böyle olunca da ihtiyar delikanlıların da iştahı açılıyor ve hem değişik bir heyecan hem de ABD'nin gizemli yapısı gereği en çok inilen duraklardan biri haline geliyor.

Futbolun Avrupa dışına kaydığı ülkelerden Katar'a olan ilgi azaldı. Hindistan Ligi Katar'ı geçti. Orada da yıldızlar var ama onlar ihtiyar delikanlıların değil de artık halı saha futbolcularının yani emekli olmuş ama son bir teklifle tekrar futbola dönenlerin yeri oldu. Misal; Del Piero, Nesta, Trezeguet, David James, Elano (İstisna olarak diğerlerinden genç - 33), Robert Pires, Katsouranis, Joan Capdevila, Luis Garcia gibi son kullanma tarihi geçen futbolcular da burada ceplerini doldurmaya devam ediyorlar.

David Beckham'ın 2007 yılında yolunu açtığı ve kariyerlerinin sonlarında Avrupa'dan ABD MLS Ligi'ne yeni bir kariyer sayfası açan ve adı tamamen 'duygusal' olan transferlere en son eklenen isimler ise; Kaka, David Villa ve Frank Lampard. Bir diğer Liverpool efsanesi Steven Gerrard da kısa zaman içerisinde ABD'nin yolunu tutması bekleniyor.

Bir şekilde MLS'te "devir daim" işlemeye devam ediyor Bir bakıyorsunuz Beckham, Henry, Nesta, Defoe, Cahill ülkeyi terk ediyor. Diğer yandan ise yerlerine Lampard, Gerrard, Villa ve Kaka gibi olağanüstü yıldızlar geliyor. Seyir zevki hiç azalmıyor, şampiyonluk yarışı iyiden iyiye kızışıyor.

MLS Ligi'nde forma giymiş ünlü futbolcular:

Thierry Henry
Robbie Keane
Jermain Defoe
Frank Lampard
Julio Cesar
Alessandro Nesta
Ricardo Kaka
David Villa
Marco Di Vaio            
Tim Cahill
Michael Bradley
Matteo Ferrari
Clint Dempsey
Obafemi Martins
Rafael Marquez
Faryd Mondragon
Fredrik Ljungberg
Juninho Pernambucano

Bu muazzam listeye önümüzdeki yıllarda hangi yıldızlar eklenecek? Mutlaka bu seri devam edecek. ABD'nin sosyo - kültürel yapısı, gizemi, çekiciliği ve asla reddedilmeyecek maddi imkanları dahilinde şu an 32 ve üstü yaş kategorisinin en çok ilgisini çeken ülke konumunda.

Luca Toni, Zlatan İbrahimovic, John Terry, Andrea Pirlo, Patrice Evra, Ashley Cole, Miroslav Klose, Maicon, Nemanja Vidic, Didier Drogba, Michael Carrick, Peter Crouch, Steven Pienaar, Ricardo Carvalho, Dimitar Berbatov, David Pizarro, Joaquin Rodriguez, Antonio Cassano ve bu listede yer almayan sürpriz oyuncular belki de o geminin yolcuları olmaya aday. Bunu zaman belirleyecek, bekleyip göreceğiz...





SON 1 AYDA EN ÇOK OKUNANLAR